Mordem Zel: Enkaz Altındaki Ses; Vicdanın Tanıklığı ve Hatıraları

Yazarlar

6 Şubat 2023… Saat 04:17. Kuzey Kürdistan ve Türkiye’nin pek çok şehrinde yer bütün gazabıyla (7.6) sarsıldı ve milyonlarca insanın hayatını birkaç saniye içinde değiştirdi. JÎNGEH program ekibi olarak biliyorduk ki bu sadece bir haber değildi; bu, tarihi ikiye bölecek bir felaketti: deprem öncesi ve deprem sonrası.

Rezik: Korkunun Merkezinde

​Evim, Amed’in (Diyarbakır)  Rezik (Bağlar) ilçesindedir. Amed’te depremin etkisinin en yoğun hissedildiği yer Rezik ilçesiydi. Depremden sonra Amed’in tüm cadde ve sokaklarında büyük bir korku ve endişe hâkimdi. Amed’teki o ilk günlerde; Galeria gibi yıkılan binaların önünde ve Rezik ilçesinin Mevlana Halit, 5 Nisan, Şeyh Şamil ve Selahattin Eyyubi gibi mahallelerinde her şeye şahitlik ettik: Annelerin gözlerindeki umuttan, enkazların üzerindeki ölüm sessizliğine kadar her şeye… Halkımızı yalnız bırakmıyorduk ama aklımız ve kalbimiz diğer yerlerde; Semsûr (Adıyaman), Gurgum (Maraş), Xetay (Hatay), Dîlok (Gaziantep), Riha (Şanlıurfa) ve Meletî (Malatya) gibi şehirlerdeydi.

Acının Kalesine Doğru: Puslu Yolculuklar

​Birkaç gün sonra deprem bölgesine gitme kararı aldık. Ekipmanlarımızı topladık ve insani, vicdani bir görev olarak deprem bölgesinin derinliklerine doğru yola çıktık. Yolculuğumuz sıradan bir yolculuk değildi; biz ilerledikçe manzara değişiyordu:

Kırık Yollar: Yerin ağırlığı ve gücü karşısında kağıt gibi yırtılan yollar, ilerlememizi güçleştiriyordu.

Toz ve Soğuk Kokusu: Geçtiğimiz her yerde yıkılan betonların tozu ve ısınmak için yakılan ateşlerin dumanı havada hakimdi.

Sessiz Şehirler: Eskiden hayat dolu olan şehirler, şimdi önümüzde devasa beton mezarlıklar gibi duruyordu.

Anlatılamayan Yaralar

​Bölgeye vardığımızda, felaketin ekranlarda göründüğünden çok daha büyük olduğunu gördük. Binlerce insan enkaz başında, sert bir soğuğun ortasında bir haber bekliyordu. JÎNGEH ekibi olarak oraya sadece kamera ve mikrofonlarımızı değil, kalbimizi de götürmüştük. Bu acının duyurulması için bir köprü olmak; o çamura, o toza ve gökyüzünde yankılanan o feryada şahitlik etmek istedik.

​”Biz oraya ölümü görmeye değil, halkımızın direniş onurunu göstermeye gittik. Çünkü nerede bir yara varsa, vicdan da orada olmalıdır.”

Ekibimiz üç kişiden oluşuyordu: Ben (Mordem Zel), Sercan Yürek ve Hüseyin Altürk. Bölgede artçı sarsıntılar ve barınma sorunu olduğu için arkadaşımız Sercan’ın karavanasıyla yola çıktık. Karavanımızı Marqaz (Pazarcık) merkezinde, Kürt kurum ve siyasi partilerinin çadırlarının yakınına park edecektik. Çekimler ve haber çalışmaları için ise “doblo” aracımızı kullanacaktık.

Semsûr Tablosuna Tanıklık: Deprem Günlüğü

​Kolik (Kahta) ilçesine vardığımızda, onlarca kamyonun enkaz taşıdığını ve bunları yol kenarlarına boşalttığını gördük. İktidarın bu enkazlardan yol yapacağı belliydi. Kolik’ın içinden geçerken, deprem felaketi yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyordu.

