Hem Türk hem de Kürt solunda 50 yıldır kapanmayan temel sorun, bana kalırsa iki alışkanlığın birleşimi: reaksiyonerlik ve muhafazakârlık. Reaksiyonerlik sıkça muhafazakârlıkla karıştırılıyor; aradaki fark önemli. Reaksiyoner, geçmişi yeniden canlandırmanın hayalini kuruyor. Muhafazakâr ise elindeki mevziyi korumaya kilitleniyor. İkisi de başka bir yerde birleşiyor: geleceğe dönük, uygulanabilir bir tasarı kurmakta zorlanıyor. Tasarı zayıflayınca program da zayıflıyor. Slogan çoğalıyor, yön bulanıklaşıyor. İtiraz büyüyor, inşa küçülüyor.
Burada bir paradoks var. Kendine sosyalist, dolayısıyla devrimci diyen bir hareketin reaksiyoner ve muhafazakâr reflekslere yaslanması ilk bakışta çelişki gibi duruyor. Ama pratikte böyle yürüyor. Reaksiyoner taraf, “asıl saf çizgi”yi geçmişte arıyor; geleceği de geçmişin diliyle konuşuyor. Muhafazakâr taraf, “eldeki kimlik”i koruyor; onu sarsacak her tartışmayı tehlike sayıyor. Sonuç aynı yere çıkıyor: program konuşması erteleniyor. Ertelenince siyaset, uzun bir “itiraz listesi”ne sıkışıyor.
Abdullah Öcalan’ın son dönemde Kürt siyasi hareketini ulusal kurtuluş ekseninden “sosyalizm zeminine” taşıma vaadi bu açığı daha da görünür kıldı. Bu hamle elbette önemli. Ama bir şeyi de sertçe gösteriyor: Kürt hareketinin programsızlığı, Türk solunun programsızlığı kadar açık hale geliyor. Devlet ve komün gibi kavramlarla tartışmayı büyütmek mümkün; yine de tek başına yetmiyor. Çünkü devlet de komün de (parti de) sonuçta araç. Aracın niteliğini onu doğuran topluluğun faaliyeti belirliyor. Araç çalıştıkça, kendi tanımını yeniden kuruyor. Tam da bu yüzden program, yalnızca “ne istiyoruz” cümlesi olmuyor; “nasıl işleteceğiz” sorusuna dayanan bir süreç haline geliyor.
Peki sosyalist hareket, 50 yıldır programsızlığı nasıl bu kadar kolay kabulleniyor? Yakın tarihi bilenler parçalanmayı da bilir. Onlarca örgüt, onlarca çevre, onlarca hat… Her biri kendini proleteryanın öncü örgütü sayıyor; hepsinin amentüsü ortak, ama hiçbiri işçileri ve emekçileri kitlesel biçimde kucaklayamıyor. Üstelik ezber listesinin en başında aynı hedef yazıyor: sermaye ve devlet karşısında güç olmak. Buna rağmen bölünmüşlüğün konforu, birleşmenin meşakkatine ağır basıyor. Bu bir niyet okuma değil; tekrar eden bir olgu.
Bu olgunun yöntemsel bir ayağı da var. Birlik girişimleri çoğu kez “teorik birleşme” diye başlayıp “aynılaşma” talebine dönüşüyor; sonra da duvara tosluyor. 1989’da başlayıp 1991’de sonlanan, Kuruçeşme toplantıları diye anılan deneyim bunun tipik örneği. Ertuğrul Kürkçü’nün fikir babalığı ve öncülüğüyle başlayan süreç büyüdü; açık alandaki en yetkili isimlerle çok sayıda grup toplantılara katıldı, tebliğler yazdı. Ama tartışma başlıklarına bakınca yöntem hatası hemen görünüyor: “devrim/demokrasi”, “birlik zeminleri ve parti” gibi teorik açıdan ağır, siyasal teori açısından kıymetli başlıklar seçildi. Kıymetliydi, evet. Ama bunlarda mutabakatı birlik zemini sayınca, kendini bir kabusun içinde buluyorsun. Bir yanda herkesin ortodokslaştığı bir zemin, öte yanda onlarca örgüt. İkiye, üçe, beşe düşmeyi bile istemiyorlar. Aynı anda da herkes daha yüksek bir kimlik ve itibar arayışında. Bu çelişkiyi görmeden bölünmüşlüğü konuşmak, olup biteni anlamayı zorlaştırıyor.
