* ABD ve İsrail istihbaratının, İran’da rejim değişikliği koşullarının olgunlaştığı yönündeki değerlendirmelerinin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. ABD ve İsrail’in hesapları sahada karşılık bulmadı.
*Rejimin ideolojik tabanı, Devrim Muhafızları, rejim yanlısı güvenlik bürokrasisi ve dinî kurumların oluşturduğu yapı; yalnızca askeri operasyonlarla çözülebilecek bir yapı değildir. Karmaşık bir sistemdir.
*Gelinen aşamada savaşın odak noktasının rejim değişikliğinden, enerji güvenliği ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolüne doğru kaydığını gösteriyor. ABD’nin bu bölgelerde kontrol sağlaması, petrol akışını güvence altına alırsa savaşın seyrini önemli ölçüde değiştirebilir ve çatışmanın daha uzun vadeye yayılmasına zemin hazırlayabilir.
*Türkiye’nin ABD ile yapılacak bir anlaşma çerçevesinde savaşa dâhil olma ihtimaline ise İsrail’in karşı çıkması muhtemeldir. Çünkü İsrail, bölgede İran’ın etkisi zayıflarken Türkiye’nin nüfuzunun hızla arttığının farkındadır.
*Eğer İran, Batı liderliğindeki sisteme entegre edilirse, bunun Türkiye üzerindeki etkisi son derece dönüştürücü olabilir. Türkiye’nin uzun süredir sahip olduğu “Batı’nın birincil bölgesel muhatabı” rolünü zayıflatabilir. Aynı şekilde Türkiye’nin enerji koridoru ve geçiş merkezi olarak stratejik konumu da bu süreçten olumsuz etkilenebilir.
*Türkiye Rojava’da yaşandığı gibi, Rojhilat Kürtlerinin statü kazanmasını engellemek adına müdahale etmeye çalışacaktır. Nitekim Türkiye, şimdiden hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde bu senaryonun önünü kesmeye yönelik girişimlere başlamış durumdadır.
KBY Başkanı Neçirvan Barzani’nin konutunun hedef alınması İran’a yönelik olası bir kara harekâtında Güney Kürdistan’ın başlıca cephe olarak görülmesi yatmaktadır. ABD ve İsrail’in Kürtlerle ilgili planlarının gerçek olup olmamasından bağımsız olarak, Tahran’ın bu ihtimali gerçek bir senaryo olarak değerlendirdiğini ve buna karşılık vermeye yöneldiğini düşünüyorum.
*ABD’nin İran politikasındaki son değişiklikler, uluslararası desteğin ne kadar hızlı yön değiştirebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle Kürtlerin dış desteğe karşı her zaman temkinli olmaları hayati önemdedir. En önemlisi ise şudur: Kürtler, kendi içlerinde yaşadıkları bölünmüşlüğün sömürgeci devletlerin ve bölgesel rakiplerin çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde birbirleriyle dayanışma içinde olmalıdır. Bu birlik, hem diplomatik hem siyasi hem askeri hem de toplumsal anlamda Kürtlerin elini güçlendiren en büyük stratejik avantajdır.
Araştırmacı- Yazar Çetin Çeko, Nûpel’den Günay Aslan’ın sorularını yanıtladı.
Çeko ile yapılan röportajın tamamı şöyle:
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in saldırısıyla başlayan İran savaşının üzerinden bir ay geçti. Bir aydır konu dünya gündeminin zirvesinde ve yoğun biçimde tartışılıyor. Kimilerine göre savaş ABD-İsrail ikilisinin planladığı gibi gidiyor ve onların zaferiyle sonuçlanacağa benziyor. Fakat kimleri de tersini iddia ediyor; İran’ın direndiğini ve özellikle de Amerika’nın Vietnam benzeri bir bataklığa sürüklendiğini ileri sürüyor. Bu bir aylık süreyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaşın, Washington ve Kudüs’te planlandığı şekilde ilerlediği kanaatinde değilim. ABD ve İsrail, savaşın gerekçesini İran’da bir rejim değişikliği olarak ilan ettiler. Bu hedef doğrultusunda halkı sokaklara çıkmaya ve rejime ait kurumları ele geçirmeye çağırdılar. Aralarında Doğu Kürdistanlı grupların da bulunduğu İran muhalefeti de benzer çağrılar yaptı. Ancak savaşın başladığı ilk günden itibaren bu çağrılar halk kitleleri tarafından karşılık bulmadı; ya yerine getirilmedi ya da getirilemedi.
