Kapitalizm kendisine “dur” diyecek, insanı, doğayı ve hayatı son hızla yok etmeye götüren sisteminin önünde bir set oluşturacak karşı gücün zayıf olduğu bilinciyle ilerliyor. Artık “modern, adil ve eşitlikçi” bir dünya yerine gücün hakimiyetinin olduğu, halklara ve insani değerlere karşı işlenen suçların cezasız kalacağı inancıyla pervasızlığın en üst perdesine basarak yükseliyor. Ne yoksulların dünya genelinde artan sayısı, ne diktatörlerin zulmü, ne halkların cebinden çalınan ekonomik değerlerin karşılıksızlığı, ne de hesap verme korkusu umurlarında değil. Amerika kıtasında Trump’un mırıldanması, dünyanın geri kalan kıtalarında diktatör veya otokratların haykırışına yol açıyor. Insani değerlerin çöpe atılıp hesap sorulmadığını görenler, uluslararası destek yerine Trump’un desteğini almanın yeterli olduğunu düşünerek kendi güçleri ve Trump’un temsil ettiği kapitalizmin çıkarları doğrultusunda bulundukları coğrafyada işledikleri suçları tıpkı “ağababaları” gibi işlemeye devam ediyorlar. Kurtuluşun yolunu da biliyorlar; alınacak uçaklar ve silahlar ve bunların karşılanacağı başta ABD olmak üzere dünyanın geri kalan kapitalist ülkelerinin çıkarları gözetildi mi, gerisi kolay geliyor.
Elbetteki maddi bir güce maddi bir güçle karşılık verilir. Saldırıya uğrayan halkların saldıranlara karşılık vermesi iki koşula bağlıdır: Birincisi, ne olduğunun bilincini taşımak, ikincisi, gerekli örgütlenmeyi yaratmak. Kabul etmek gerekir ki uzun yıllardır bir örgütsüzlük hakim ve bu örgütsüzlük gittikçe bir umutsuzluğa dönüşüyor. Kitleler kendilerine öncülük edecek bir örgütlülüğün somut varlığını göremiyor. Bir direnişi hakim kılacak eylem gücü çok zayıf veya olmadığı için kitlelerin inanci da güçlü değil. Kendilerini ezenlere bağlılık göstermek gibi bir tutum sahibi oluyorlar. Örneğin ekonomik çöküntü, dağılan devlet yapısı, yönetimin hırsızlar çetesine dönüşmesi ve yönetememenin getirdiği toplumsal çöküntüye rağmen hala yüzde otuzun üzerinde bir oya sahip olan AKP-MHP iktidarı, benzer şekilde Putin veya başka liderlerin politikalarına rağmen toplumsal kitlelerin kendilerine çıkış yolu bulamadığı için yine bu liderlerin gölgesine girmesini nasıl açıklayabiliriz?
Bir zamanlar dünya çapında bir gücün sahibi olan “sol” kendi değerlerinin karşı tarafın elinde ahlaksızca kullanılmasına karşı güçsüz kalıyor. Çöküşün gerekçesi henüz net olarak tahlil edilemediği ve her örgütsel yapı kendi penceresinden bir haklılık geliştirdiği için ilerleme sağlanamıyor. Oysa insanı, doğayı ve hayatı savunan “sol” düşüncedir. Geçmiş pratiğinin yıkılışı bir “son” değil, bir tecrübedir. Neredeyse altı yüz yıllık bir pratiğe sahip olan kapitalizm karşısında yüz yıllık bir “ilk” deneyimin yıkılışını her şeyin sonu olarak görmek ideolojiden habersiz olmak demektir. Elbette yenileceğiz, Uzun yıllara yayılan bir yenilginin sorumlusu da olacağız ama geleceğin mücadelemizde ve ellerimizde yattığını da bilerek ayağa kalkıp devam edeceğiz.