Kuruçeşme’den sonra, 2021’de Rıza Türmen’in öncülüğünde yapılan “Demokrasi Konferansı” da bu tabloya başka bir yerden ışık tuttu. Yapı ileri görüşlüydü. 21 temel toplumsal sorun alanı seçildi; 220 bileşen katıldı. Eğitim, sağlık, çocuk, gençlik, LGBTİ+, engelliler… Bunlar aslında bir programın başlıkları olabilecek alanlardı. Öncüler, her alanda çalışma grupları kurulsun, bu gruplar kendi alanlarında alternatif tasarım üretsin diye düşündü. Ama birkaç alan dışında (ekonomi, sanat, bilim akademi) neredeyse herkes “sorun dökümü” yaptı. Talep listeleri yazıldı. Alternatif tasarım çıkmadı. Bu, solun zihinsel gerçekliğine dair çok çarpıcı bir veri oldu. Reaksiyoner siyaset geleneği, çoğumuzu talepler ve şikâyetler noktasında dondurmuştu.
Eğitim örneği özellikle öğretici olabilir. Eğitim, bir ülkenin geleceğini tartışmakla neredeyse aynı anlama geliyor; stratejik değeri burada. Mevcut eğitim sistemine karşı veli, öğrenci, eğitimci meclislerince bir alternatif yazmak, milyonlarca öğrenci, veli ve eğitimci için heyecan verici, yol gösterici bir çerçeve kurmak demek. Dahası, başka alanlara da model sunmak demek. “Program” dediğin şey burada somutlaşıyor: tartışmayı büyüten, toplumu örgütleyen, uygulanabilir bir tasarım. Eğitim alanında program konuşulacaksa, en azından şu başlıklar masaya konulabilir: Yönetim ve katılım, Müfredat ve ilke seti ( öğrenciler hangi içerikle dünyalı olur), Ana dil ve çok dillilik, Ölçme–değerlendirme, Öğretmenin güvencesi ve mesleki özerkliği, Okul bütçesi ve kaynak adaleti, Yerel yönetimler ve merkezi idarenin sınırı, Eşitlik: sınıf, cinsiyet, kimlik, inanç.
Bunlar konuşulmayınca herkes kendi ezberini koruyor. Ezber korununca ortak irade doğmuyor. Ortak irade doğmayınca da kurucu siyaset çıkmıyor.
Bugün Türk solu ve Kürt solu, sosyalizm ekseninde demokrasi mücadelesini yeniden kurmayı tartışıyorsa, bu tartışmanın önündeki ilk hedef ortak bir programın üretilmesi oluyor. Başka yolu yok. Program konuşması, itirazı küçültmez; tersine, itirazı kurucu bir hatta taşır. Program olmadan “hayır” büyür; ama o “hayır” ülkenin geleceğini belirleyen bir kuvvete dönüşmez. Böyle bir çalışmanın öncülüğünü Kürt siyasi hareketinden beklemek için güçlü gerekçeler var. Çünkü Kürt hareketi, sahada örgütlenme deneyimi, yerel ağları, dayanışma pratikleri bakımından hâlâ önemli bir birikim taşıyor. Demokratik ve katılımcı bir modelle yazılacak bir program taslağı, yalnızca metin üretmez; ülke çapında birleşik bir siyasal network’ün ortaya çıkmasına da vesile olur. Bu network, “kimliklerin toplamı” değil, “ortak tasarımın birliği” olur. Bence asıl dönüm noktası burada başlar.