​İlk gün rotamızı Semsûr merkeze çevirdik. Amacımız netti: Oraya sadece bir fotoğrafçı veya muhabir ekibi olarak değil, o insanların vicdanı olarak gitmiştik. Enkaz altında nefessiz kalanların sesi olmak ve feryatlarını dünyanın dört bir yanına duyurmak istiyorduk.

Savaş Alanı Gibi Bir Şehir

Şehir merkezine girdiğimizde karşımızdaki manzara doğal bir afet değil, sanki ağır bir dünya savaşının sonucuydu. Şehir bombalanmış gibiydi; taş üstünde taş kalmamıştı. Eskiden yaşam yuvası olan binalar, şimdi beton mezarlıklara dönüşmüştü.

Semsûr merkezinden Gurgum’a (Maraş) giden yol, bize acı bir gerçeği hatırlattı. O yol boyunca yıkılan binlerce binanın arasında sadece birkaç resmi devlet binası ayakta kalmıştı. Bu manzara sözsüz her şeyi anlatıyordu: “İnsan hayatı” ile “vicdansız ticaret” arasındaki fark, o yerle bir olan binaların zayıflığıyla ortaya çıkmıştı.

Kış ve Sessiz Sefalet

Kış, soğuğu ve ayazıyla her yeri kuşatmıştı. Semsûr sokaklarında insanlar eşsiz bir sefalet içindeydi. Soğuğa, yaralarına ve sessizliğe karşı yapayalnız kalmışlardı. Acı artık kelimelerin sınırını aşmıştı. Kameralarımızı o enkazlara çevirdiğimizde hangi yaraya bakacağımızı bilemiyorduk; her enkaz bir hikaye, her hikaye ayrı bir feryattı.

Marqaz’a Doğru: Korku ve Şaşkınlık İçinde Bir Yol

Semsûr’un acısını gönül heybemize koyup Marqaz’a yöneldik. Yol boyunca yıkımın izleri bizimle yürüdü. Marqaz’a vardığımızda yerle göğün birbirine geçtiğini gördük. O tozun, soğuğun ve korkunun içinde insanlar bir parça umut ve derman bekliyordu. Ekip olarak kalbimiz parça parça olsa da her anı kaydetmeye çalıştık. Çünkü biliyorduk ki; biz onların sesi olmazsak, bu acı o soğuk taşların altında yitip gidecekti.

Komîşîr Köylerinde: Çığ İzleri ve Acı Hikayeler

Odağımız, sesleri daha az duyulan Alevi Kürt köyleriydi. Önce Semsûr’un Komîşîr (Çelikhan) ilçesine bağlı Receb (Recepköy) ve Ava Spî (Aksu) köylerine gittik. Oradaki manzara acıyla konuşuyordu; sadece deprem değil, Çiyayê Spî’den (Akdağ) kopan çığlar da köyleri viran etmişti. Dev kayalar evlerin üzerine yuvarlanmıştı. Bu felakete rağmen oraya henüz devlet yardımı ulaşmamıştı. Ahmet Kaya’nın köyü olan Bîstikan/Kinar (Yağızaltlı) da aynı durumdaydı.

Program sunucusu olarak onların acı hikayelerini dinledim ve tek tek izleyicilere aktardım. Her ev, her köşe ağır bir trajedi barındırıyordu. Beni en çok kahreden, engelli bir genç kızın hikayesiydi; yollar kapalı ve imkanlar kısıtlı olduğu için cenazesi, defnedilme imkanı doğana kadar üç gün boyunca karın altında bekletilmişti. Gördük ki orada sadece deprem değil, imkansızlık ve sahipsizlik de can yakıyordu.

