Ender İmrek: Tribünlerin Karanlık Korosu

Yazarlar

 Stadyumlar, modern toplumların en canlı ritüel alanlarıdır. Burada milyonlarca insan, bir araya gelerek coşku, aidiyet ve kolektif kimlik duygusu yaşar. Ancak bu alanlar, aynı zamanda bastırılmış öfkelerin, ayrımcı eğilimlerin ve toplumsal yaraların en çıplak şekilde dışa vurulduğu mekanlar haline gelebilir. Stadyumlar; faşizmin beslendiği mekanlar olarak tarihsel hafızalarda kötü anılar bırakmış olmakla birlikte barışın, dayanışmanın, özgürlük bayraklarının dalgalandığı, direnişlerin odağı da olmuştur.

Son dönemde Türkiye’de futbol tribünlerinden yükselen ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar, bu ikili doğayı bir kez daha acı bir şekilde ortaya koydu. Özellikle 16 Aralık 2025’te oynanan Somaspor-Bursaspor maçında, bir grup Bursaspor taraftarının Kürt özgürlük mücadelesinin sembol isimlerinden Leyla Zana’ya yönelik küfürlü ve hakaret dolu tezahüratları, yalnızca bir spor etkinliğini değil, toplumun derinlerinde kök salmış ırkçı damarı ifşa etti. Bu olay, bir kez daha “kötülüğün sıradanlığı” kavramını hatırlattı. Nefret söylemi, kitlesel bir eylemle normalleştirmek isteyerek, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırır ve toplumu zehirler.

Leyla Zana, Kadın Direnişi ve Demokratik Çözüm Arayışı

Leyla Zana, Türkiye siyasi tarihinin sembol isimlerindendir. 1991’de TBMM’ye giren ilk Kürt kadın milletvekili olarak, anadiliyle, Kürtçe yemin ettiği için hapsedilmiş, ancak yılmamış, yıllarca özgürlük, eşitlik ve barış mücadelesi vermiştir. Zana, Kürt halkının onurunu, kadın direnişini ve demokratik çözüm arayışını temsil eder. Onun şahsında hedef alınan, yalnızca bir birey değil; bir halkın kimliği, kadınların sesi ve barış umududur. Tribünlerden yükselen küfürler, ırkçılığı cinsiyetçilikle iç içe geçirerek faşist bir nefret dalgası yaratmayı amaçlıyor. Bir kez daha iktidar ve söylem analizi burada anlam kazanmış oldu!

Sistemin ideolojisinden beslenen baskın gruplar, “öteki” olarak kodladığı kesimleri aşağılayarak, zulümle elde edilmiş hegemonyalarını pekiştirmek istiyor. Ne yazık ki böylesi zamanlarda stadyumlar, ırkçı söylemin megafonu yapılmak isteniyor; gençler, ekonomik sıkıntılar ve geleceksizlikten doğan öfkelerini, sistemin sunduğu kolay hedefe –Kürt düşmanlığına– yönlendiriyor.

Irkçılığın Normalleşmesi ve Barışın Tehdidi

Bu olaylar tesadüfi değildir. Bursaspor taraftarlarının daha önce Amedspor maçlarında taşlı sopalı saldırılar düzenlemesi, “Beyaz Toros” gibi 1990’ların karanlık dönemini çağrıştıran pankartlar açması, süreklilik arz eden bir ırkçılığın göstergesidir. Bursa gibi otomotiv sanayisinin etkili olduğu, genç işçi kuşağının yoğun yaşadığı bir şehrin seçilmesi de tesadüf olmasa gerek. 

Olayın ardından bazı tribünlerde “Anlayan anladı,” gibi tezahüratlar, nefretin devam ettiğini gösterir. Benzer sloganlar, Rizespor veya diğer maçlarda da atılmıştır. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ’ın, Uludağ Gazoz içtiği bir videoyla taraftar gruplarını etiketleyerek dolaylı destek vermesi, bu rüzgarı siyasi alana taşımanın çarpıcı örneğidir. Özdağ’ın provokatif paylaşımı, ırkçı söylemi meşrulaştırma çabasını yansıtmakla kalmıyor; toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmeyi hedefliyor.

Özdağ gibi isimler, bu rüzgarı ırkçı ve faşist siyasi sermayeye dönüştürme çabasındadır. Benzer şekilde, bazı CHP çevrelerinden de bu koroya katılımlar görülüyor. Örneğin iktidarın hedefi haline getirilmiş olan ve hukuksuz olarak Silivri’de tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun danışmanlarından biri veya eski İYİP ve MHP kökenli şimdi CHP’de yer alan isimlerden gelen ırkçı, faşist destek, aynı kaynaktan beslenen bir barış karşıtlığını ortaya koymaktadır.

CHP’nin bu gelişmeler karşısında açık ve net bir tutum alması geleceğe ilişkin sorumluluğunun da bir gereği olsa gerek!

