Naif Bezwan: Kürt siyasetinin yeni rakibi Kürdistan kamuoyudur

GündemSöyleşi

*Kürt siyasi partiler arenasının şu âna kadar hiçbir partinin oluşturamadığı yeni ve sağaltıcı bir “rakip”le, yani güçlenen, bilinçlenen, soru soran, hesap soran, sorumluluk alan ve siyasete müdahale etmek isteyen Kürdistan kamuoyuyla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum.

*Türkiye’deki “süreç” için ısrarlı bir şekilde“Bunun müzakereyle, haklarla, özgürlüklerle alâkası yok, bu terörden arındırmadır”diyen iktidar bloku, bu siyasetine uygun olarak “süreci” Kürtler üzerinde içeride ve dışarıda pasifikasyon ve tasfiye için bir fırsata dönüştürdü.

*Yeni-İttihatçılık Kürtlerin kolektif bir özne olarak var olmasını mümkün kılacak hak ve statü taleplerinin ortadan kaldırılmasını bütün Kürdistan sathına teşmil etmektedir. Bugün daha açık bir şekilde vurgulanması gereken nokta bu projenin jenosidyal bir proje olduğu gerçeğidir.

30 Ocak Antlaşması Rojava’nın en daraltılmış haliyle ayakta ve hayatta kalmasına imkân sağlayan bir anlaşmadır. Ancak, sahadaki dinamikler her gün değişmekte. Sürpriz gelişmelere açık bir durum söz konusu. Bu bağlamda, Türk karar vericileri yıkım siyasetine devam edecekleri gibi, yeni bir durum değerlendirmesiyle de karşı karşıya gelebilirler.

Rojava için Kürdistan kamuoyunun, diasporanın ve siyasi partilerin ortaya koyduğu tepkinin, desteğin, dayanışmanın çok önemli olduğunu, bunun bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Krizden çıkış, bu asabiyyeyi bundan sonra yapılacak her tür siyasi yenilenmenin, değişim ve dönüşümün harcına dönüştürmekten geçiyor.

Birartıbir‘den Bekir Avcı Viyana Üniversitesi’nden siyaset bilimci Naif Bezwan ile konuştu…

Röportajın tamamı şöyle:

Aralık ayında Halep’in Kürt mahalleleri Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye yönelik başlayan kuşatma ocak ayında saldırıya dönüştü ve bu saldırılar bir bütün olarak Rojava’ya yöneldi. Bunu hazırlayan koşullar nelerdi?

Halep’le başlayan ve somutlaşan şey, Esad rejiminin Kasım 2025’te devrilmesinin ardından hızla Kürtlerin aleyhine dönen güç dengelerinin operasyonel bir şekilde sahaya yansımasıdır. Buraya nasıl gelindiğini daha iyi anlamak için birkaç faktörün altını çizmek gerekiyor.

En başta ABD’nin stratejik tercihlerinde yaptığı dramatik değişikliği vurgulamak gerek. Trump yönetimi Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) olan desteğini bilfiil çekerek tercihini Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki yeni Suriye rejiminden yana kullandı. Bu bağlamda, 4 Ocak, 6 Ocak ve 8 Ocak tarihleri çok kritik. Hatırlarsak, 4 Ocak’ta Suriye geçici rejimi SDG ile yaptığı müzakereleri ani bir şekilde kesti. 6 Ocak’ta Paris’te ABD garantisi ve Türkiye’nin onayıyla İsrail’le bir anlaşma yapıldı. 8 Ocak’ta ise Halep’e saldırı gerçekleşti.

Trump yönetiminin askeri kuşatma ve saldırı için kısmi onayı sağlandıktan sonra geriye bir tek İsrail faktörü kalıyordu. Paris’teki anlaşmayla –Şam rejiminin İsrail’e bütün istediklerini vermesi suretiyle– Kürtlerin lehine gelebilecek muhtemel bir desteğin önü alınarak kuşatma ve saldırı için uygun bir fırsat ve zemin oluşturuldu.

Diğer belirleyici faktör ise Türkiye’nin, “Teritoryal birlik ve bütünlük için atacağın her adımı desteklemeye hazırız” diyerek saldırı için Şam rejimine her tür askeri, siyasi ve diplomatik desteği sağlamasıydı. Bu bir saldırı paktının ilan edilmesiydi elbet. Şara rejimine “Saldır, seni destekliyorum” güvencesi verildi.

Bir başka önemli etken de Kürtlerin ne kendi aralarında ne de Suriye’nin yeni rejiminden rahatsız olan ve tehdit edilen toplumlarla yerinde ve zamanında gerekli adımları atmamasıydı. Bu faktörlerin bir araya gelmesiyle Suriye’de dengeler radikal bir şekilde Kürtlerin ve Rojava yönetiminin aleyhine döndü. Tabii bu bir sonuçtu ve bir günde olmadı.

Peki buraya nasıl gelindi?

Naif Bezwan

Kilit mesele bu ve buna henüz kesin bir cevap verecek durumda değiliz. Bunun için kritik önemde bazı soruların sorulması ve inandırıcı bir şekilde cevaplandırılmasına ihtiyaç var. Bunları dört parametre üzerinde anlamaya çalışalım.

Birincisi, özellikle Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, ABD’yle olan ilişkilerdeki değişikliklerden kaynaklanacak olası riskleri dengelemek için ne tür tedbirlerin alındığına bakmamız gerekiyor. Olaylar hızlı gelişti, evet, ama ABD’nin tutumu, özellikle Trump’ın iktidara gelmesinden sonra, stratejik tercihlerinin değişeceği orta yerde duruyordu. Bu, meseleye asgari düzeyde ilgi gösteren herkesin rahatlıkla görebileceği bir durumdu. Peki SDG yönetimi bu tehlikeyi yeterince dikkate aldı mı, aldıysa hangi önlemler alındı, yoksa gerçekçi olmayan beklentiler ile yanlış hesaplar mı yapıldı veya gerçekten ortaya çıkan sonuç kaçınılmazdı ve başka bir çare yok muydu?

Bakılması gereken ikinci önemli nokta, SDG’nin oluşturduğu siyasi model ile Arap ağırlıklı yerlerin sosyolojisi arasındaki gerilim meselesi. Tartışmalarda hep SDG’nin çok-uluslu, çok-kültürlü, çok-dilli plüralist yapısına dikkat çekildi. Bu önemli ölçüde doğru. Ancak, özellikle Rakka ya da Deyr ez Zor gibi Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde, bu siyasi model ile verili tarihsel sosyoloji arasında bir çatışma olduğu da gerçek.