Ekmeğimiz Kardeşliktir

Receb köyünde çalışmalarımızı bitirdiğimizde köylüler bizi büyük bir içtenlikle sofralarına davet etti. Arkadaşlarım, o darlıkta köylülere yük olmamak için biraz tereddüt ettiler. Ama ben ısrar ettim. Zihnimde bir kaygı vardı: “Alevi oldukları için” ekmeklerini yemediğimizi düşünmelerini istemedim. O geri kalmış sınırları aşmak ve kardeşliği pekiştirmek için sofraya oturduk. O yemek ruhumuza bambaşka bir tat verdi.

Şeyh Said’in Torunlarından Seyid Rıza’nın Torunlarına Mesaj

Pazarcık’a dönerken yollar taşlarla dolu, asfalt yarılmıştı. Yer hâlâ sarsılıyordu. O an, benimle birlikte Şeyh Said Derneği yönetiminde yer alan arkadaşım Ramazan’ı (Ramazan Arı) aradım. Bu iki köy için yardım talep ettim. Ertesi gün, onun öncülüğünde dernek tarafından iki kamyon yardım ve yaşam malzemesi hızla köylülere ulaştırıldı.

Haberlerde “Şeyh Said’in torunları, Seyid Rıza’nın torunlarının imdadına yetişti” diye tanımlanan bu olay, bir yardımdan öteydi. O karanlık günlerde bize ışık olan tarihi bir birlik ve dayanışma mesajıydı.

Soğuk Gecenin Şahitleri: Mağdurların Rüyaları ve Halk Dayanışması

Zorlu bir günün ardından Pazarcık merkezine döndüğümüzde barınağımıza, yani karavanımıza sığındık. Ama o gece sadece biz uyumamıştık; çevremizde soğuğun ortasında hayata tutunmaya çalışan binlerce depremzedenin yarım kalmış rüyalarına şahitlik ediyorduk.

Dışarıda muazzam bir hareketlilik vardı. Dünyanın her yerindeki Kürtlerin ve dostlarının kalbi bölge için atıyordu. Yardımlar bir nehir gibi akıyordu ama bir yanda da yönetim boşluğu vardı. Kayyum atanan belediyeler nedeniyle dayanışmanın ağır yükü, tüm gücüyle sahada olan Silopi Belediyesi’nin omuzlarındaydı. Çadırlar kurmuş, sağlıktan yemeğe her şeyi koordine ediyorlardı.

Gerçeğin Sesi: Enkazlar Arasında Canlı Yayın

Jîngeh ekibi olarak felaketin üçüncü gününde bu direnişin sesi olmaya karar verdik. Belediye çadırının önünde hazırlıklarımızı yapıp Kürt kurum temsilcilerini programımıza konuk ettik. Stêrk TV ekranlarında canlı yayına bağlandık.

O tarihi günde konuklarım şunlardı:

HDP Şırnak İl Eşbaşkanı Abdullah Güngen

Silopi Belediye Eşbaşkanı Adalet Fidan

Silopi Belediye Meclis Üyesi Sami Demir

Gundikê Melî Belediye Eşbaşkanı Şeyhmus Sidar

TJA Aktivisti Güler Tunç

DBP Şırnak Yöneticisi Sekvan Kılıç

O programda sadece yardımlardan değil; halkın iradesinden ve birliğin gücünden bahsettik. O günün soğuğunda en büyük sıcaklık, tanık olduğumuz o dayanışma ruhuydu. Anladık ki; gerçeği söyleyen bir mikrofon ve uzanan bir yardım eli oldukça, hiçbir felaket bu halkı diz çöktüremez.

Balyan: Yer Yarılmasında Doğanın Yası

Dördüncü gündü… Zamanın durduğu ama acının öfkeli bir nehir gibi aktığı günlerden biri. Adıyaman’ın Balyan (Yaylakonak) köyü yakınlarındaki Zinarê Sor (Kızıl Dağ) bölgesine gittik. Doğanın kalbinin de bizimki gibi parça parça olduğunu gördük. Toprağın sesi olmak istedik ama gördüğümüz şey sessiz ve acımasız bir kıyametti.