Mücadelenin sadece öz güce dayandığını ama doğal olarak kendine müttefik bulması gerektiğini unutmamak gerekiyor. Çıkarların kesiştiği durumlarda, ilkeler unutulmadan, çiğnenmeden başka güçlerle belirli konularda ortak adım atmak, zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Kurdistan ve Kürtlerin bin yıllık tarihinin değişmek üzere olduğu günümüzde adeta bir pamuk ipliği üzerinde yürütülen politikalar değişkenlik göstermek zorundadır, çünkü koşullar değil günlük, neredeyse anlık değişmekte; müttefiklik ve düşmanlık cizgisi sürekli farklılık göstermektedir. Bu dönemlerde ilkelerden taviz verilmeden yürünecek yolun çizgisini tutturmak derin bir diplomatik deneyim gerektiriyor. Çoğu zaman tabanın benimseyemediği, karşı çıktığı politik adımların doğruluğu ileride kendini gösteriyor.
Türk devleti yaklaşık onbeş aydır sürdürülen süreci kendi açısından“terörsüz Türkiye” olarak yorumlamakta, içeriğini ise Kurdistan özgürlük hareketinin tasfiyesi olarak doldurmaktadır. Bu süre zarfında henüz tek bir adım bile atmış değiller. Suriye’deki gölge yönetimin sayesinde hakimiyet alanlarını genişletmek, sürecin bitimi itibariyle de hazırlandıkları saldırı çemberini ağırlaştırarak sürdürmek niyetinde olduklarını saklamamaktadırlar. Kurdistan özgürlük hareketinin ve dünyadaki demokratik temsiliyetteki oluşumların yaptıkları tüm uyarıları duymazdan gelerek yollarına devam ediyorlar. Ancak bir yerde bu durum değişecektir. Hiçbir direniş gücü sonsuza kadar sabırla bekleyemez, çözüme yönelik tek taraflı adımlar atamaz ve elde ettiği alanları kaybedemez.
Son bir yılda görülüyor ki Türk devleti savunma tünellerine ve medya savunma alanlarına yönelik saldırı ve kalıcılaşma politikasını ilerlemekte tek hedefinin Kürtlerin direniş, örgütlülük ve kazanımları olduğunu saklamamaktadır. Böylesine karışık dönemlerde mücadele düz bir çizgide ilerlemez. Ya büyük bir hamleyle ileriye doğru yürünür, ya da büyük kayıpların gölgesinde her şey kaybedilir. Öyle ki yeniden ayağa kalkmak için bile on yıllar gerekebilir. Henüz Suriye defteri kapanmadı, henüz Irak defteri açılmadı ve henüz Iran defterine giriş yapılmadı. Bütün bu olacakların karşılık bulacağı Türk devleti henüz bir bedelle karşılaşmadı. Çokça dile getirilen “Orta Doğu harita değişikliğine karşı Kürt kardeşlerimizle ortak savunma ve gelecek” masalının bitmesi yakındır.
“Akil insan” sıfatıyla medyada yer alan F. Yıldız ve M. Türköne geçen aylarda dillerinden düşürmedikleri “özgürlük, eşitlik ve demokrasi” teranelerini bırakarak yeni güftelere ezgi düzmekle meşgullar. Nedir peki? “Rojava’nın diz çökmesi, umut hakkının henüz gerçekleşmesinin mümkün olmadığı ama gündemde kalması” gibi açıklamalarla gercek yüzlerini göstermeye başladılar. Sormak gerekmez mi; “siz bir seneden fazla bir süredir ne yaptınız, hangi toplumsal çalışmaya imza attınız?” Elbette her şey ortada görünüyordu ama görülmesi zaman alıyor ne yazık ki.
Bölgemizde süren savaşlar var. Daha uzun yıllara yayılarak halklara yoksulluk, keder ve ezilmişliği dayatacak olan savaşlar var. Yapılan barış çağrıları havanda su dövmek gibi oluyor.











