*Büyüklüğü açısından bakıldığında, bu ayaklanma açıkça Jin Jiyan Azadî ayaklanmasından daha büyük. Ancak derinliği, yani demokratik derinliği açısından, Jin Jiyan Azadî ayaklanması kadar derin ve köklü değildir. Bunun nedeni, muhalefetin bir kesiminin, özellikle sağcı monarşist muhalefetin, bu ayaklanmayı gasp etmeye çalışmasıdır.
*Şu anda ayaklanmanın görünür bir liderliği ya da örgütlü bir yapısı yoktur. Ancak ülke dışında liderlik iddiasında bulunan bir muhalefet vardır. Ülke içinde de bir muhalefet bulunmaktadır; bunların çoğu ya hapistedir ya da ev hapsindedir.
*İktidar bloğu ekonomik krize, eğitim krizine, güvenlik krizine ve ortaya çıkan sorunlara çözüm üretemedikçe, bu bloktaki çatlaklar daha görünür hâle gelmektedir. Eğer bu süreç devam eder ve güvenlik güçlerine sirayet ederse; güvenlik güçleri ayaklanmadan etkilenir ve sadakatlerini değiştirirse, bu hükümet, bu rejim düşecektir.
*Kürt muhalefeti en az yedi partiden oluşmakta. Kürt muhalefetinin önemli bileşenlerinin çoğu -Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI), Komala’nın üç kolu ve Özgür Yaşam Partisi (PJAK)- bir biçimde özerk partilerdir. Bu, kendi özerk siyasal programlarına sahip oldukları anlamına gelir. İran devletinin egemenliği içinde özerk bir Kürdistan istemektedirler.
Vali ile yapılan röportaj şöyle:
İran’da tekrar halk ayaklanmaları ile karşı karşıyayız. 10 günü aşkındır devam eden isyana baktığımızda, İran’da nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız?
Açıkça görülüyor ki, İran’da son derece derin bir kriz yaşanıyor. Karşımızda ekonomisi çökmüş ve ekonomik işleyişin temel göstergelerinin hiçbirini kontrol edemeyen bir hükümetin bulunduğu bir ülke var.
Bunun yanı sıra, benim egemenlik krizi olarak adlandırdığım derin bir siyasi kriz de söz konusu. Bu, rejimin iktidarın tüm araçlarını elinde bulundurmasına rağmen düzeni sağlayamaması anlamına geliyor. Ülkeyi şiddet olmadan yönetemiyor. Şiddet, hükümetin yönetimde elinde kalan tek araç hâline gelmiş durumda.
İran’daki mevcut durum budur. Bir ayaklanma içindeki bir ülkeyle karşı karşıyayız; ancak bu ayaklanma hiçbir şekilde homojen değil. Ayaklanma daha çok bazı merkezi bölgeler de dahil olmak üzere çevresel alanlarda yoğunlaşıyor.
Mevcut halk ayaklanmalarını önceki büyük toplumsal hareketlerle nasıl karşılaştırıyorsunuz?
Büyüklüğü açısından bakıldığında, bu ayaklanma açıkça Jin Jiyan Azadî ayaklanmasından daha büyük. Ancak derinliği, yani demokratik derinliği açısından, Jin Jiyan Azadî ayaklanması kadar derin ve köklü değildir. Bunun nedeni, muhalefetin bir kesiminin, özellikle sağcı monarşist muhalefetin, bu ayaklanmayı gasp etmeye çalışmasıdır.
Bu kesimler ayaklanmayı kendi özel hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor; yani bir anlamda ayaklanmayı kontrol altına alıp onun demokratik içeriğini marjinalleştirmek istiyorlar. Bu nedenle ülkedeki herkes ya da potansiyel tüm toplumsal güçler henüz ayaklanmaya katılmış değil. Çünkü bu hareketin sağcı monarşist muhalefet tarafından gasp edilmesinden ciddi biçimde endişe ediyorlar.
Ancak gidişata bakılırsa, hükümet yoğun ve kitlesel şiddet kullanmasına rağmen — şimdiye kadar Kürt bölgeleri de dahil olmak üzere çok sayıda insan öldürüldü; bunların çoğu gençti — ayaklanma devam ediyor. Saat saat, gün gün daha da güçleniyor.