Geleneksel aşiret sosyolojisinin belirlediği bağlılık odakları ve davranış kalıpları ile SDG’nin oluşturduğu siyasal sistem arasında bir kan uyuşmazlığı olduğu, konuya biraz vakıf olan bütün yorumcu ve gözlemcilerin ortak kanısıydı ve bunu en çok sahadaki askeri ve siyasi yöneticiler biliyordu.

Yeni Şam rejimi, başta Trump yönetimi olmak üzere, Türkiye, Suudiler ve Katar’ın çok yönlü desteğini arkasına almışken, aşiret ağırlıklı SDG unsurlarının saf değiştirmesinin bütün koşulları oluşmuştu aslında. Peki, SDG yönetimi muhtemel bir saldırı halinde Arap aşiretlerinden oluşan askeri unsurların saf değiştirmesinden doğacak tehlikeyi ne kadar ciddiye aldı? Doğacak risklerin hesabı yapıldı mı, yapıldıysa hangi önlemler alındı, hangi karşı stratejiler geliştirildi? Bunlar sorulması ve cevaplanması gereken bazı sorular.

Yukarıdaki riskleri önemli ölçüde azaltacak, en azından sahadaki durumun bu kadar şiddetli bir şekilde Kürtlerin aleyhine ortaya çıkmasını engelleyecek üçüncü önemli bir faktör olan Kürtlerin kendi aralarındaki ortak tutum ve ittifak meselesine de bakmamız lâzım.

27 Nisan 2025’te, Qamişlo’da düzenlenen Rojava Kürt Birliği ve Ortak Tutum Konferansı’ndan sonra oluşan ortak müzakere heyetini hatırlayalım. Bütün Kürt siyasi oluşumları bir araya gelerek Rojava’nın statüsü, hakları ve talepleriyle ilgili Şam rejimiyle görüşmek üzere bir müzakere heyeti oluşturmuş ve Suriye’nin federal bir eksende yeniden inşa edilmesi kararı alınmıştı. Fakat bu karar son tahlilde sembolik kaldı. Qamişlo’daki konferansın ortaya çıkardığı irade beyanı ve vizyonun gerekleri kararlı bir şekilde sahada uygulanmadı.

Son olarak, bu resmin tümünü anlamak için bir dördüncü etken olarak Türkiye’de yürüyen “sürecin” rolüne ve etkilerine yakından bakmamız gerekiyor. Türkiye’deki “süreç” için ısrarlı bir şekilde “Bunun müzakereyle, haklarla, özgürlüklerle alâkası yok, bu terörden arındırmadır” diyen iktidar bloku, bu siyasetine uygun olarak “süreci” Kürtler üzerinde içeride ve dışarıda pasifikasyon ve tasfiye için bir fırsata dönüştürdü.

“Süreç” bağlamında şu soru sıkça şöyle soruldu: “Suriye’de, Rojava’da yaşananlar ‘süreci’ nasıl etkileyecek?” Siz Rojava’da yaşananlara bir sebep olarak Türkiye’deki “sürece” işaret ediyorsunuz. “Süreç” Rojava’yı nasıl etkiledi?

Eğer bu “süreç”le Türkiye’nin Rojava’da, Suriye’de daha sağduyulu, daha az saldırgan, daha pasifist davranacağı murad edilmiş ise bunun tam tersinin ortaya çıktığını vurgulamak gerekiyor. Zira, “Terörsüz Türkiye ve bölge” olarak ifade edilen proje Kürtlerle gerçek bir barış ve müzakere projesi olma iddiası bile taşımadı.

Tam tersine, “süreç”, içeride Kürtleri siyasi ve söylemsel olarak yönetmek, dışarıda ise, başta Rojava olmak üzere, bütün bir Kürdistan’ı kuşatarak Kürt aktörlerinin jeopolitik etkisini minimize etmek fırsatına dönüştürüldü. Başka bir deyişle, AKP ve MHP iktidar bloku bu süreci tam anlamıyla George Orwell’ın barışı (“Savaş barıştır”) ve Franz Kafka’nın metamorfozu (“Kendinde başka bir şeye dönüşmek”) olarak kullandı.

Böylece “süreç”, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin beyni ve bedeni üzerinde yürütülen belki de en kapsamlı siyasi mühendislik operasyonuna dönüştürüldü. Öte yandan, “sürecin” muhatabı olan anaakım Kürt hareketi, bütün bileşenleri ile buna karşı siyaset geliştirmek ve gerekli önlemleri almak yerine, kendisini esas ve usûlü tümüyle iktidar tarafından belirlenen topyekûn bir siyasi, stratejik ve söylemsel operasyona maruz ve mahkûm bir pozisyonda buldu.

Nihayet, 27 Şubat 2025’te, münfesih PKK’nin lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile Kürt meselesinin en az yüz yıldır temelini teşkil eden kolektif hak ve statü talebinden vazgeçildiği açıkça ilan edildi. Zira, bu bildiri, hiçbir yoruma yer vermeyecek şekilde statü talebi anlamına gelecek bütün kolektif hak ve siyasi-hukuki garanti formlarını –federasyon, otonomi, kültürel haklar– açıkça reddetmektedir.

Rojava özelinde Öcalan’ın oynadığı rolü, aldığı tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Spesifik olarak Öcalan’ın rolü çok ciddi ve derinlikli tartışma ve araştırmayı hak eden bir mesele. Ancak, konuyla alâkalı olan ve hiç kimsenin dikkatinden kaçması mümkün olmayan şu önemli noktayı özellikle vurgulamak isterim. Öcalan’ın müstesna siyasi ve söylemsel konumunu belirleyen ve kuşatan şey, çifte asimetrik ilişki matrisidir.

Yani, devlet karşısında aktör olmayan, ancak örgütü nezdinde mutlak özne konumundan kaynaklanan benzersiz ikili bir rolü var Öcalan’ın. Bu çifte açmaz elbette yeni değil, onyılların çözülmemiş meselesi ve büyük bir stratejik açmaz olageldi.

Ancak, bunun anlaşılması ve dönüştürülmesi, gerek Kuzey’de gerek Rojava’da mevcut durumun ortaya çıkmasında, anlaşılmasında ve aşılmasında ertelenemez bir görev olarak orta yerde duruyor. Zira, devletin Öcalan üzerinden oluşturduğu açık siyasi ve söylemsel etki ile Öcalan’ın bütün bileşenleriyle PKK üzerinde sahip olduğu belirleyici rol, devletin her tür böl-yönet politikasına ve stratejik manipülasyonuna eşsiz bir imkân sağlıyor.