ABD ve İsrail, savaşın başlangıcında üst düzey İranlı yöneticilerin ortadan kaldırılması ve başta Devrim Muhafızları olmak üzere Besiç ve benzeri güvenlik güçlerine ağır darbeler indirilmesiyle, halkın sokaklara döküleceğini; devlet kurumlarının ele geçirileceğini ve ordu içinde çözülmeler yaşanarak rejimin devrileceğini öngörüyordu. Ancak özellikle Mossad başta olmak üzere ABD ve İsrail istihbaratının, İran’da rejim değişikliği koşullarının olgunlaştığı yönündeki değerlendirmelerinin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Bu durum İsrail içinde de ciddi tartışmalara yol açtı. Netanyahu’nun son açıklamaları da bunu teyit eder nitelikte: hava saldırılarının İran’ın balistik füze ve nükleer kapasitesini zayıflatabileceğini, ancak köklü siyasi değişimler için yeterli olmadığını açıkça ifade etti. Kısacası, ABD ve İsrail’in hesapları sahada karşılık bulmadı.
Bana göre bunun iki temel nedeni var. Birincisi, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıdan önce İran muhalefetiyle açık, kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir iş birliği geliştirmemiş olmasıdır. Tarihsel deneyimler, rejim değişikliğinin yalnızca askeri müdahaleyle değil, uzun soluklu siyasi hazırlık ve örgütlenmeyle mümkün olduğunu gösterir. 2003’te Saddam Hüseyin rejimi devrilmeden önce ABD’nin, başta Kürtler olmak üzere Iraklı Şii ve Sünni muhaliflerle yaklaşık iki yıl süren yoğun bir temas yürüttüğü biliniyor. Bu süreçte muhalefet hem siyasi hem askeri hem de diplomatik olarak desteklenmiş, savaş sonrası düzen üzerine kapsamlı hazırlıklar yapılmıştı. İran örneğinde ise bu ölçekte örgütlü ve bütüncül bir muhalefet altyapısının hazırlandığına dair somut bir veri yok.
İkinci neden ise İran rejiminin toplumsal ve kurumsal dayanaklarının hafife alınmasıdır. Rejimin ideolojik tabanı, Devrim Muhafızları, rejim yanlısı güvenlik bürokrasisi ve dinî kurumların oluşturduğu yapı; yalnızca askeri operasyonlarla çözülebilecek bir yapı değildir. İran devleti, klasik anlamda lider odaklı bir otoriter rejimden ziyade; ideolojik, askerî ve ekonomik damarları iç içe geçmiş, sınırlı da olsa toplumsal tabanı bulunan karmaşık bir sistemdir. Irak’ta Saddam Hüseyin, Libya’da Kaddafi veya Suriye’de Esad örneklerinden farklı olarak İran’da daha kolektif bir yönetim yapısı söz konusudur. Bu nedenle sistem içindeki bir figür ortadan kaldırıldığında, yerinin hızla doldurulabilmesi mümkündür.
Mevcut aşamayı ABD ve İsrail açısından “Vietnam benzeri bir bataklık” olarak nitelendirmek için henüz erken olduğu kanaatindeyim. Zira sahada henüz ABD ve İsrail’e ait kara birlikleri bulunmuyor. Trump’ın ilerleyen süreçte sınırlı bir başarıyı “zafer” olarak ilan ederek geri çekilmesi ve yükün büyük ölçüde İsrail’e bırakılması da olası bir senaryodur.
Savaş sürüyor ancak bir yandan müzakere, pazarlık, diyalog adına ne dersek diyelim; Amerika ile İran arasında dolaylı ya da doğrudan bir diplomatik bir temas da yaşanıyor; Savaşın anlaşma ile sonuçlanması; tarafların çatışmalar bölgeye yayılmadan önce bir noktada uzlaşması olasılığı var mı?
Uluslararası ilişkiler literatürüne göre, savaş sırasında başlayan müzakereler genellikle tarafların kendilerini “karşılıklı zarar veren bir çıkmaz” içinde gördükleri aşamada ortaya çıkar. İsrail açısından bu durum henüz net değil; ancak ABD ve İran bakımından böyle bir çıkmazın işaretleri görülüyor. ABD’nin İran ile Pakistan, Mısır ve Türkiye üzerinden dolaylı temaslar yürüttüğü anlaşılıyor. Trump, öne sürdükleri 15 maddelik şartların önemli bir kısmının İran tarafından kabul edildiğini iddia etti; ancak hangi maddelerin kabul edildiğine dair somut bir açıklama yapmadı. Ayrıca müzakere sürecine alan açmak adına İran’a tanınan süreyi uzattığını ve bu süreçte enerji altyapısının hedef alınmayacağını ifade etti. Buna karşın sahadaki gelişmeler bu beyanlarla tam olarak örtüşmüyor; enerji hedefleri de saldırıların kapsamına dahil edilmiş durumda. Bu da savaşın odak noktasının rejim değişikliğinden, enerji güvenliği ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolüne doğru kaydığını gösteriyor.
