Sabah mı, akşam mı olduğu her zaman belli olmaz.
Dışarıdan gelen sesler net değildir; biri uzaktan geçer, bir kapı kapanır, sonra yine bir durgunluk çöker. Zaman acele etmez. Köln’de bir yerde oturuluyordur; ama içte bir yer, hep biraz geride durur. Ne tam gidilmiş sayılır ne de tam varılmış. Etraf tanıdık görünür; fakat aitlik hissi yerleşmez. Sanki bir şey başlamadan önce bekleniyordur.
Bu bekleyişin yönü yoktur. Ne beklenen gelir ne de beklemek biter. Günler birbirine benzer; ama bu benzerlik huzurdan değil, askıda kalmışlıktan doğar. Bir yerde durulduğu sanılır; oysa içeride taşınan bir yer, ağır ağır kendini hatırlatır. Düşünce geriye çekilmez; zaten geride durur.
Bu hâlin içinde bazı şeyler erken öğrenilir.
Hangi kelimenin söylenip hangisinin yutulacağı, hangi sesin yükseltilmeyeceği, hangi sorunun erteleneceği… Kimse bunları açıkça öğretmez. Evlerin içindeki duruş, yüzlerde beliren tereddüt, konuşmaların yarım kalma biçimi yeterince şey anlatır. Suskunluk bir tercih değildir; bulunulan yerin dili gibi içselleşir.
Zamanla suskunlukla geri çekilme arasındaki fark belirginleşir. Susmak her zaman kaçmak değildir; ama geri çekilmek çoğu zaman görünmeden vazgeçmektir. Çocuklukta bunun adı konmaz. Yetişkinlerin bir cümleyi yarıda bırakışı, bir itirazı yutması, bir bakışla konuyu kapatması yeterince şey söyler. Bedel ödememek için durulan yerler vardır; bir de bedeli göze almadığı için geriye düşülen yerler.
Bu suskunluğun kökü bellekte daha geriye uzanır.
1980’lerin sonunda, Çukurca çevresinde köyleri boşaltılan ailelerin çocukları olunur. Evler geride kalır; hayvanlar, mezarlar, duvar diplerindeki taşlar… Hakkari merkeze gelindiğinde şehir bir sığınak değil, bir bekleme hâlidir. Bu bekleyiş çocuklar için değil, büyükler içindir. Ne olacağını bilmeden, ne zaman dönüleceğini bilmeden beklenir.
Evlerin içinde konuşmalar yarım kalır. Sesler kısılır. Kaygı çocuklardan saklanmaya çalışılır; ama saklanamaz. Büyüme hâli, büyüklerin suskunluğunu izleyerek şekillenir. O suskunluk evin psikolojisine yerleşir; çocukluk, kelimelerden önce bu sessizliğin ağırlığını taşır.
Dil, bu atmosferin içinde geri çekilmeyi öğrenir.
Önce yüksek sesle konuşulmaz olur. Sonra bazı kelimeler seçilerek söylenir. Sonra bazıları hiç söylenmez. Kürtçe, evin içinde varlığını sürdürür; ama dışarıya taşmamayı öğrenir. Susmak, böylece erken öğrenilen bir hâle dönüşür.
Sürgün, bu farkı büyütür.
Çünkü sürgünde beklemek sıradan bir hâl değildir; insanın kendisiyle arasına mesafe koymayı öğrenmesidir. Ne tamamen gitmek mümkündür ne de kalmak. Bu aralıkta geçen zaman, şu soruyu diri tutar: Nerede durulur, nerede geri çekilinir?
Ve zamanla anlaşılan şudur:
İnsanı asıl yoran şey konuşamamak değil, geri adım atmanın normalleşmesidir. Bir noktadan sonra susmak değil, durmamak zor gelir. Bedel fikri burada ağırlaşır. Çünkü bedel her zaman ödenen bir şey değildir; bazen ödenmediği hâlde yıllarca taşınır.
Bu çizginin tekil olmadığı sezilir.
Her dönemde, geri çekilmenin makul sayıldığı anlarda durmayı seçen birileri vardır. Kahraman gibi durmazlar. Sadece geri adım atmazlar. Bu yüzden isimleri çoğu zaman sonradan öğrenilir.
Önce bir titreşim gibi gelir.
Sese dönüşmeden önce bedende hissedilen bir şeydir bu. Kürsüde söylenen kısa bir cümleyle değil; o cümleden sonra geri çekilmeyen bir bedenle hatırlanır. Leyla Zana adı, bu yüzden bir kişiden çok bir çizgiyi işaret eder.
1991’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde duran mikrofon soğuktur.