Kürt siyasi hareketlerinin bu süreçteki pozisyonu nedir?
Yakın zaman önce Kürt siyasi partileri bir araya geldi ve faaliyetlerini koordine etmek üzere bir koordinasyon merkezi oluşturdu. Yedi Kürt siyasi parti, hükümete karşı faaliyetlerini eşgüdümleme kararı aldı ve bir bildiri yayımladı. Bu bildiride Kürt halkına evlerinden çıkıp ayaklanmaya katılma çağrısı yaptılar.
Ayrıca Kürdistan’da bir grev günü ilan ettiler. Kürt işletmelerinin, Kürt kurumlarının ve genel olarak Kürdistan’daki tüm faaliyetlerin bu ayaklanmayı desteklemek amacıyla kapatılması çağrısında bulundular.
Devam eden durum şudur: Bir yandan rejim meşruiyetini kaybetmiş durumda ve toplumsal desteğinin büyük bölümünü yitirmiş. Şu anda, en iyimser tahminle bile, nüfusun yüzde 10’undan fazlası rejimin arkasında değil. Bu yüzde 10’luk kesim ise ayaklanmayı bastırmakta aktif rol oynayan kesim.
Devlet içinde çözülme işaretleri görüyor musunuz?
Ülke içindeki, lideri Hamaney olan iktidar bloğunun çözülmeye başladığına dair işaretler var. Aşağıdan gelen demokratik baskı altında ve karşı karşıya olduğu çoklu krizler nedeniyle bu blok bir arada duramamakta ve bu krizlere karşı etkili bir yanıt üretememektedir.
İktidar bloğu — yani yönetici blok — ekonomik krize, eğitim krizine, güvenlik krizine ve İsrail ile Amerika’yla yaşanan 12 günlük savaşın ardından ortaya çıkan sorunlara çözüm üretemedikçe, bu bloktaki çatlaklar daha görünür hâle gelmektedir. Eğer bu süreç devam eder ve güvenlik güçlerine sirayet ederse; güvenlik güçleri ayaklanmadan etkilenir ve sadakatlerini değiştirirse, bu hükümet, bu rejim düşecektir.
Ancak sonrasında ne olacağını bilmiyoruz ve söylediğim gibi, hükümetin önünde yalnızca çok sınırlı seçenekler bulunmakta.
Bu seçenekler neler?
Bir seçenek, mümkün olduğunca şiddet kullanmak. İnsanları öldürmek, sakat bırakmak, tutuklamak ve hapsetmek. Şu ana kadar çok sayıda insan öldürülmüş ve 2 binden fazla insan tutuklanarak cezaevine konulmuştur.
Diğer seçenek ise, rejimin Amerika ile müzakerelere başlaması ve tüm Amerikan taleplerini kabul etmesi. Uranyum zenginleştirmeye son vermek, nükleer programı bitirmek ve her şeyden önemlisi, Amerika ile İran arasındaki müzakerelerdeki temel anlaşmazlık noktası olan füze programını durdurmak. Müzakerelerdeki asıl düğüm noktası budur.
Eğer rejim bu ayaklanma tarafından yeterince zorlanırsa, en azından füze üretiminin durdurulmasını öngören on yıllık bir moratoryumu kabul etmesi ve hayatta kalabilmek için askeri gücünü azaltması beni şaşırtmaz.
Dolayısıyla rejimin gerçekten bu iki ana seçeneği bulunmakta. Bunun dışında rejimin önünde açık olan bir başka seçenek de kendi içinde radikal bir reforma gitmek. Bu, din adamları tarafından yönetilen ve seçimleri, yargıyı ve yasamayı kontrol eden bazı denetleyici kurumların kapatılması anlamına gelir.
Anayasayı Koruyucular Konseyi ya da Uzmanlar Konseyi gibi bu kurumların dağıtılması ve sona erdirilmesi gerekir. Bu gerçekleşirse, rejim ile ayaklanma arasında müzakere yolu açılabilir.
Böylesi bir müzakere imkânı var mı?
Şu anda ayaklanmanın görünür bir liderliği ya da örgütlü bir yapısı yoktur. Ancak ülke dışında liderlik iddiasında bulunan bir muhalefet vardır. Ülke içinde de bir muhalefet bulunmaktadır; bunların çoğu ya hapistedir ya da ev hapsindedir.