Müzakere süreci ABD açısından taktiksel bir araç da olabilir. Nitekim Cenevre’de yürütülen görüşmeler devam ederken ABD ve İsrail’in savaşı başlatmış olması, diplomasinin eş zamanlı olarak askeri hazırlıkların parçası olarak kullanıldığını düşündürüyor. Mevcut temasların da İran’ı oyalamaya yönelik bir işlev görmesi ihtimal dahilindedir. Tahran’ın bu olasılığı dikkate aldığı açıktır. Eğer nihai hedef doğrudan rejim değişikliği değilse, süreç bir noktada müzakereyle sonuçlanacaktır. Uluslararası piyasalardan ve ABD iç kamuoyundan gelen baskılar, savaşın tamamen sona ermesinden ziyade; petrol akışını güvence altına alan, piyasaları rahatlatan bir ateşkes modelini öne çıkarabilir. Ancak bu durum, ABD ve İsrail açısından İran dosyasının kapandığı anlamına gelmez.
Savaş sürüyor ve diplomatik çözüm arayışları da hız kazanmış görünüyor ancak diğer yandan da Amerika’nın askeri sevkiyatı da devam ediyor. Gündemde kara harekatı da var. İranlı yetkililer de Amerika’nın kara harekatına hazırlandığından söz ediyor. Bazı İran adalarının işgal edileceğinden, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçireceğinden söz ediliyor. Trump da Hürmüz Boğazı yerine Trump Boğazı demeye başladığına göre; bu olasılık yüksek diyebilir miyiz; bu gerçekleşirse şayet bunun bölge jeopolitiğine ve küresel dengelere etkileri nasıl olur?
Olası bir kara harekâtı ihtimal dışı değildir. İran da bu senaryoyu dikkate alarak, Hizbullah sonrasında Kızıldeniz’de Husiler üzerinden yeni cepheler açma stratejisini devreye sokmuştur. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 30’unun geçtiği kritik bir hat olup; Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin ihracatı için hayati önemdedir.
Hürmüz’deki Hark Adası, İran’ın önemli ihracat noktalarından biridir. Askeri analizler, ABD’nin bu tür stratejik noktaları ele geçirme kapasitesine sahip olduğunu; ancak bu bölgeleri uzun süre elde tutmanın ciddi riskler barındırdığını ortaya koyuyor. Ebu Musa ile Büyük ve Küçük Tunb adaları gibi diğer noktaların kontrolü ise görece daha az riskli görülmektedir. Ancak bu tür hamlelere Körfez ülkelerinin nasıl tepki vereceği belirsizliğini koruyor. ABD’nin bu bölgelerde kontrol sağlaması, petrol akışını güvence altına alırsa savaşın seyrini önemli ölçüde değiştirebilir ve çatışmanın daha uzun vadeye yayılmasına zemin hazırlayabilir.
Bir diğer hedefin ise İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ele geçirilmesi olduğu ifade ediliyor. Bu doğrultuda ABD özel kuvvetlerinin bölgeye sevk edildiğine dair bilgiler mevcut.
Üçüncü bir senaryo ise, ABD ve İsrail’in hava desteğiyle sınırlı sayıda özel birlik ve Doğu Kürdistanlı silahlı grupların sahaya sürülmesidir. Bu tür bir hamle, rejim değişikliği hedefinin dolaylı bir araçla gerçekleştirilmesi olarak okunabilir. Bu üç senaryonun her biri, bölgesel jeopolitiği derinden etkileme potansiyeline sahiptir.
Savaşın bir süre daha devam edeceği gözleniyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Paris’teki G-7 ülkeleri dışişleri bakanları toplantısında savaşın 6 hafta kadar daha süreceğini söyledi. Ayrıca İran karşıtı cephenin genişleyeceği, Körfez ülkelerinin de savaşa aktif olarak katılacakları haberleri geliyor. Bunu savaşın gidişatından çok bölgenin yeniden yapılanması; yeni dengelerin inşası açısından; özellikle de İsrail-Arap ilişkilerinin geleceği açısından nasıl okumak gerekiyor?