PKK ve yörüngesindeki legal olan ve olmayan yapılar, söz konusu bu çifte ikilemi ciddi bir varoluşsal problem olarak ele alıp siyasi, stratejik ve söylemsel düzlemde karşı mekanizmalar üretmek yerine, ya sert bir savunma zırhına bürünüyor ya da düpedüz bu hakikati inkâr siyasetine yöneliyorlar. Böylece zaman, enerji ve kaynaklarının önemli bir kısmını bu kemirici ikilemin aşılması yönünde yaratıcı ve etkili karşı stratejiler geliştirmek yerine, içeride ve dışarıda Öcalan’a yönelik eleştirileri bertaraf etmekle geçiriyorlar.

Bu durum zaman içinde kümülatif olarak etkili bir stratejik manipülasyon ve çok fonksiyonlu bir (öz)tasfiye mekanizmasına dönüştü. Bu gerçekle yüzleşilmeden korkarım ki bundan böyle ne Kürt ve Kürdistan adına sahici, sorumlu ve kapsayıcı bir siyaset inşa etmek mümkün olacak ne de siyaseten “relevant” bir aktör olarak kalmak.

Rojava’ya dönersek, Suriye’de değişen dengeleri dört faktöre bağladınız. Yukarıdaki dökümünüzün kimi kısımlarını SDG Genel Komuta üyesi Sîpan Hemo da doğruladı aslında. Nûmedya24 için Doğan Cihan’a verdiği ve özeleştiri de içeren röportajında, Arap bölgeleriyle ilgili olarak şöyle dedi örneğin: “Geçmişte toplumsal ve siyasal modelimizi Suriye’de yaymaya çalıştık, ancak bu tam arzuladığımız gibi sonuçlanmadı. Şüphesiz bunun dıştan kaynaklı nedenleri ve yöntemlerimizle ilgili iç nedenleri vardı. Halkın önünde özeleştiri veriyoruz. Son on yıldır Kürt halkını örgütlemeye ne kadar odaklanmış olsak da, Arap bölgelerinde aynı çabayı ve mücadeleyi gösteremedik.” Bu açıklamayı nasıl yorumlarsınız?

İzninizle öncelikle şunu belirtmek isterim, sahada varlık-yokluk mücadelesi veren bir hareketin değerli komutanlarından birinin Rojava’daki ulusal onur ve özgürlük mücadelesi her tür saygı ve desteği hak ediyor. Sîpan Hemo’nun özeleştirel bir pozisyonda konuşması ve kendilerine yöneltilen eleştiriyi saygıyla karşılaması önemli ve değerli bir yaklaşım. Ancak, korkarım ki, mesele çok daha derinde yatıyor ve bu değerlendirme yeterince açıklayıcı olmaktan ziyade yeni soruları provoke ediyor.

Nasıl?

Şöyle ki, sizin “iyi”, “ilerici” ve “kurtarıcı” bir örgütlenme modeliniz var ve bu modelinizi onunla kan uyuşmazlığı içinde olduğu ayan beyan olan toplumsal bir doku ve bağlama uygulamaya kendinizi mecbur hissediyorsunuz. Arzu ettiğiniz sonucu alamayınca da “Yeterince örgütlenmedik” diyerek bu minvalde bir özeleştiride bulunuyorsunuz.

Bu, haliyle sirküler bir muhakeme tarzı ve esasen PKK’ye içkin olan yerleşik siyasi söylemin bilinen üç klasik mekanizmasına işaret ediyor: örgütleme fetişizmi, toplum mühendisliği ve kalıplaşmış özeleştiri mekaniği. Bu döngüsel muhakeme, siyasi ve stratejik tercih veya mecburiyetlerin esasını tartışmak yerine, meseleyi sahadaki cefakâr kadroların aslında “kendi başına doğru olan bir çizgiyi yeterince içselleştiremediği, hayata geçirmediği ve bu anlamda halkı yeterince örgütleyemediği”ne indirger.

Böylece sorunlara yol açan asıl sebepler çoğu zaman görünmez kılınır. Oysa sahici, ön açıcı ve gerçekten özgürleştirici bir eleştiri bizzat adı geçen totolojik ve döngüsel argüman teknolojisinin mantığı ve ana varsayımlarının gerçek eleştirisiyle mümkündür.

Yine aynı röportajda, “Ortaya çıkan sonuçlardan bahsederken, salt eksikliklerimize takılıp kalmamalıyız kuşkusuz. Ama elbette bu süreçte hatalar yaptık ve bu konuda halkımızın bizi eleştirme hakkı var. Savunma gücü ve siyasi irade olarak, sürecin sonuçlarını kapsamlı bir şekilde değerlendirmeye başladığımızı belirtmek gerekir” diyor Sîpan Hemo.

Tekrar ediyorum, eleştirel bir muhasebe vurgusu elzemdir ve övgüyü hak ediyor.  Ancak, söylemeye bile gerek yok, “Sürecin sonuçlarını kapsamlı bir şekilde değerlendirmek” ihtiyacı en başta onun nedenleri üzerinde cesur bir şekilde düşünmekten geçiyor ve bu da bir dizi kritik soruyu sormayı gerekli kılıyor.

Mesela?

Onyıllardır Rojava yönetimi hangi siyasi ve stratejik tercihlerde bulundu? Bu tercihlere yol açan sebepler nelerdi? Karar süreçleri ve stratejik kararlar nasıl ve hangi esaslar üzerinde şekillendi? Bunların ne kadarı iradi, ne kadarı sahanın mecburiyetlerinden kaynaklanıyordu?

SDG yönetiminin Arap ağırlıklı bölgelerdeki politikası hangi esaslara dayanıyordu? Buralarda SDG’nin bel kemiğini oluşturan aşiret güçlerinin saf değiştirme ihtimallerine karşı ne tür risk analizleri yapıldı ve hangi önlemler alındı?

Keza, başta Kürtler arasında birlik olmak üzere, atılması gereken bir dizi önemli adım neden yerinde ve zamanında atılmadı? Bu gecikmenin ve ertelemenin sebepleri nelerdi? ABD’nin başını çektiği Uluslararası Koalisyon Güçleri’nin SDG’ye yaklaşımının, bir Amerikalı generalin deyimiyle, “geçici, taktiksel ve transaksiyonel” olduğu başından beri ortadayken bu desteğin çekilmesinden kaynaklanabilecek riskler konusunda hangi tedbirler alındı?

Bu soruları çoğaltabiliriz. Her durumda, bildik özeleştiri ritüellerinin ötesine geçmeye ihtiyaç var. Bu da Rojava sürecini sebep ve sonuçlarıyla, bütün boyutlarıyla masaya yatırmayı, samimi, hesap verebilir ve inandırıcı bir eleştirel tutum almayı ve bir bütün olarak gelecek için gerçek dersler çıkarmayı gerekli kılıyor.