Yaralı Doğaya Hayranlık

Bölgenin bağrından geçen fay hattı sadece yolları ve evleri değil, anılarımızı ve köklerimizi de sarsmıştı. Binlerce yıldır ayakta duran dağlar, sanki içeriden patlatılmış gibi paramparça olmuştu. Yer, ciğeri yanmış bir annenin göğsü gibi yarılmıştı. Asırlık ağaçlar köklerinden sökülüp kuş tüyü gibi fırlatılmıştı. Cennet gibi vadiler cehennem çukuruna dönüşmüştü.

Yas İçinde Talan

O yas ve ölüm kokusu içinde uzaktan siyah bir gölge gibi bir kamyon belirdi. Bir yardım sandım ama gördüm ki ne bizim sızımız ne de doğanın feryadı onların umurundaydı. Baraj inşaatında çalışan şantiye görevlileriydi. Yüz binlerce can enkaz altında inlerken, iktidar ve çalışanları doğayı tahrip etme peşindeydi. Dünya başımıza yıkılmışken onlar hâlâ çıkarlarının peşindeydi. Bu saygısızlık hafızamda bir yara olarak kalacak.

Dönüş: Pazarcık’tan Hakikate

Akşam karavana döndüğümüzde omuzlarımızda ağır bir yük vardı. Karavandaki bitmek bilmez tartışmamız yine alevlendi: Marqaz mı, Pazarcık mı? Bazıları için sadece bir isimdi ama bizim için kimlikti, tarihti. Tüm araştırmalarıma göre hakikat “Marqaz” isminde gizliydi. Pazarcık, o toprağın gerçeğini örtmek için sonradan konulmuş zoraki bir isimdi. Biz bilerek Marqaz ismini kullandık; çünkü toplumu ayakta tutan tek şey hakikattir.

Derin Yaraya Yolculuk: Bayîl Köyü

Beşinci gün; Semsûn’un Tûtê (Tut) ilçesine bağlı Bayîl (Akçatepe) köyüne doğru yola çıktık. Deprem felaketi yüksek dağlara oturmuştu. Yollar soğuktan çatlamış, her kilometre bir kaza riskine dönüşmüştü. Şoförümüz Sercan, ustalığıyla bizi o sarp yollardan geçirdi.

Taş Üstünde Taş Kalmamıştı

Köye girdiğimizde bizi ağır bir sessizlik ve viran bir manzara karşıladı. Bayîl, depremden en çok darbe alan köylerden biriydi. Kepçelerin toprağın yarasını sarmaya çalıştığını gördük. Neredeyse tamamen yıkılmıştı köy.

Bu yıkım içinde umut veren iki örnek vardı:

Gültan Ana: Evi 1983 yılında yapılmıştı ama onuruyla ayakta kalmıştı. Bu, sağlam yapının hayat kurtardığının kanıtıydı.

Dut Ağacı: Sırtını asırlık bir dut ağacına yaslamış bir ev vardı. O ağaç, o korkunç anda evi bırakmamış, ona sahip çıkmıştı.

Sercan dronu köyün altı mahallesi üzerinde uçurduğunda felaket gökyüzünden daha net görünüyordu. Enkazların arasında yaralı bir kuş gibi küçük bir kız çocuğu gördüm. Onu kucakladım; deprem kelimesiyle hayallerini kirletmek istemedim, çünkü çocuklar bizim son sığınağımızdır.

Furkan Yıldırım’ın Hikayesi

Her evin bir hikayesi vardı. En sarsıcı olanı Gündüz Yıldırım Ailesi’nin hikayesiydi. Aile tamamen enkaz altında kalmıştı. Sadece 18 yaşındaki oğulları Furkan kurtulabilmişti; o da o gece dedesinin evinde olduğu için. Furkan artık tek başına koca bir aileydi…

Buzun İçinde İnsanlık Sesi: Pamuklu Serüveni

Altıncı gündü. Yorgunluk omuzlarımızdaydı ama Adıyaman’ın yarası daha büyüktü. Bu kez Tut ilçesinde, Komîr Dağı’nın (Kömür Dağı) yamacındaki Pamuklu köyüne gittik. Kayıtlarda Türkmen köyü olarak geçse de, o felakette dil, din, ırk anlamını yitirmişti; bizim için sadece “insan” ve “acı” vardı.