Rubio’nun “6 hafta” vurgusunu, Washington’un savaşı ucu açık olmayan, sınırlı ve kontrol edilebilir bir operasyon olarak sunma çabasının bir parçası ve G-7 ülkelerini yatıştırmaya yönelik diplomatik bir mesaj olarak değerlendiriyorum. G-7 zirvesinin temel amaçlarından biri de ABD’nin bu savaş için uluslararası destek arayışıydı; ancak bu destek istenen düzeyde sağlanamadı. Savaş beşinci haftasına girmiş durumda ve ABD ile İsrail açısından bakıldığında, İran’a idari kadro, ekonomik yapılar ve askeri kapasite açısından ciddi zararlar verilmiş olsa da açıklanan nihai hedeflere henüz ulaşılamadı. Rejim değişikliği gerçekleşmediği gibi, zenginleştirilmiş uranyumun kontrol altına alınması hedefi de hâlâ yerine getirilmiş değil.
Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi, özellikle İsrail-Arap ilişkilerinin geleceği açısından giderek “İbrahim Anlaşmaları” çerçevesine dayanıyor. Bu anlaşmalar, Tahran’a yönelik ortak güvenlik kaygıları üzerinden bölgesel normalleşmeyi hedefliyor. Bölgede tarihsel olarak “güvenlik ikilemi” hâkimdir: Bir devletin kendini savunmak için attığı adımlar, diğer devletler tarafından saldırganlık olarak algılanabilir ve bu durum silahlanma yarışlarına, hızla değişen ittifaklara yol açabilir.
Körfez ülkeleri uzun süre Washington, Tahran ve Kudüs arasında hassas bir denge kurmaya çalıştı. Ancak İran’ın bu savaşta Körfez ülkelerini de hedef alması, bu dengeyi İsrail lehine değiştirebilir. Aynı zamanda bu savaş, ABD’nin Körfez ülkelerini İran tehdidine karşı koruma kapasitesini de test ediyor. Eğer Körfez ülkeleri ABD’nin korumasını yetersiz görürse, Çin ve Rusya başta olmak üzere yeni küresel aktörleri güvenlik portföylerine eklemeye yönelebilirler. Bu gelişme, ABD’nin bölgedeki stratejik konumunu ciddi biçimde zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.
Görünen o ki bölgede İran etkisi kırılıyor; Şii eksen kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor. İran sadece bölgede değil, küresel sistem açısından da etkisini yitirecek ve şöyle ya da böyle ABD’nin başını çektiği Batı sistemine entegre edilecek; Suriye’den sonra İran’ın da Batı sistemine geçmesi, batının bölgedeki ‘sorunlu partneri’ Türkiye açısından nasıl bir sonuç üretir? Ayrıca bu Kürtleri, Kürdistan meselesini nasıl etkiler?
Eğer İran, Batı liderliğindeki sisteme entegre edilirse, bunun Türkiye üzerindeki etkisi son derece dönüştürücü olabilir. Tarihsel olarak Türkiye ve İran, kimi dönemlerde rekabet etseler de ortak çıkarlar doğrultusunda birlikte hareket etme kapasitesine sahip iki bölgesel güçtür. Bu bağlamda her iki ülke de Ortadoğu’da Arap olmayan başlıca aktörler olarak öne çıkar. Ancak İran’ın Batı sistemine dâhil olması, Türkiye’nin uzun süredir sahip olduğu “Batı’nın birincil bölgesel muhatabı” rolünü zayıflatabilir. Aynı şekilde Türkiye’nin enerji koridoru ve geçiş merkezi olarak stratejik konumu da bu süreçten olumsuz etkilenebilir.
Kürt meselesine gelirsek; İran’ın Batı sistemine uyum sürecinde Rojhilat Kürtlerinin federasyon ya da daha geniş bir özerklik talep etmesi güçlü bir ihtimaldir. Kürtlerle yakın ilişkiler kurma eğilimindeki Batılı aktörler ise bu fırsatı Kürtlerin lehine değerlendirmek isteyebilirler. Bu durum, güç dengelerini Kürtlerin lehine değiştirebilir ve Kürtlerin etkisini daha da artırabilir.