Eğer rejim artık tutunamayacağı bir noktaya gelirse, ülke içindeki muhalefetle — ki bunların çoğu hapistedir — bir tür uzlaşmaya gitme ihtimali var. Ancak böyle bir uzlaşma rejime çok pahalıya mal olur; çünkü bu muhalefet, İslam Cumhuriyeti’nin dayandığı temel ilkeleri kabul etmemektedir.
Bunların başında Humeyni’nin doktrini olan fakihin vesayeti öğretisi ve İslam Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan din ile siyasetin birliği fikri gelmektedir.
Dolayısıyla herhangi bir reform ya da müzakerede temel meselelerden biri, laik bir hükümetin ya da reforme edilmiş, sekülerleştirilmiş bir İslam Cumhuriyeti’nin kurulması girişimi olacaktır ki bunun sürdürülebilmesi son derece zordur.
Genel olarak bakıldığında -ekonomik kriz, askeri ve güvenlik krizi, toplumsal ve kültürel kriz- bu, sistemik bir krizdir. Yani tüm sistemi ele geçirmiş bir krizdir ve bunun reform yoluyla çözülmesi son derece zordur.
Muhalefet içindeki ayrılıktan bahsettiniz. Peki temel ayrışma noktası nedir?
Muhalefet içinde, monarşiyi İran’a geri getirmek isteyen monarşistlerin temsil ettiği sağcı muhalefet, hükümetin başını ve etrafındaki kadroyu görevden uzaklaştırmayı hedeflemekte. Oldukça muhafazakâr olan bu bakış açısına göre, iktidar bloğunun ortadan kaldırılması günlük hayatın devam etmesi için yeterlidir.
Ancak durum böyle değil. Bu rejim 47 yıldır iktidardadır ve bu süre boyunca kendi yönetimini sürdürmek ve dayatmak için sayısız kurum, süreç ve pratik inşa etti. Bu kurumların dağıtılması gerekir. Bu kurumlar ortadan kaldırılmadan, yalnızca liderliğin değiştirilmesi İran’da demokrasi davasına hizmet etmeyecektir.
Devam eden halk ayaklanmasının, Jin Jiyan Azadî hareketi gibi demokratik olmadığını söylediniz? Nasıl bir ayrışma var?
Bu ayaklanmanın demokratikleştirilmesi gerekmekte. Demokrasi, bu hareketin içinde derinleştirilmeli ve genişletilmelidir. Önceki ayaklanma olan Jin Jiyan Azadî ayaklanmasından farklı olarak, bu harekette demokratik karakter yeterince belirgin değil.
Önceki ayaklanmada, dini apartheid’e, etnik, ulusal ve dilsel apartheid’e karşı mücadele eden; aynı zamanda cinsiyet ve cinsellik apartheid’ine karşı duran çok katmanlı, kesişimsel bir özne vardı. Bu unsurları şu anki harekette göremiyoruz. Bu da sağcı güçlerin hareketi ileri taşırken onun demokratik ruhunu boşaltmaya çalıştığını göstermekte.
Bu nedenle Kürt muhalefeti de dâhil olmak üzere demokratik güçlerin görevi, çoğulcu demokratik sloganları yeniden gündeme getirmek, hareketi derinleştirmek ve Kürtlerin, Beluçların, Arapların, Türkmenlerin ve Azeri Türklerinin egemen olmayan kimliklerinin hem muhalefet içinde hem de kurulmak istenen alternatif düzende temsil edildiği çoğulcu bir demokrasi talep etmektir.
Şu anda, söylediğim gibi, monarşistler yalnızca liderliğin değiştirilmesiyle yetinmeye hazırdır; sistemi korumak istemektedirler. Ancak liderliği değiştirip sistemi korumak, demokratik bir amaç için faydalı olmayacaktır.
Bu rejim dağıtılmalı, kurumları dağıtılmalı ve hareketin demokratikleştirilmesi; demokratik, çoğulcu ve her şeyden önce ülkedeki özgürlük ve adaletle bağlantılı bir alternatif etrafında birleşmeyi gerektirmektedir; herkes için özgürlük ve adalet.