Toplum Barışla İyileşir

Stadyumlarda cinsiyetçi, faşist sloganlar haykırarak, “Bu barış bitecek,” diye haykıranlar, farkında olmasalar da aslında kan ve şiddetten beslenen bir zihniyeti temsil ediyorlar. Onları alkışlayan politikacılar, Türk ve Kürt gençlerinin ölmediği bir dönemin huzurundan rahatsız; çünkü barış, onların cinsiyetçi, ırkçı milliyetçiliklerinin hegemonyasını tehdit ediyor. Bu gelişmeyle birlikte, “öteki’nin yüzü” etiği gündeme gelmiş oldu. Ötekiyi yüzsüzleştirerek, onu insanlıktan çıkararak nefret üretmek, etik bir çöküştür. Leyla Zana’ya küfür etmek, Kürt halkına hakaret etmektir, bu, aynı zamanda tüm toplumun insanlığını zedeler.

Toplum, diyaloğa dayalı uzlaşıya ihtiyaç duyarken, nefret dolu monologları hakim kılma çabası karşısında durmak ise sadece Kürtlere, sol ve sosyalistlere bırakılmayacak kadar her kesi ilgilendirmektedir. İktidar, sosyal medyada bir tweet’e anında müdahale ederken, tribünlerdeki bu ırkçı dalgaya seyirci kalır veya hafif cezalarla geçiştirme yolunu seçerse bundan tüm toplum zarar görür. TFF’nin Bursaspor’a verdiği ödül gibi para cezası uygulamaları ise adete bu ırkçılığı beslemek demek olur. Bilinmez değil, ancak bir kez daha belirtelim; bu cezasızlık, nefretin normalleşmesini teşvik eder. Gençlik ve Spor Bakanı’nın soruşturma açıklamalarına rağmen, İçişleri Bakanı’nın söylemine karşın yaptırımların yetersizliği sürüyor ve bu yeni gelişmelere daveti gibi algılanıyor.

Gençlik; işsizlik, eğitimsizlik ve Geleceksizlik

Elbette bu gelişmeler bir kaynaktan besleniyor ve pompalanıyor. Ancak toplumsal bağlamda, ne yazık ki bu olaylar gençliğin bir bölümünün çaresizliğini yansıtmaktadır. İşsizlik oranlarının yüksek olduğu, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı, eğitimsizliğin yaygınlaştığı bir ülkede, gençler stadyumlarda geçici bir mutluluk arar. Sistem, gençleri etkisi altına alan bu öfkeyi Kürt düşmanlığına kanalize ederek, gerçek sorunları, emek, ekmek, özgürlük gibi sorunları gizler. İzlemekle yetinildiğine göre; AKP-MHP ittifakı, bu öfkenin kendi siyasi değirmenine su taşıdığını hesaplıyor olmalı.

Oysa barış, yalnızca siyasi bir süreç değil; bir gelecek sorunu. Kürt sorunu çözülmeden, Türkiye’de demokrasi, refah ve huzur pek olası değildir. 3/3 Tehlikeli Gidişe Dur Demek Bu tehlikeli gidişe karşı, barışçı ve demokratik bir toplumsal direnç şarttır. Irkçı rüzgarı, barış dalgasıyla karşılamak; gençleri nefret yerine umutla, ayrımcılık yerine dayanışmayla buluşturmak zorundayız. Leyla Zana’ya Duhok stadyumundan yükselen destek tezahüratları gibi, Türkiye’nin tüm stadyumlarında, sokaklarında barış sesleri çoğaltılmalıdır. Siyasetçiler, sivil toplum, spor kulüpleri ve bireyler, nefret suçlarına karşı net tutum almalıdır.

TFF ve yargı, caydırıcı cezalar uygulamalı; eğitim ve farkındalık kampanyalarıyla tribün kültürü dönüştürülmelidir. Zira gelecek, tüm halklar; Türkler, Kürtler, Araplar, Aleviler, Sünniler, Hristiyan… tüm inançlardan insanlar için barış, emek ve özgürlükle dolu olabilir. Bunun için, nefretin sıradanlığını reddetmek, toplumsal diyaloğu güçlendirmek ve ortak geleceğimizi savunmak gerekiyor.

Leyla Zana yalnız değildir; onun hak ve özgürlük mücadelesi, demokratik bir yaşam arzusu içindeki, tüm halkların ortak onurudur. Barış, sadece mümkün değil, zorunludur. Bu karanlık koroyu susturmak ve aydınlık bir geleceği inşa etmek elimizdedir.

İlginizi Çekebilir

Suriye Enformasyon Bakanlığı: SDG’ye 28 Aralık’ta nihai yanıt verilecek
Süveydalı siyasetçi Kreydi: Ya teslim olacaksınız ya da tasfiye edileceksiniz deniyor

Öne Çıkanlar