Biraz geriye sarararak 2022’nin sonlarında yaptığımız söyleşiye dönsek… O zaman bir bütün olarak Kürt coğrafyası için “Yeni-İttihatçıların dârü’l harbi” demiş ve şu uyarıyı yapmıştınız: “Eğer başarılı olurlarsa, eğer uluslararası tepki gelmezse, Kürt siyaseti, diasporası, toplumu birleşik bir tepkiyle, çok-yönlü çalışmalarla caydırıcı bir güç ve direniş ortaya koymazsa, amaçları bütün Rojava’yı Afrin’e çevirmek, bir güvenlik ve yerleşim kolonisine dönüştürmek; Kürtleri ya göç ettirmek ya da elimine etmek.” Rojava’daki mevcut tabloya bakınca ne söylersiniz?

Kürdistan üzerinde hükümranlık kuran devletlerin Kürdistan meselesi bağlamında ortaya çıkan yüzyıllık bir müstemleke müktesebatı, bir kolonyal arşivi var. Bu devletlerin söylem ve siyasetinin analizi yapılırken ya da geleceğe dair kimi öngörülerde bulunurken bu yüzyıllık kolonyal müktesebatı dikkate almak gerekir. Ben de sizinle yaptığımız mülâkatta, sahadaki somut verilerden de yola çıkarak, bir sezgide bulunmuştum.

Yeni-İttihatçılık olgusuna gelince, bunu farklı pencerelerden ele alıp değerlendirenler var. Ben andığınız mülakâtta ve daha önce başka yerlerde Yeni-İttihatçılığın daha çok Kürdistan politikası üzerinde durmuş ve bunun özetle Kürtleri millet olmaktan çıkarma ve bundan kaynaklanan hak ve statülerini ortadan kaldırma projesi olarak şekillendiğini belirtmiştim.

Kemalizm aynı projenin daha çok sınırları Lozan Antlaşması ile çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti devleti toprakları üzerinde uygulanmasıdır. Yeni-İttihatçılık ise Kürtlerin kolektif bir özne olarak var olmasını mümkün kılacak hak ve statü taleplerinin ortadan kaldırılmasını bütün Kürdistan sathına teşmil etmektedir. Bugün daha açık bir şekilde vurgulanması gereken nokta, bu projenin jenosidyal bir proje olduğu gerçeğidir.

Zira, herhangi bir milletin otonom varlığını, yani kendisi için var olma halini ve bundan kaynaklanan hak, özgürlük ve siyasi statü taleplerini ortadan kaldırmayı beka siyasetinizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor ve bunu “devlet aklınızın” vazgeçilmez bir gereği olarak uygulamaya koyuyorsanız, zaten kelimenin gerçek anlamıyla soykırımcı bir program yürütüyorsunuz demektir.

Suriye’de SDG ile Şam rejimi arasında imzalanan 30 Ocak Antlaşması’nın bu amacı kısmen frenlediği söylenebilir mi?

En başta bu anlaşmanın varlık ve yokluk ânında ortaya çıkan bir anlaşma olduğunu, dengelerin radikal bir şekilde Rojava’nın aleyhine döndüğü bir atmosferde şekillendiğini unutmamak gerekiyor. İşler bu noktaya geldikten sonra verilebilecek daha doğru ve duyarlı bir seçenek yoktu ve dolayısıyla Rojava’nın kendi varlığını koruması noktasında verdiği bu kararın zaruri ve yerinde olduğunu düşünüyorum.

Bu, anlaşmanın lafzına ve ruhuna, karakterine ve formülasyonuna da yansıyor. 30 Ocak Antlaşması Kürtlerin varlıklarının korunması ve kazanımlarının bir kısmını teyit etmek ile birlikte statü meselesi, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvencesi ve nihayet Suriye’nin siyasal sistemi gibi hayati meselelerin tümünün ucunu açık bırakıyor.

Bu anlaşma Türkiye açısından ne ifade ediyor?

Sorunuza yerinde bir cevap vermek için öncelikle Türkiye’nin Suriye politikasını belirleyen stratejik amaçlarına bakmak gerekiyor. Bunların başında Kürtlerin Rojava’da otonom ya da federal bir statü elde etmesini engellemek geliyor.

İkincisi de oluşacak olan yeni Suriye’de belirleyici aktör olmanın önüne geçmek ve nihayet HTŞ ve bağlı güçler eliyle kendisine bağımlı bir dikta rejimi kurmak.

Rojava’ya yönelik kuşatma ve saldırılar ve akabindeki anlaşmayla, Türk devletinin söz konusu stratejik hedefleri gerçekleştirme doğrultusunda çok önemli bir mesafe kat ettiğinden şüphe yok. 30 Ocak Antlaşması Rojava’nın en daraltılmış haliyle ayakta ve hayatta kalmasına imkân sağlayan bir anlaşmadır.

Ancak, sahadaki dinamikler her gün yeniden değişmekte. Sürpriz gelişmelere açık bir durum söz konusu. Bu bağlamda, Türk karar vericileri yıkım siyasetine devam edecekleri gibi, yeni bir durum değerlendirmesiyle de karşı karşıya gelebilirler. Zira, Kürtler kesinleşmiş bir statü elde etmekten uzak olmalarına rağmen varlıklarını ve kazanımlarının önemli bir kısmını fiilen korumaktalar. Ayrıca, HTŞ de gücünü önemli ölçüde artırmasına rağmen devlet aygıtını bütün Suriye’ye teşmil etmekten uzak.

Üstelik, Şam rejimi gücünü konsolide etse bile, hatta ettiği oranda dahi, mesela Suudi Arabistan gibi başka bölgesel güçlerin hamiliğine kayması, yani Arap aşiretlerinin SDG’ye yaptıklarının aynısını Şam rejiminin de Türk devletine yapması hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil. Şara rejiminin Türk devletinin Kürtlerin gücünü etkisizleştirme siyasetini büyük bir coşku ve minnetle karşılaması anlaşılır bir şey, ancak İran’ın Esad rejimiyle kurduğu tahakküm ve bağımlılık ilişkisinin aynısını Türk devletiyle kurmak için rıza göstermesi başka bir şey.