Metal, sesi nötrler. Meclis, Türk ulusal tahayyülü üzerine kuruludur. Kürsü bu aidiyetin merkezidir. O gün orada duran beden ise bu merkezin parçası değildir. Başında Kürdî olanın renkleriyle kürsüye çıkar. Bu bir uyum arayışı değil, bir görünürlük hâlidir.
Ses önce Türkçe yükselir. Ardından kısa bir duraksama olur. Sonra birkaç Kürtçe kelime söylenir. Cümle kısadır; ama bu kısalık çekingenlikten değil, bilincin berraklığından doğar. Mikrofon o kelimeler için yapılmamıştır. Kürsü o dili kabul edecek şekilde inşa edilmemiştir. Buna rağmen cümle söylenir. Ve geri çekilmez.
O an, devletin soğuk mekânı ile bir halkın sıcak hafızası karşı karşıya gelir. Ulusal olanın dışında bırakılmış bir hafıza, bedenle kayda geçer. Mikrofon susabilir; beden susmaz.
Kasım 1994’ten sonra mesele artık cümle değildir.
Cümle görevini tamamlamıştır. Şimdi konuşan bedendir. Dokunulmazlığı kaldırılan, tutuklanan, cezaevine konulan beden… Kürsü kapanır; ama çizgi açılır. Bu çizgi, sözden sonra geri çekilmemenin çizgisidir.
Bu duruş tek başına kalmaz.
Zamanla sahiplenilir. Düğünlere taşınır. Halayda ritme dönüşür.
“Leyla Zana xwişka me ye.”
Bu bir slogan değil, bir ahlâk yakınlığıdır.
Hafıza burada daha eski bir eşikle birlikte yürür.
Yasanın “yapma” dediği bir anda geri çekilmeyen bedeni hatırlar. Antigone, bu yüzden bugündedir. Söylediği sözle değil, sözden sonra geri adım atmamasıyla.
Kürsüde geri çekilmeyen bedenle, taş zeminde geri dönmeyen beden aynı çizgide durur. İkisi de bedel öder. İkisi de yalnız kalır. Ve ikisi de sonradan anlaşılır.
Tam da bu noktada sürgünün yükü ağırlaşır.
Çünkü sürgün, hafızanın kendi adına konuşanları da sınamasıdır. Kürt siyasal hafızasının devamı olduğunu söyleyen DEM Parti’nin, rengi herkesçe bilinenle yan yana durmayı bir strateji olarak sunması, içte bir ukde bırakır. Bu bağırarak yapılan bir yanlış değildir; sessizce kabul edilen bir kaymadır.
Bu iç kırılma, Köln’de bir kafede Bursa tribünlerinin görüntülerine bakarken sertleşir.
Ekranda görünen şey bir futbol müsabakası değildir.
Tribün, bir oyun alanı olmaktan çıkmıştır. Küfür ritimlidir. Hakaret örgütlüdür. Yeşil yazılı, Toros baskılı tişörtler taşınır. Faili belli cinayetlerin hafızası sahiplenilir; bir katil bugüne çağrılır.
Ardından gelen ceza semboliktir.
Futbol Federasyonu’nun kestiği para cezası bir milletvekili tarafından gururla ödenir. Böylece ceza, yaptırım olmaktan çıkar; sahiplenmenin aracına dönüşür.
Daha ağır olan ise sessizliktir.
Bütün bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında karşılıksız kalır. Hakaret ortadadır, şiddet çağrısı açıktır; ama devlet dili susar. Bu suskunluk geçmez. Kurumsallaşır.
Tam da burada hafıza iki çağrıyı yan yana koyar.
Bir yerde tribünlerden çağrı yapılır.
Öldürmeye, yok etmeye, geçmişin kanını bugüne taşımaya.
Başka bir yerde halaya çağrı yapılır.
Yan yana duran bedenlerle, aynı ritimde atılan adımlarla. Burada çağrılan bir kişi değil; geri adım atmamanın sessiz disiplinidir. Güç, birlikte kalabilmekten doğar.
İki çağrı arasındaki fark ses düzeyinde değildir.
Mekân ahlâkı ele verir. Tribün hükmetmenin, halay birlikte kalmanın mekânıdır. Biri şiddeti çağırır; diğeri insanı.
Hafıza bu farkı kaydeder.
Ve sürgün, tam da bu kaydın adıdır.
Bu metin bir çağrı değildir.
Bir savunma da değildir.
Çukurca’dan Köln’e uzanan bir hattın içine düşülmüş nottur. Toprak ve dil aynı anda yaralanmıştır. Ve bazı yaralar, yalnızca ölçüyü koruyarak iyileşir.
Çünkü hafıza, hiçbir sınıra ait değildir.
Ama ahlâkı kaydeder.
Ve eninde sonunda aynı yere varır: hafıza pasaport sormaz.