Komîr Dağı ve Buz

Pamuklu’ya ulaşmak kolay olmadı. Kış tüm gazabıyla yolu kapatmıştı. Kar, yerle perçinlenmiş bir buz tabakasına dönüşmüştü. Öyle bir soğuk vardı ki insanın nefesi havada donuyordu. Köye vardığımızda çığlık kadar acı bir sessizlik karşıladı bizi. Köyün camisi roket yemiş bir iskelet gibiydi ama tuhaf bir şekilde ayaktaydı.

Yukarı Mahalle: Enkaz Başındaki Dostluk

Yukarı mahallede ölünceye dek unutamayacağım bir manzara gördüm. Bir Kangal köpeği, yıkılmış bir evin önünde kısa bir zincirle bağlıydı. Sahibi neredeydi? Enkazda mıydı, sağ mıydı? Belli değildi. O köpek buzları kemiriyordu. Açlıktan mı susuzluktan mı bilmem ama buzları parçalayıp yiyordu. Gözleri sanki insanlıktan sitem ediyordu.

Arabadaki yiyeceklerden ona verdiğimde gözleri parladı. Orada aramızda sessizce bir anlaşma yaptık; ve iki sadık dost olduk. Anladım ki deprem sadece insanları değil, her canlıyı vurmuştu. Keşke onu yanımızda götürebilseydik ama biliyordum ki o bir lokma ekmeği ve insanlık sıcaklığını asla unutmayacaktı.

Yer Yarıklarında Yaşam İzleri: Avanan ve Kocon

Şubat ayıydı. Avanan (Çiğli) köyüne gittik. İnançla yoğrulmuş bu Alevi köyü şimdi enkaz altındaydı.

Cemevi: Derin Yaralar ve Kavim İnanç

Cemevi’nin önünde durduğumuzda sadece rüzgarın sesi duyuluyordu. Hüseyin ile içeri girdik. Semah dönülen duvarlar çatlamış, yarılmıştı. Ama o yıkıntının içinde 12 İmam’ın resimleri duvarda asılı kalmıştı. Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’in resimlerine baktım. Sanki “hâlâ buradayız” diyorlardı. İçimden dedim ki: “Her yüzyılda bir Kerbela, her yüzyılda yeni bir acı… Ama yine de ayaktayız.”

Yeri Değişen Dünya

Dron görüntüleri vücuttaki yaralar gibiydi. Fay hattının köyü bir kılıç gibi kestiğini gördüm. Bir ev, olduğu yerden tam 15 metre uzağa kaymıştı. İnsanın ne kadar aciz, hayallerin ne kadar kırılgan olduğunu o boşluğa bakınca anladım.

Kocon Köyü: Buruşmuş Kağıt Gibi

Avanan’dan sonra Gurgum’e bağlı Mama Şîrfiroş (Dulkadiroğlu) ilçesinin Kocon (Kocalar) köyüne geçtik. Fay hattı tam köyün ortasından geçmişti. Evler sanki birisi bir kağıdı avucunda buruşturup atmış gibi birbirine girmişti. Kocon bir Alevi Kürt köyüydü. İnsanı asıl kahreden depremden ziyade sahipsizlikti. Yardımdan mahrum bırakılmışlardı. Sadece HDP ve CHP gibi partilerin uzattığı eller köylüye nefes aldırmıştı.

“Acı ağırdır, ama bilerek unutulduğunu hissettiğinde o acı zehre dönüşür.”