Öte yandan, Kürtlerin kazanımlarının bir kısmının korunmasına imkân sağlayan 30 Ocak Antlaşması’nın uygulanması noktasında öyle anlaşılıyor ki ABD, Fransa, belki İngiltere ve Almanya’nın bir konsensüsü var. Böyle olduğu için şu âna kadar Türkiye doğrudan bunun aleyhine açık bir şey söylemedi. Ancak, Ankara, anlaşmanın uygulama aşamasında işlerin ters gitmesini, yeniden Kürtlere yönelik bir saldırı fırsatının çıkmasını kollayabilir ve bunun için Colani rejimine telkin ve teşvikte bulunabilir. Mesela, İran’daki rejimin değişmesi ile oluşacak yeni bir jeopolitik alt-üst oluş Rojava’ya yeni bir saldırı için fırsat olarak kullanılabilir.

Yani, 30 Ocak Antlaşması’nın üzerinde konsensüsü olan devletlerin dikkatlerinin tamamen başka bir yönde olduğu bir anda, Erdoğan yönetimi, örneğin, “bireysel entegrasyon” bahanesi ile Kürtlere “Anlaşmanın bu maddelerine uymuyorsunuz” dayatmasında bulunabilir. Aynı şeyin 10 Mart Antlaşması görüşmeleri boyunca da yapıldığını akılda tutmak gerek. Türkiye’nin “Kendinizi feshedip HTŞ’nin emir-komuta zinciri içine tamamen girmiyorsunuz” demesi olası ve yeniden bir kuşatma, çatışma ve saldırı ihtimali kesinlikle mevcut.

Türkiye’nin Kürtleri statüsüz bırakmakla ilgili çabalarına son on yıl içinden birkaç örnek verirsek: 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP’nin muazzam başarısına bir seçim tekrarıyla el kondu, 2017’de Güney Kürdistan’daki referandumda yüzde 93 “bağımsızlık” dedi ve Türkiye Bağdat’la işbirliği yaparak, Kerkük dahil, Kürtlerin denetimlerindeki toprakların kaybedilmesinde rol oynadı, 2018’de Afrin, 2019’da Serêkaniyê işgal edildi.

Sizinle daha önce yaptığımız mülâkatta, Kürtlerin kaderinin de, geleceğinin de bu süreçlerin çok iyi anlaşılmasına ve bu kritik dönüm noktalarından gerekli derslerin çıkarılmasına bağlı olduğunu ifade etmiştim sanıyorum. Ama hâlâ buralardan hangi derslerin çıkarıldığı, topluma nasıl hesap verildiği, bundan sonra neler yapılması gerektiği konusunda, ilgili siyasi aktörlerden kayda değer inandırıcı bir şey duymadık.

Duymadığımız için de ne yazık ki Halep’le başlayan süreç benim için sürpriz olmadı. Dolayısıyla bir kez daha kolektif tefekkürün, tartışmanın, muhasebenin, değişimin, yenilenmenin kaçınılmaz olduğu bir noktadayız.

“Ders çıkarmak”tan kastınız ne?

Özetle, yeni bir siyaset, yeni bir siyasi anlayış, yeni ve kapsayıcı bir siyasi akıl ve tahayyülü kastediyorum. Başka bir yerde de ifade etmeye çalıştığım gibi, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen, onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün değil.

Bu anlamda, Rojava için Kürdistan kamuoyunun, diasporanın ve siyasi partilerin ortaya koyduğu tepkinin, desteğin, dayanışmanın çok önemli olduğunu, bunun bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Krizden çıkış, bu asabiyyeyi bundan sonra yapılacak her tür siyasi yenilenmenin, değişim ve dönüşümün harcına dönüştürmekten geçiyor.

Rojava için düzenlenen, “değişim ve dönüşümün harcı olmalı” dediğiniz eylemleri öncekilerden farklı kılan ne?

Daha önceki süreçleri hatırlarsak, mesela 1988 Halepçe Katliamı’ndan sonra önemli bir mobilizasyon ve dayanışma gördük. Yine 1991’de Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Kürtler bir soykırım tehlikesiyle karşı karşıyaydılar ve Güney Kürdistan’ı terk edip Kuzey’e ya da Rojhilat’a gitmek zorunda kaldılar. O zaman da önemli ve yaygın bir dayanışma vardı.

Güney Kürdistan’daki 2017 bağımsızlık referandumu sürecinde, yine 2018’de Afrin’in işgal sürecinde bu dayanışmaları gördük. 2023’te Rojhilat’ta, İran Kürdistan’ındaki “Jin, Jiyan, Azadi” isyanında da kolektif mobilizasyon ve eylemliklere tanıklık ettik.

Bütün bu kolektif tecrübe ve hareketliliklerin sonucunda bugün artık partileri ve parçaları çokça aşan, ağırlığı ve gücü her geçen gün biraz daha artan bir Kürdistan kamusal bilinci ve kamuoyu gerçeği var; herhangi bir partinin sunduğu çerçeveye sığmayan ortak hassasiyet, onur, çıkar ve kurtuluş tahayyülleri var.

Ancak, bugünü farklı kılan, Kürdistan’ın dört parçasında ve Kürtlerin bulunduğu her yerde kendini gösteren tepkilerin eşzamanlı ve adeta kendiliğinden olmasıydı. Birleşik ve geniş kapsamlılığı, niteliği ve içeriği, eşzamanlılığı ve kitleselliği açısından farklı özellikler taşıyor.

Geçmiştekilerin devamı olmasına rağmen onlardan, şimdiye kadarki kolektif tepki momentlerinden farklı bir şey söylüyor bize: Artık güçlü bir Kürdistan kamuoyu vardır, güçlü bir diaspora vardır, bu güçlü diaspora ve kamuoyu herhangi bir yerden talimat beklemeden bu tür kader tayin edici anlarda örgütleniyor, harekete geçebiliyor, siyasetin ezberini bozabiliyor, hatta onu mobilize ediyor ve etkiliyor. Bu güçlü kolektif mobilizasyon aynı zamanda şiddetli bir şekilde hissedilen kolektif bir travmanın gücünü ve derinliğini ortaya koymaktadır.

Nasıl bir “travma”dan söz ediyorsunuz?

Çatışma çözümleri literatürü bize kolonizasyon politikalarına maruz kalan milletlerin –ki Suriye’de “entegrasyon” adı altında tam da bu dayatılmakta–, kendine ait kültürel, siyasal ve askeri kurumlarıyla kendini yönetme erkine sahip olan halkların bunu kaybetme tehlikesiyle karşılaşması durumunun çok derin ve şiddetli travmaları tetiklediğini göstermektedir.

Rojava Kürtleri çok ağır bedeller ödeyerek on küsur yıldır kendini yönetmenin ve kendi kaderinin yazarı olmanın haklı gururu ve onurunu yaşadılar ve bunu sürdürmek için hiçbir fedakârlıktan geri durmadılar. Ama Kürtler, ülkelerinin bir parçasında özgürleşmeyi ve otonom bir yapı içinde varlığını sürdürmeyi beklerken bir anda bunun yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Bu, büyük ve derin bir kolektif travmayı tetikledi.