Irak ve Suriye’de (belirsizliklere rağmen) kazanılan statülerin ardından, İran’da da Kürtlerin statü elde etmesi, Kürtlerin “üçüncü esaret zincirinin” de kırılması anlamına gelebilir. Böyle bir tablo, Ankara’nın kendi Kürt meselesine yönelik mevcut yaklaşımını yeniden sorgulamasını zorunlu kılabilir. Bu nedenle şuan için Türkiye’nin Kürt sorununu çözecek asıl itici güç, ne Ankara’nın iradesi ne de yalnızca Kuzey Kürtlerinin mücadelesidir diye düşünüyorum. Çözümü belirleyecek asıl dinamik, Kürtlerin üç parçada elde ettiği ulusal ve demokratik hakların oluşturduğu emsal ve basınç, bana daha baskın geliyor.
Ankara, bu muhtemel gelişmeyi öngördüğü için, tıpkı son olarak Rojava’da yaşandığı gibi, Rojhilat Kürtlerinin statü kazanmasını engellemek adına müdahale etmeye çalışacaktır. Nitekim Türkiye, şimdiden hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde bu senaryonun önünü kesmeye yönelik girişimlere başlamış durumdadır.
Savaşın başlamasıyla birlikte İran ve ona bağlı milislerin Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıları da arttı. Geçen hafta bir füze saldırısında 6 peşmerge hayatını kaybetti, önceki gün de Bölgesel Yönetimin Başkanı Neçirvan Barzani’nin konutu saldırıya uğradı. Mesud Barzani de ofisinin 5 kez saldırıya uğradığını, halk galeyana gelmemesi için bunları duyurmadıklarını açıkladı. İran, Devrim Muhafızları ve Haşdi Şabi üzerinden gerçekleştirdiği bu saldırılarıyla ne yapmak istiyor. Erbil’e ve bölgedeki Kürtlere ne mesaj vermek istiyor?
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının başlamasının ardından Donald Trump, KDP lideri Mesud Barzani, YNK Başkanı Bafel Talabani ve İran KDP Başkanı Mustafa Hijri ile telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Bu görüşmelerin hemen ardından ABD merkezli medya organlarında, CIA’nın bazı Kürt gruplarını silahlandırma ihtimalini değerlendirdiğine ve Washington’un İran karşıtı bir Kürt askeri hareketliliğini teşvik edebileceğine dair haberler yayımlandı.
İsrail’de yayın yapan Kanal 12, 28 Mart Cumartesi günü ABD ve İsrail’in İran’la süren savaşta Kürtlerin rolünü ele alan kapsamlı bir haber programı yayımladı. Programda, savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail’in, Doğu Kürdistanlı silahlı güçlerin Güney Kürdistan üzerinden sınırı geçerek İran’daki rejime karşı bir isyan dalgası başlatmasını planladığı belirtildi.
Haberde, savaşın ilk günlerinde on binlerce silahlı Kürt savaşçının ABD ve İsrail’in “yoğun” hava desteği altında İran sınırını geçmesinin öngörüldüğü aktarıldı. Aynı habere göre ABD ve İsrail orduları, Kürt güçlerine koridor açmak amacıyla İran’ın kuzeybatısındaki güvenlik birimleri, rejim yetkilileri, askeri üsler, füze sistemleri, polis karakolları ve Besic noktalarına ağır saldırılar düzenledi. Bu ortak saldırıların, rejimin önceki haftalarda binlerce muhalifi öldürmesi nedeniyle İran muhalefeti içindeki “korku bariyerini kırmayı” hedeflediği ifade edildi.
Programda ayrıca, İsrail’in istihbarat teşkilatı Mossad’ın bu plan üzerinde yıllardır çalıştığı, Mossad ve CIA’in uzun süredir Kürt gruplarını silahlandırdığına dair yabancı raporlara atıfta bulunulduğu belirtildi. Mossad Başkanı David Barnea’nın planı Başbakan Benjamin Netanyahu’ya sunduğu ve savaş öncesinde Washington’da bu konuda temaslarda bulunduğu bilgisi de aktarıldı.
Kanal 12’nin haberine göre, İsrail Savunma Kuvvetleri Askeri İstihbaratı ise planın başarı ihtimalini düşük görüyordu; bazı üst düzey yetkililer planı “hayali” ve “ciddi açıklarla dolu” olarak tanımladı. Buna rağmen hem İsrail’de hem de ABD’de “Kürtlerin kendi üzerlerine düşeni yapacağına” dair güçlü bir güven olduğu vurgulandı.