Zînkon: Duran Saat ve Öğretmen Mehmet’in Hikayesi

Son durağımız Zînkon (Küpelikız) köyüydü. Bizi Almanya’da yaşayan ama kalbi köyünde olan Erdal karşıladı. Babasının binbir emekle yaptığı evi yerle bir olmuştu ama o yine de bütün içtenliği ile bize ev sahipliği yaptı. Yıkıntılar arasında üç şey içimi parçaladı:

Ölü Saat: Enkazda bir saat buldum. Akrep ve yelkovan 04:17’de durmuştu. O saat sadece zamanı değil, binlerce hayatı o anda durdurmuştu.

Sesimizin İzi: Yıkık çatıların üzerinde iki uydu anteni vardı. Anladım ki burada bizim kanalımız, Stêrk TV izlenmiş. Sesimizin bu evlere ulaştığını bilmek, o keder içinde farklı bir his verdi bana.

​Öğretmen Mehmet’in hikayesi: En ağırı da Mehmet’in hikayesiydi. Babası ondan derin bir kederle bahsetti. Mehmet henüz yeni öğretmen olmuştu, binlerce umudu vardı. Babası dedi ki: “Deprem olduğunda ev üzerimize çöktü. Hepimiz altında kaldık ama sonra biz kurtulduk. Sadece oğlum Mehmet altında kaldı. Gün boyunca yardım bekledik ama devlet imdadımıza yetişmedi…”

​İnsanın dili bu acı karşısında lal oluyor. Devlet köylüleri yapayalnız bırakmıştı ve en nihayetinde devletin memuru olan öğretmen Mehmet sahipsizliğin ağırlığı altında can vermişti. Ben programı sunarken, televizyon ekranlarında hâlâ gülen yetkililerin olduğunu görmüştüm. O gülüş; bu yıkıma ve Mehmet’in babasının yarasına karşı bir hakaret gibiydi.

​Programı şu sözlerle bitirdim: “​”Herkes elinden gelen gayreti mağdurlar için göstermelidir. Hiçbir şey yapamayanlar ise bari gölge etmesin ya da gülmesin!”

​Yüreğimizdeki bu ağır acıyla Marqaz’daki karavanımıza döndük; ama aklım ve fikrim Zinkon’da, durmuş o saatte ve Öğretmen Mehmet’in yarım kalmış hayallerinde kaldı…

Enkazlar Arasında Şahitlik: Gurgum Yolculuğu

​Zinkon’daki çalışmalarımızın ardından depremin kalbine, Gurgum’e doğru yola çıktık. Bir yıl önce çekim yaptığımız o şehir, şimdi karşımızda bir “hayalet şehir” gibi duruyordu. Sanki kıyamet kopmuş, her şey altüst olmuştu. Şehirde yankılanan tek ses insan sesi değil, enkaz tozları arasında çalışan iş makinelerinin, kepçelerin ve dozerlerin sesiydi.

Karavanda Temizlik ve Dayanışma

​Her gün çekimler bittikten sonra karavana dönüyorduk. O ağır şartlar altında kendimizi hastalıklardan korumaya çalışıyorduk. Ne zaman döneceğimizi bilmediğimiz için yanımıza iç çamaşırından cekete kadar çokça kıyafet almıştık. Yemek konusunda da yalnız değildik; Silopi Belediyesi yardım ediyordu. Yemeğimizi birlikte hazırlıyor, ekmeğimizi paylaşıyor ve o soğukta birbirimizin içini ısıtmaya çalışıyorduk.

​Değerli dostumuz ve arkadaşımız, gazeteci Abdurrahman Gök (Apo) de oradaydı. Büyük bir emekle her anı canlı yayınlarla dünyaya duyuruyordu. O dönemde her gazeteci, mağdurların feryadının sesi olmuştu.

Alevi Mahallesi ve Depremin Sersemliği

​Gurgum’daki ilk durağımız Alevi Mahallesi’ydi. Dağ yamacına kurulan bu mahalle, şaşırtıcı bir şekilde fazla zarar görmemişti. Orada yaşlı bir Alevi teyze ile sohbet ettik ve bazı görüntüler aldık. Deprem insanı öyle bir sersemliğe sokuyordu ki, neye sevineceğini neye üzüleceğini bilemiyordun.