Bu, demokratik yurttaşlığa dayalı çoğulcu bir demokrasi için mücadele edilmesi anlamına gelir. Bu yurttaşlık etnik olmamalı, dini olmamalı ve demokratik, radikal demokratik karakter dışında hiçbir özel nitelik taşımamalıdır; rejimin yıkılması için mücadele eden nüfusun çeşitliliğini ve çoğulluğunu temsil etmelidir.
Peki, ülkedeki Kürt hareketleri hangi yapıya sahip ve neyi hedefliyor?
Kürt muhalefeti en az yedi partiden oluşmakta. Kürt muhalefetinin önemli bileşenlerinin çoğu -Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI), Komala’nın üç kolu ve Özgür Yaşam Partisi (PJAK)- bir biçimde özerk partilerdir.
Bu, kendi özerk siyasal programlarına sahip oldukları anlamına gelir. İran devletinin egemenliği içinde özerk bir Kürdistan istemektedirler. Bazıları federalisttir, bazıları ise federalist değildir. Ancak önemli olan nokta şudur: bunlar bağımsızlık talep eden milliyetçi örgütler değildir. Bu nedenle aralarında bir koalisyon kurulması için güçlü bir zemin bulunmakta.
Kişisel sorunları ve liderlik çekişmelerini bir kenara bırakıp Kürt halkının çıkarları doğrultusunda birleşirlerse, özerklik ve demokrasi anlayışları oldukça farklı olsa bile aralarında sağlam bir koalisyon temeli vardır. Örneğin PJAK, Rojava ve Bakur’da görülen modele benzer şekilde “demokratik özerklik” kavramını benimsemekte.
PKK uzun yıllardır demokrasi talep etmekte. Komalalar ve Demokratlar ise federalisttir. Kürt yönetimini, Kürtçenin kullanılmasını ve benzeri hakları istemektedirler. Aynı zamanda birleşik İran egemenliği içinde kalmaktan, onun bir parçası olmaktan ve dış politika ya da ülkenin genel ekonomik planlaması gibi büyük ölçekli politikalarda merkezi otoriteyi takip etmekten memnundurlar.
Bu nedenle bir tür federal yapı kurulmasını hedeflemektedirler. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, Beluci muhalefeti, Huzistan’daki Arap muhalefeti ve Azeri muhalefetinin bazı kesimleri açısından hem benzerlikler hem de farklılıklar görülmekte.
Azeriler bu ayaklanmada hangi konumda, ve Kürt hareketiyle arasında nasıl bir ilişki var?
Azeri muhalefeti bu bağlamda özellikle zorludur. Bunun bir kısmı son derece milliyetçi ve militandır; bu nedenle onlarla herhangi bir koalisyon kurmak oldukça güçtür. Diğer bir kısmı ise şu ana kadar tamamen sessiz kalmış ve harekete katılmamıştır. Daha önce de, Jin Jiyan Azadî hareketi sırasında Azeri hareketi çok aktif değildi.
Bu durum geçmişle bir tezat oluşturmaktadır. Örneğin 1905–1906 ya da 1979 ayaklanmalarında Azeriler her zaman ön saflarda yer almıştı. Ancak günümüzde durum böyle değil.
Genel olarak Beluci, Arap, Türkmen ve Kürt muhalefetinin tamamı özerklik talep etmekte. Merkezde temsil edildikleri çoğulcu ve demokratik bir yönetim istemektedirler. Bu durum, rejim düştüğünde ya da hatta düşmeden önce bile bir koalisyon kurulması için bir zemin yaratmaktadır.
Toplamda, Fars olmayan muhalefet çoğulcudur ve merkezileşme karşıtıdır. İktidarın adem-i merkeziyetçi biçimde dağıtılmasını savunmaktadır; bu ister özerklik, ister federal özerklik ya da benzeri modeller şeklinde olsun. Tek tip etnik ve dilsel kimliğe dayalı merkezi, birleşik ve yekpare bir iktidar bloğunun yeniden kurulmasına karşıdırlar.