Bunu belki de en iyi şekilde “devletsizlik travması” olarak tanımlayabiliriz. Bu travmanın da iki özelliğinden söz edilebilir: deprem ve katarsis. Kolektif travma bir siyasi deprem etkisi yaratırken, bütün parti ve parçaların sınırlarını ortadan kaldıran yeni bir dizilmeyi ve yeni baştan düşünme mecburiyetini yarattı. Bunun bir de katarsisi oldu, yani bir arınma, bir gerçeği çok daha dolaysız ve keskin bir şekilde görme, kendi varlığıyla ve hakikati ile dolaysız yüzleşme durumu. Düşünün ki Suruç’tan bakarken hemen yanıbaşınızdaki Kobani’de, o lanetlenmiş sınırlarla zorla ayırdığınız bir halkın çocukları açlıktan ve soğuktan ölürken sizin vatandaşı olduğunuz “devlet” yardım elini uzatmak şöyle dursun, buna sebebiyet veren gözü dönmüş çetelere her tür desteği sunmaktan geri durmuyor.

Anaakım Türk medyası toplu bir zafer sarhoşluğu ile Kürt savaşçıları “terörist”, Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) paralı askerlerini “kahraman” olarak kutsayıp övgüler düzmekte beis görmüyor. Demek ki, Şara ve HTŞ örneğinde olduğu gibi, “dünyanın en tehlikeli teröristleri” listesinde de olsanız, başınıza milyonlarca dolar ödül de konsa, devlet aygıtını ele geçirdiğiniz andan itibaren bütün günahlarınız, bütün suçlarınız silinebilir. Böyle “büyülü” bir aygıttır devlet.

İşte Kürtler sözünü ettiğim kolektif travmaya, alanlarda atılan sloganlarda da sıkça vurgulanan yeni bir siyasal matematikle karşılık verdi: “Yek e yek e, Kurdistan yek e!” (Birdir bir, Kürdistan birdir!) Bundan sonra bunu hesaba katmayan hiçbir siyasi projenin hiçbir parçada başarıya ulaşma şansı olacağını düşünmüyorum. Bu arızi, sadece kriz anlarında varlık gösteren ve sonra geri çekilen bir olgu olmaktan ziyade, kendi kaderinin efendisi olmaya doğru yol alan bir Kürdistan kamuoyu ve sivil toplumu gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Kürt siyasi partiler arenasının şu âna kadar hiçbir partinin oluşturamadığı yeni ve sağaltıcı bir “rakip”le, yani güçlenen, bilinçlenen, soru soran, hesap soran, sorumluluk alan ve siyasete müdahale etmek isteyen Kürdistan kamuoyuyla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Artık kendi sağduyusu ve irfanıyla konuşan, düşünen, davranan bir kamuoyu var.

Sözünü ettiğim kolektif devletsizlik travması aynı zamanda yeni bir duruma geçişe, bir geçiş dönemine işaret etmekte. O da parti-devlet, parti-millet ve parti-ordu proje ve politikalarının iflas ettiği gerçeği.

Bundan kastınız ne?

Parti-devlet derken sadece tek partinin egemenliği üzerinde inşa edilen bir otorite anlamında söylüyorum. Parti-milletten kastım milleti sadece partilerin etkileyebildiği, kendilerine organik olarak bağlı olan kitlelere indirgeyen bir anlayışa vurgu yapıyorum. Parti-orduyla da parti emir-komutası altında olan ve son tahlilde parti savunmasına odaklı bir savunma anlayışını kastediyorum. Bunların artık sürdürülemez olduğuna işaret eden yeni bir döneme girdiğimizi düşünüyorum.

Biraz açar mısınız? Nasıl bir Kürtlük anlayışı geçerli artık?

Son olarak Rojava bağlamında da sarsıcı bir şekilde yaşandığı gibi, her yeni tarihsel kırılma momentinde yer yer çok sert bir milliyetçi söylem dolaşıma girse de, gelişmekte olan yeni Kürdiliğin Kürdistani ve kozmopolit özelliklerin harmanladığı yeni ve kapsayıcı bir asabiyye etrafında şekillenmekte olduğunu belirtmek yerinde olur.

“Nedir bu asabiyye?” diye sorarsanız, kanımca buna en kısa haliyle dekolonyal bir nomos ve ethos diyebiliriz. Burada nomos esas olarak self determinasyon hakkına, yani kendi geleceğinin efendisi olma karar ve kararlılığına işaret etmektedir. Ethos ise her tür inanç ve inanç özgürlüğüne saygılı bir sekülerlik, kadın özgürlüğü ve eşitliğini insan onurunun ve medeniyetin ayrılmaz bir parçası olarak gören bir toplumsallık ve insanlığın ortak mirasını teşkil eden değerlere saygılı bir dünya görüşü (weltanschauung) şeklinde tezahür ediyor.

Önümüzdeki yıllarda daha yakından ve somut olarak gözlemleme ve analiz etme imkânı bulabileceğimiz bu yeni Kürdilik için tanımlayıcı sayılabilecek özellikler arasında güçlü bir aidiyet bilincine sahip ve fakat kendi içinde çoğulcu ve farklılıkları kucaklayan, angaje, ama güdülmeyi reddeden, sorumluluk almaya hazır, ama hesap soran yönelimler dikkat çekiyor.

2022’den bugüne geçen zamana ve güncel gelişmelere bakınca Yeni-İttihatçılığın nasıl bir hesabı var sizce?

Sizinle konuştuğumuz zaman Yeni-İttihatçılığın anaakım Kürt hareketini kuzeyde böl-yönet politikalarıyla siyasi ve söylemsel olarak vesayet altına alma, dışarıda da kuşatma ve etkisizleştirme siyaseti Türkiye’de yoğun bir şekilde uygulanıyordu. Bu, Afrin’le başlayıp Serêkaniyê ve Girê Sipî ile devam etti.

Ama o zaman hâlâ SDG uluslararası anlamda ve aynı zamanda jeopolitik bir güç olarak sahnede olduğu için bütün Rojava’ya sirayet etmemişti. Ancak şimdi bu strateji daha geniş bir alana yayıldı, hatta Güney Kürdistan’ın içlerine uzandı ve onu doğrudan hedef alan bir noktaya geldi.