​Şehir merkezine indiğimizde durum daha da ağırlaştı. Bazı yerlerde enkazlara girmek yasaktı ama gerçeği göstermek için gizlice sokaklara girdik. Ben sunum yaparken arkadaşımız Hüseyin, polis ya da askerin bizi engelleyebileceğinden biraz korkuyordu. Sercan ise kamerasıyla yıkılmış sokaklardaki detayların peşindeydi.

Kapıçam Mezarlığı: Binlerce İnsanın Sessizliği

​Programımız bittikten sonra Kapıçam Mezarlığı’na gittik. Orası sadece bir mezarlık değil, büyük bir trajedinin şahidiydi. On binlerce insan o toprağın altındaydı. Mezarlar arasında dolaştık, her biri için dualarımızı ettik ve o hüznün ağırlığıyla Marqaz’a döndük.

​Fakat yolculuğumuz bitmemişti; ertesi gün Meletî yolu bizi bekliyordu…

Kurucaova Serüveni: Kar İçinde Papatya Gözler

​Meletî’nin Xirabşar (Doğanşehir) ilçesine doğru yöneldiğimizde, güneş yavaş yavaş dağ zirvelerine veda ediyordu. Hedefimiz Kurucaova köyüydü. Köye vardığımızda insanın içini yakan bir manzara ile karşılaştık: Köy depremle yerle bir olmuştu ve kar kütlesinin altında, enkazların üzerinde dondurucu bir soğuk hüküm sürüyordu.

Papatya Yüzlü Elif

​O yıkıntıların arasında, bir çadırda soğuktan korunmaya çalışan bir aile gördük. Orada 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu gözüme çarptı. Yanakları yaylalardaki papatyalar gibi parlak ve yumuşaktı. Ellerini tuttum; küçük elleri avuçlarımda soğuktu ama kalbi etrafına bir sıcaklık yayıyordu.

​O karanlığın içinde bir kıvılcım yakmak istedim. Bir zamanlar “ev” dedikleri o harabelerin içinde çekime başladık. Bu çekimimizin o güzel kız çocuğu için sadece acının bir nişanesi değil, bir gün ona umudu anlatacak anlamlı bir anı olmasını istedim.

“Selam ve saygılar değerli izleyiciler… Ben ve papatya yüzlü Elif, bugün deprem enkazları arasında, onun evinin yıkıntıları üzerinde misafiriz. Bu ağır acının görüntülerini Elif’in gözlerinin güzelliğiyle örtecek ve sizlere aktaracağız…”

Karagedik ve Tucak Dağları’nın Gözyaşları

​Soğuk artık canımıza işliyordu. Elif’i ailesine emanet ettim ve arkadaşlarım Sercan ve Hüseyin ile çekime devam ettik. Karşımızda Karagedik ve Tucak Dağları, tüm heybetleriyle dilsiz ama gözü yaşlı bir şahit gibi köye bakıyordular. Görüntüye yansıyan her bir kar tanesi, dağın gözyaşları gibi yaralarımızın üzerinde donuyordu.

Dönüş

​Görevimizi tamamladıktan sonra, tarif edilemez bir acının yüküyle Marqaz’a döndük. Orada biraz toparlandık ama kalbimiz Kurucaova’da, o çadırda ve o papatya gözlerin içinde kalmıştı. Bu yükle Amed yoluna koyulduk.

​Köyü arkamızda bıraktık ama Elif’in yüzü, Karagedik ve Tucak Dağlarının’nın heybetli duruşları hafızamızda derin bir yara gibi yer etti.

 

 

İlginizi Çekebilir

Yeni hap: Kalp krizi riski yükseklerde kolesterolü yüzde 60 azaltabilir
ESP operasyonunda 40 tutuklama

Öne Çıkanlar