Peki, İran’daki etnik gerilimler ve potansiyel çatışmalar hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Burada son derece önemli bir meseleye değinmek gerekir; bu mesele hem bugün önemlidir hem de bu rejimin çöküşünden sonra daha da kritik hâle gelebilir. Bu da Kürt toplumu ile Azeri toplumu arasında var olan gerilimlerdir. Aralarında düşmanlık, savaş ve kan dökülmesine dayanan bir tarih bulunmaktadır.
Günümüzde Azeri etnik milliyetçiliğinin güçlenmesi -ki bu kimi yönleriyle İran hükümeti, Türkiye ve Azerbaycan tarafından desteklenmekte- Kürtler ile Azerilerin bir arada yaşadığı karma kentlerde ciddi sorunlar yaratmaktadır. Bu durum, Tahran’daki hükümetin çöküşünden sonra ortaya çıkabilecek muhtemel bir krizdir.
Kürt siyasi partilerinin bunun farkında olduğunu ve bu durumun etnik ya da ulusal bir savaşa dönüşmemesi için çeşitli diyalog ve müzakere süreçleri geliştirmeye çalıştığını düşünüyorum. Şu aşamada, benim görebildiğim kadarıyla aşırılık daha çok Azeri milliyetçiliğinden kaynaklanmakta. Bunu özellikle vurguluyorum ki okurlar böyle önemli bir meselenin varlığından ve bunun topluluklar arası bir krize dönüşme ihtimalinden haberdar olsun.
Mevcut halk hareketinin demokratik bir yapıya kavuşması gerektiğini belirttiniz. Bu hareketin demokratik talepleri ve sınırlılıkları nelerdir?
Mevcut hareket, yaygınlığı ve katılımcı sayısı bakımından önceki hareketlerden daha geniş görünse de, sloganları ve talepleri açısından demokratik olarak çok daha sınırlı. Örneğin şu ana kadar kadın özgürlüğüne dair sloganlar yok.
Z kuşağını tatmin edecek sloganlar bulunmamakta. İran’ın etnik, ulusal, dilsel ve dinsel çeşitliliğini dikkate alan sloganlar da yok. Bu durum, monarşistler tarafından temsil edilen sağcı muhalefetin bu hareketi kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığını göstermektedir: yani İran’da tek kimlikli, tek dilli, merkezi bir devlet ve merkezi bir yönetim biçimini yeniden tesis etmek.
Bu son derece tehlikeli bir durumdur. Bu nedenle şu anda asıl hedefin demokratik güçlerin mücadele ederek bu hareketin kontrolünü ele geçirmesi gerektiğini vurguluyorum. Demokratik güçler kontrolü ele geçirdiklerinde, sloganları değiştirmeli, demokratik talepleri öne çıkarmalı, hareketi derinleştirmeli, hedeflerini çeşitlendirmeli ve onu daha demokratik bir yöne doğru yönlendirmelidir.
Bu, şu an için hayati önemdedir. Dolayısıyla İran’daki demokratik muhalefetin önünde son derece kritik bir görev bulunmaktadır. Bir yandan İran’daki İslam rejimine ve onun güvenlik aygıtına karşı mücadele etmektedir.
Diğer yandan ise hareket içinde sağcı monarşist güçler tarafından baskı altına alınmaya ve marjinalleştirilmeye karşı da mücadele etmektedir. Bu iki cepheli siyasal mücadele, durumu geçmişe kıyasla çok daha karmaşık hâle getirmekte.
Monarşist muhalefet olarak tanımladığınız güçler ve demokratik güçler arasındaki stratejik riskler nelerdir?
Eğer monarşist muhalefet zemin kaybettiğini ve demokratik muhalefetin gücüne karşı duramadığını hissederse, bu yalnızca sağcı monarşist muhalefet için değil, aynı zamanda İslam Cumhuriyeti için de bir tehlike oluşturacaktır.
Demokratik güçlerin genişlemesi ve sağcı güçlerin marjinalleşmesi, İslam Cumhuriyeti içindeki bazı iktidar blokları ile sağcı monarşist güçler arasında bir ittifakın koşullarını yaratabilir. Böyle bir ittifakın nesnel temeli, iktidar bloğunun bazı kesimlerinin faydalandığı siyasal ve ekonomik ranttır.
