Mecit Zapsu: İran Sallanıyor; Türkiye, Kürt Gerçeğiyle Yüzleşmeye Hazır mı?

Genel

İran’da aralıklarla yükselen protestolar, artık sıradan ekonomik öfkenin patlaması değil. Dış basındaki yorumlar, rejimin meşruiyetinin aşındığını; derinleşen yoksulluk ile sert güvenlik mekanizması arasındaki mesafenin her geçen gün büyüdüğünü vurguluyor. Aralık 2025’ten itibaren protestolar kısa sürede onlarca kente yayıldı. Özellikle Kürt bölgelerinde sert müdahale, geniş çaplı baskınlar ve toplu tutuklamalar rapor edildi. Talepler, yalnızca geçim meselesinden ibaret değil; giderek daha fazla onur ve temsil diliyle ifade ediliyor.

Bu tablo, İran’a özgü bir kriz değil. Sınırlar geçirgen; Irak’a, Suriye’ye ve Türkiye’ye doğru yankılanıyor. Ve bu geniş çerçevede Kürtler, örgütlü yapıları ve tarihsel hafızalarıyla, bölgenin seyrini etkileyen temel aktörlerden biri haline geliyor. Türkiye ise uzun zamandır Kürt meselesini dar bir güvenlik penceresinden okuyor. Rojava’ya yönelik sert tutum, içeride kayyum politikaları ve siyasetin daraltılması…

Tüm bunlar “beka” söylemiyle meşrulaştırılıyor. Oysa dış basının altını çizdiği yalın bir gerçek var: Bastırılan sorun çözülmez; yalnızca ertelenir. Ertelenen her sorun ise daha ağır bir fatura ile geri döner. İran bunun çarpıcı örneği.

Yıllarca ötelenen kimlik talepleri, ekonomik çöküş ve siyasal tıkanma ile birleşince, kontrolü zor bir toplumsal enerjiye dönüştü. Kürt bölgelerinde bu enerji, yalnızca geçim değil; kimlik, onur ve siyasi temsil talebiyle konuşuyor. Bu, geçici bir fırtına değil; bölgesel bir dönüşümün işareti. Tam burada Türkiye’nin kendi “Kürt gerçeği” ile ilişkisini yeniden düşünmesi gerekiyor. Kürtlerden ürkmek, aslında Türkiye’nin kendi geleceğine duyduğu güvensizliğin yansımasıdır. Oysa yüzleşmek zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Irak’ta, İran’da, Suriye’de — Türkiye’nin bütün sınır komşularında Kürtler var ve siyasal açıdan her geçen gün daha görünürler.

Bu gerçek, inkâr ve yok sayma siyasetiyle yönetilemeyecek kadar açıktır. Bugün Türkiye’nin önünde yıllardır görülmemiş bir fırsat penceresi var. Toplumda barış isteği artıyor, yorgunluk belirgin, diyalog ihtiyacı yüksek sesle konuşuluyor. Fakat bu pencere ancak somut demokratik adımlarla açılabilir. Türkiye başka bir yol seçebilir: Kürtlere eşit yurttaşlık güvencesi tanımak; anadilde eğitim hakkını anayasal güvenceye almak; yerel yönetimlerde ademi-merkeziyetçi (yetkiyi paylaşan) bir düzeni esas almak. Bu, devleti zayıflatmaz — tam tersine adalet duygusunu güçlendirir. Bunun dünyada örnekleri var. İspanya’da bazı bölgeler kültürel haklarını koruyarak ülkenin parçası kalıyor.

Kanada’da anadilde eğitim hakları, toplumsal birlikteliği güçlendiriyor. Türkiye kendi koşullarına uygun bir modeli tartışabilir — yeter ki tartışmanın zemini korku değil, güven olsun. Güvenlik merkezli siyaset kısa vadede rahatlatıcı görünse bile, uzun vadede Türkiye’ye daha ağır bir bedel ödetir: yalnızca kaynaklar değil, toplumsal barış ve ortak gelecek umudu da yıpranır. Yapıcı olmak emek ister. Ustalık, özgüven ve cesaret gerektirir. Bu bir erdem meselesidir — Türkiye’yi gerçekten güçlendirecek olan da tam bu erdemdir. Yıkmak ise kolaydır; yok saymak ve inkârda ısrar etmek neredeyse hiçbir maharet istemez. Fakat kolay olan, ülkeye yıllar boyunca siyasal, toplumsal ve ekonomik kayıplar getirdi; aynı çizgide ısrar edilirse bu kayıplar yalnız büyümekle kalmayacak, derinleşecektir.

Kayıplar yalnız derinleşmekle kalmayacak; sorun kendi içinde çözülemedikçe, dışarıdan müdahale ihtimali de güçlenecektir. Bu yol, sonunda ülkenin kendi sorununu başkalarının masasına bırakmasına kadar gidebilir. Türkiye’nin önünde iki yol var. Birincisi, yıllardır sürdürülen güvenlik merkezli çizgide ısrar etmek: Kürt siyasetini dar bir alana sıkıştırmak ve “tehdit” algısı üzerinden demokrasiyi törpülemek. Bu yol, kısa vadede rahatlatıcı görünse bile, sonunda Kürt meselesini Türkiye’nin elinden alıp dış aktörlerin masasına taşır. İkincisi ise daha zor ama daha gerçekçi: Kürt meselesini silah-merkezli bir dosya değil, siyasal temsil, yerel demokrasi, kültürel haklar ve eşit yurttaşlık temelinde ele almak. Bu yaklaşım geri çekilme değildir; devletin kendi yurttaşına güvenmesidir.

Dış basındaki yorumların ortak cümlesi net: “Türkiye, Kürt gerçeğiyle er ya da geç yüzleşecek; bunu siyasetle yapmak, şiddetle yaşamaktan daha akıllıca.” İran’daki gelişmeler yalnızca komşu bir rejimin kırılganlığını değil, Türkiye için de bir uyarı ve fırsat gösteriyor: Fırtına büyümeden, evi demokrasiyle güçlendirmek. Ve asıl soru, şimdi önümüzde duruyor: Bu yüzleşmeyi kendi irademizle mi yapacağız — yoksa geciktire geciktire, dış dinamiklerin zorlamasıyla mı?

*

Kaynakça Le Monde — İran’daki protesto dalgalarının siyasi boyutuna ilişkin analizler The Guardian — Mahsa Amini sonrası hareketin devam eden etkileri Al-Monitor — İran, Irak ve Suriye hattında Kürt siyasetinin rolü Reuters — İran’daki son protestolar ve güvenlik müdahaleleri hakkında haberler Hengaw — İran Kürdistanı’ndaki hak ihlallerine dair sivil raporlar International Crisis Group — Türkiye’de Kürt meselesi ve barış girişimleri Human Rights Watch — Türkiye’de siyasal alanın daralmasına ilişkin bulgular

İlginizi Çekebilir

Oktay Candemir: Maduro Nasıl Madara Oldu?
SDG – Şam görüşmesi sona erdi: Sonuçlar daha sonra açıklanacak

Öne Çıkanlar