Hatırlarsanız, o mülâkatta “AKP rejimi, Yeni-İttihatçı Koalisyon ve ona bağlı olan güçler Kürdistan’ı dârü’l harb olarak görüyor” demiştim. Halep katliamı ve tehcirinin olduğu sırada yeni Suriye rejiminin Diyanet İşleri ve Vakıflar Bakanlığı Anfal Sûresi’ne dayalı bir yıkım fetvası yayınladı. Bu açık bir jenosid çağrısıydı. Unutmayalım, 1983 yılında Barzan bölgesinden başlayarak 1988’de Halepçe’de kimyasal gaz kullanımına dek devam eden ve 180 binden fazla Kürdün katledilmesi ile sonuçlanan sürenin ve sürecin resmi adıdır Anfal. Baasçı Saddam rejiminin Kürdistan’ı dârü’l harbe çeviren soykırım siyasetinin kodu ve gerekçesidir.

Ayrıca, Halep’te Kürtler bir soykırım tehlikesi ile karşı karşıyayken Türkiye’de hükümet yanlısı bir gazeteci (Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç) utanmazca “Furkan günlerindeyiz, herkes tercihini yapsın” diyebildi. Bu da mealen “İslâm küfre karşı savaşıyor” demek. Aslında bunu diyerek Kürtleri açık bir şekilde hedef gösteriyordu.

Keza Kürtlerin self determinasyon talep ve hakkını “İkinci bir İsrail kuruluyor” şeklinde hedef almalar da oldu –ki bu da jenosidyal niyetin bir parçası. Hamas şeflerinden Halit Meşal’den Doğu Perinçek’e, oradan bilumum ulusalcı güruha kadar Kürtlere karşı kullanılan bu söylem “Katli vaciptir” parolasından başka bir anlama gelmemektedir.

Bütün bunlar Kürdistan’ın nasıl bir dârü’l harb olarak tahayyül edilip hedef alındığının somut kanıtlarıdır. Dolayısıyla, şu an geldiğimiz noktada Yeni-İttihatçı projenin bir adım daha derinleştiğini söylemek mümkün.

“İkinci İsrail” söylemi nereden çıktı?

Yeni değil, “İkinci bir İsrail kuruluyor” söylemi Türkiye’de siyasal İslâmcılar ve ulusalcılardan önce, Suriye’de 1963’te iktidara gelen Baasçıların dolaşıma soktuğu bir argüman aslında. Kürtlerin vatandaşlıktan çıkarılması ve Arap Kemeri adı altında ırkçı bir tehcir ve yerleşim politikasına maruz bırakılmasının gerekçesi olarak kullanıldı bu argüman. Baasçıların Suriye’de iktidara geldiklerinde en çok kullandıkları söz şuydu: “Biz Cezire bölgesinde [Rojava’da] ikinci bir İsrail’in ortaya çıkmasına izin vermeyeceğiz.”

Bunun ardından yaptıkları şey, Haseke’de nüfus sayımı yapıp Kürtlerin önemli bir kısmını ya kayıtsız ya da vatansız duruma düşürmek oldu. Arap Kemeri’yle Kürdistan’ı kuşattılar. Şu an Kobani çevresinde yerleşen Arap aşiretlerin çoğu o dönemde Arap Kemeri politikası uyarınca yerleştirilenlerdir.

Bu süreçte Kürtlere dönük soykırım tehdidi daha sık dile getiriliyor. Özellikle Rojava kuşatma altındayken bu çokça yapıldı.

2021’de yayınlanan bir makalemde Cumhuriyetin erken döneminden başlayarak Koçgiri’den Dersim’e uzanan toplu katliam, yıkım ve etnik temizlikle başlayıp soykırıma doğru giden süreçleri anlatmaya çalışmıştım. O yazının son cümlesinde bu tehlikenin günümüzde de devam ettiğini belirtmiştim. Dolayısıyla, 2015’ten sonra yaşanan sürece sistematik, tarihsel ve karşılaştırmalı bir perspektifle baktığınızda böyle bir sonuca ulaşmak işten bile değil.

Geçmişte Kürdistan’a uygulanan soykırımlar genellikle belli bir bölgeyi hedef alıp o bölgeyi yok etmeyi amaçlamaktaydı; Koçgiri, Zilan, Dersim, Barzan, Halepçe ve Şengal gibi. Bugün ise Kürdistan’ın dört parçasında örgütlenmiş bir siyasal ve toplumsal gerçeklik var. Eğer siz Kürtlerin kolektif bir özne olmaktan kaynaklanan statülerini kazanmasını her araca başvurarak ortadan kaldırmayı, kendini yönetmesini engellemeyi ve ulusal haklarını yok saymayı temel bir stratejik amaç olarak önünüze koymuşsanız, içte ve dışta bütün siyasetinizi bunun üzerine inşa ediyorsanız, siz zaten Kürtlere karşı jenosidyal bir program uyguluyorsunuzdur.

Türkiye için konuşursak, Rojava’ya yapılan saldırılarda görüldüğü üzere, Kürtlere yönelen şiddete ve vahşete alkış tutan bir toplum gerçeği var. Soykırım riskini bu toplum gerçeğiyle düşününce neler söylersiniz? Türkiye toplumu büyük oranda buna eğilimli mi?

Özellikle 2015’ten bu yana, Kürt nefreti, üstelik “kardeşlik” adı altında, sistematik olarak yaygınlaştırıldı ve sıradanlaştırıldı. Bu ırkçı nefret, mevcut iktidar blokunu ayakta tutmanın ve neredeyse Türklerin millet olma halinin koşuluna dönüştürüldü. Bu çok tehlikeli bir tırmanışa işaret ediyor.

Kürtlere karşı sahnelenen bu organize kötülük sadece Türkiye’yle de sınırlı değil, başta Rojava olmak üzere, bütün Kürtleri kapsıyor. Tarihsel ve mukayeseli bir perspektiften baktığımızda, bu tür kampanyalar kitlesel şiddeti ve jenosidyal saldırıları meşrulaştırmanın araçları olarak ortaya çıkmakta, bunların altyapısını oluşturmak için bu kampanyalara başvurulmaktadır. Bu, dünyada yaşanmış bütün soykırım süreçlerinde gözlenen bir durumdur.

Bu tehlikeyi banalize etmek yerine analiz etmek, ciddiye almak ve karşısında durmak herkesin sorumluluğudur. Naçizane, bu organize ırkçılığı anlamak için son zamanlarda yeniden, tekrar ve tekrar Hegel’in Ruhun Fenomenolojisi’ne bakma ihtiyacı hissettim. Burada Hegel, efendi-hizmetkâr diyalektiği üzerinden, hizmetkârın kendi içinde var olma halinden kendisi için var olma halini, yani bir özneye dönüşmesini anlatırken, “O anda efendi ile hizmetkâr arasında bir ölüm kalım savaşı başlar” diyor. Zira, hizmetkâr artık efendinin istediği ve beklediği şekilde davranmıyordur, çünkü onun da kendine özgü bir gururu, haysiyeti, milli çıkar algısı ve bundan kaynaklanan siyasi ve kültürel talepleri var.