Bu siyasal ve ekonomik rantlar o kadar önemlidir ki, bu kesimler ayrıcalıklarını koruyabilmek adına İslam Cumhuriyeti’ne olan bağlılıklarını feda edip sağcı monarşist güçlerle ittifak kurmaya razı olabilirler. Rejim içinden, monarşist sağ güçlerle iş birliği içinde gerçekleştirilecek böyle bir darbe, bu hareket içindeki demokratik güçler için ciddi bir tehdittir.
Demokratik güçleri her zaman bu olasılığa karşı uyarıyorum ve onların da bunun farkında olduğunu, bu noktaya gelinmeden önce hareketin kontrolünü ele geçirmeye çalıştıklarını düşünüyorum.
İran rejimi, son İsrail saldırılarını ardından askeri ve stratejik açıdan hangi noktada? Her zamankinden daha zayıf mı?
Evet, bu doğru. İran rejimi, özellikle geçen haziran ayında Amerika ve İsrail ile yaşanan 12 günlük savaştan sonra, askeri ve güvenlik gücünün büyük bölümünü kaybetmişti. Aynı zamanda durumu kontrol etme kapasitesini de yitirdi; bunun temel nedeni izlediği taktik ve stratejilerin yanlış çıkmış olması.
İslam Cumhuriyeti lideri uzun süre Amerika ile “ne savaş ne müzakere” stratejisini benimsedi. Bu strateji, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasında çıkar ve hedefler bakımından farklılıklar olduğu varsayımına dayanıyordu: İsrail İran’a saldırmak istiyordu, Amerika ise istemiyordu.
Ancak bu strateji, Amerika ile İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ni cezalandırma konusunda uzlaşabilecekleri ihtimalini hesaba katmadı. Böyle bir durumda İsrail, iki yönlü bir rol oynayacaktı: Bir yandan kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir devlet olarak, diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin vekil gücü olarak.
İsrail İran’a bu çift kimlikle saldırdı: Hem kendi egemen çıkarları doğrultusunda hareket eden bir devlet olarak hem de Amerika’nın vekil askeri gücü olarak. Amerika’nın hedefleri gerçekleştikten sonra savaş durduruldu. Ancak İsrail bundan memnun değildi; çünkü bağımsız bir devlet olarak kendi hedefleri gerçekleşmemişti, yalnızca Amerika’nın vekili olarak üstlendiği hedefler yerine getirilmişti.
İran rejiminin yaptığı bu stratejik hata -Amerika ve İsrail’in hedef ve amaçlarını yanlış hesaplaması- İran’ın ağır bir askeri yenilgi yaşamasına yol açtı. Bu yenilgi, İran’ın zaten derin bir meşruiyet ve egemenlik krizi içinde olduğu bir dönemde gerçekleşti.
Rejimin ABD ile anlaşarak içinde bulunduğu süreçten çıkmak isteyebileceğini söylediniz. Peki, rejimin bu noktadan sonra ekonomik toparlanma veya müzakere seçenekleri neler?
Her şeyden önce İran’ın acil olarak ekonomik toparlanmaya ihtiyacı var; halkın gündelik yaşamını sürdürebilmek ve bunun bedelini karşılayabilmek için ekonominin kontrol altına alınması gerekmekte. Ancak bu ekonomik toparlanma kaynak gerektirir.
Bu kaynaklar, savaş sonrası Amerika ile yapılacak müzakerelere bağlı. Amerika ile müzakere ise Amerikan koşullarının kabul edilmesine bağlı. Amerikan koşullarının kabul edilmesi, gerçekte İran’ın silahsızlandırılması anlamına gelir.
Bu, İran’ın askeri gücünün asgari düzeye indirilmesi ve Amerika’nın Orta Doğu’daki stratejik hedeflerini kabul etmeye zorlanması demektir; bu hedefler bugün İsrail’in stratejik hedefleriyle uyumlu biçimde dayatılmakta.
Bu durum, fiilen İran rejiminin sonu anlamına gelir. Bu nedenle İran rejimi, Amerika ile müzakerenin bir çıkış yolu gibi görünebileceğini bilmekte. Ancak bu yol, yalnızca İran’ın bölgede üçüncü sınıf bir güç olmayı kabul etmesi hâlinde mümkündür.