İşte bütün gücü, şiddeti ve imkânıyla bunun karşısında konumlanmış bir devlet aklı ve politikası mevcut; Kürtlerin kendi sembolleri, siyasal öznellikleri, sosyal ve kültürel kurumlarıyla tanınması, hak ve statü talepleri her gün milyon kere “beka meselesi” olarak kriminalize edilmekte ve medya kuruluşlarında bir nefret söylemi eşliğinde sıradanlaştırılmakta.

Kürtlerin her kaybını kendi kazanç hanesine kaydedenler, Kürt savaşçılarının başlarının barbarca koparılmasını ve kadın savaşçıların saçlarının kesilmesini sadist bir şehvetle karşılamaktalar. Kürtler üzerinde yüz yıldır süren efendi konumunun sarsılması, Kürtlerin kendileri için bir millet olma halleri ve tahayyülleri karşısında yeni bir ilişki önermek, yeni bir siyaset geliştirmek yerine, devlet buna Yeni-İttihatçı bir siyasetle karşılık veriyor: “Ben nasıl Kürtleri millet-altı kılarım, ‘Kürdüm, ama ne mutlu Türküm’ diyecek noktaya nasıl getirebilirim” diyor. Böyle bir “devlet aklı” ve pratiği var –ki bu projenin bizzat kendisi jenosidyaldir.

Erdoğan için “Yeni-İttihatçı koalisyonun başmüezzini” demiş, Bahçeli’nin TSK ve Ergenekoncularla Erdoğan arasındaki “arabulucu” rolüne dikkat çekmiştiniz. Bu iki figürün yanında, bugün özellikle Rojava’ya saldırıda öne çıkan figürler olarak Hakan Fidan ile İbrahim Kalın var. Onlara dair yorumunuz ne olur?

Bahçeli’nin rolü arabuluculukla birlikte hem mevcut rejimin sürdürülmesi açısından hem de Kürt meselesinde çok daha operasyonel ve kilit bir noktaya evrildi. Direkt siyasete yön veren aktif bir rol bu; Kürtlere ne yapmaları gerektiğini emreden, bunu yapmadıklarında maruz kalacakları mahşeri şiddeti dile getiren, Kürtlere hangi milli kimliğe sahip olmaları gerektiğini telkin eden, kimin arkasından gidip gitmemeleri gerektiğini buyuran, hatta Kürtlere “kurucu önder” tayin eden operasyonel bir rol. Bahçeli bu haliyle rejimin hem gardiyanı hem de kayyumudur.

En son 2024 yerel seçimlerinden sonra, mevcut iktidar blokunun artık normal yollarla seçilemeyeceği ortaya çıkınca, Bahçeli’nin konumu daha da güçlendi. Zira, elini çekmesi halinde rejim tamamen etkisiz hale gelebilir. O yüzden hem rejimi koruma ve kollama hem de siyasetin operasyonel boyutunu uygulama anlamında Bahçeli’nin rolü arabuluculuktan öte daha stratejik konuma yükseldi. Erdoğan ise “başmüezzinlik” rolünü artırarak devam ediyor. Ancak görünen o ki hem uluslararası düzlemde hem de operasyonel düzeyde sahada siyaseti şekillendiren iki önemli figür daha çok öne çıkıyor: Hakan Fidan ve İbrahim Kalın.

Hakan Fidan ve İbrahim Kalın bu gücü nereden alıyorlar? Sizce bu iki isim aynı frekansta mı, ayrı odaklar mı?

Hakan Fidan ve İbrahim Kalın ikilisi gücünü elbette Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, Bahçeli’nin gardiyanlığını yaptığı mevcut rejimden alıyor. Bunlar rejime bir yandan fikri esneklik, diplomatik manevra kabiliyeti, istihbari derinlik kazandırırken, diğer yandan operasyonel, taktiksel ve stratejik bir boyut katıyorlar. Aynı frekansta olmak zorunda olan iki rakip olarak da görülebilirler. Ama unutmamak gerekir ki, böyle rejimlerde herkes aynı zamanda herkesin rakibidir.

Son söz?

Alman tarihçi ve sosyal düşünür Reinhart Koselleck tarihsel aktörlerin ve bir bütün olarak toplumların kendi hakikatlerini daha iyi anlamak için geçmişin tecrübe mekânı (erfahrungsraum) ile geleceği şekillendiren beklenti ufkununun (erwartungshorizont) birlikte ele alınması gerektiğini söylüyor.

Rojava süreci, Kürtlerin tarihsel tecrübe mekânını teşkil eden kolektif hafızası ile gelecek beklenti ve tahayyüllerinin yeniden okunacağı, eleştirileceği, değerlendirileceği, yazılacağı ve kurulacağı yeni bir tarihsel momente işaret etmektedir.

Rojava’da yaşananlar nedeniyle Kürtler en az yüz yıldır sürdürdükleri ve uğruna onulmaz bedeller ödedikleri self-determinasyon davasında önemli bir kırılma yaşasalar da, siyasal, toplumsal, kültürel ve diplomatik düzeylerde güçlenerek yollarına devam edecekler. Burada tayin edici mesele, Kürt siyasi ve toplumsal aktörlerinin yükselen Kürdistan kamuoyunun yeni asabiyyesi ve talepleri doğrultusunda esaslı, inandırıcı ve köklü bir yenilenmeye gidip gitmeyecekleridir. Bunun en başta gelen koşulu ve samimiyet testi ise kuşkusuz parti-devlet, parti-millet ve parti-ordu siyasetini terk ederek siyasette, diplomaside ve savunmada ortak mekanizmaların hayata geçirilmesidir.

Böyle bir zihniyet ve siyaset değişikliği aynı zamanda Ankara’nın Yeni-İttihatçı yıkım siyasetinin önüne geçilmesi ve değiştirilmesinin de en etkili yoludur. Ve hiçbir şey Türkiye’de demokrasi ve toplumsal barışa bundan daha büyük katkı sağlamayacaktır.

İlginizi Çekebilir

Nêçîrvan Barzanî û Emmanuel Macron li ser Rewşa Herêmê bi Telefonê Axivîn
WSJ: Trump, İran rejimini devirmek isteyen silahlı grupları desteklemeye hazır

Öne Çıkanlar