Mossad’ın bu planının medyaya sızması, 4 Mart’ta bazı medya organlarının Doğu Kürdistanlı silahlı grupların İran’a karşı bir kara harekâtı başlattığı iddiasını yayımlaması, bölge devletlerinin —özellikle Türkiye’nin— yoğun diplomatik baskısı ve Kürtleri ikna edecek net bir ABD–İsrail planının ortaya konulamaması, Washington’un bu girişimden geri adım atmasına yol açtığı belirtiliyor. Nitekim Trump, “Kürtlerin sınırı geçmesini ve ölmesini istemiyorum. Ayrıca bu, savaşı daha da karmaşık hale getirir.” açıklamasını yaptı.
Tüm bu gelişmeler, Güney Kürdistan’ı hedef haline getirdi ve İran’ın İsrail’den sonra en yoğun saldırı gerçekleştirdiği ikinci bölge konumuna taşıdı. Çünkü PJAK hariç Doğu Kürdistanlı beş Kürt partisinin tamamı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kontrol ettiği alanlarda bulunuyordu. KBY Başkanı Neçirvan Barzani’nin konutunun hedef alınması ve doğrulanmasa da Mesud Barzani’nin ofisine yönelik saldırı iddialarının arka planında, İran’a yönelik olası bir kara harekâtında Güney Kürdistan’ın başlıca cephe olarak görülmesi yatmaktadır. ABD ve İsrail’in Kürtlerle ilgili planlarının gerçek olup olmamasından bağımsız olarak, Tahran’ın bu ihtimali gerçek bir senaryo olarak değerlendirdiğini ve buna karşılık vermeye yöneldiğini düşünüyorum.
Özelde Güney yönetimi ve genelde Kürtler bu saldırılar karşısında nasıl bir tavır almalı. Kürtler bir bütün olarak bu süreçte ne yapmalı?
Güney Kürtleri, bölgeyi ve İran’ı Trump’tan çok daha iyi bildikleri için Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) bu savaşta tarafsız bir tutum benimsediklerini açıkladı. Trump’ın İran’da neyi hedeflediğine dair, rejim değişikliği mi yoksa yalnızca kadro değişikliği mi istediği konusunda net bir strateji ortaya koyamamasını en doğru okuyan aktörlerden biri de Güney Kürtleri oldu. KBY yetkilileri, bu belirsizliği uluslararası medyada açıkça dile getirdiler. Ayrıca Irak ve Suriye’de yaşanan tecrübeler Kürtlere, kapsamlı bir kara harekâtı olmadan İran’da rejim değişikliğinin mümkün olmayacağını göstermiş durumdadır.
Mahabad ve Cezayir deneyimlerini bir kenara bıraksak bile, Kerkük ve Rojava örnekleri Kürtleri temkinli davranmaya zorlamaktadır. Çünkü uluslararası güçler tarafından terk edildiklerinde karşılarında son derece kindar bir rejim bulacaklarını iyi biliyorlar. Nitekim Neçirvan Barzani’nin konutuna yönelik saldırının İran tarafından dahi kınanması, Güney Kürtlerinin ince diplomatik dengeyi koruma becerisinin somut bir göstergesi niteliğindedir.
Kürtler bu süreçte ne yapmalıdır sorunuza gelince; ABD’nin İran politikasındaki son değişiklikler, uluslararası desteğin ne kadar hızlı yön değiştirebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle Kürtlerin dış desteğe karşı her zaman temkinli olmaları hayati önemdedir. En önemlisi ise şudur: Kürtler, kendi içlerinde yaşadıkları bölünmüşlüğün sömürgeci devletlerin ve bölgesel rakiplerin çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde birbirleriyle dayanışma içinde olmalıdır. Bu birlik, hem diplomatik hem siyasi hem askeri hem de toplumsal anlamda Kürtlerin elini güçlendiren en büyük stratejik avantajdır.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen hafta yaptığı konuşmada, ‘’ Sınırlarımızın hemen ötesinde yükselen alevlere karşı sessiz kalmamız, bekleyip görmemiz beklenemez. Vakti geldiğinde her türlü stratejik hamleyi tereddüt etmeden yaparız.’ ifadelerini kullandı. Türkiye’nin Amerika ile anlaşma dahilinde savaşa müdahil olma ihtimalini görüyor musun? Türkiye Kürtleri bahane ederek, Rojhilat veya Başur’a askeri bir işgal girişiminde bulunabilir mi? Bunun ne tür sonuçları olur.
Türkiye, Kürtlerin yaşadığı üç parçada gelişen ulusal-demokratik hareketi kendi kontrolü altında tutamayınca doğrudan müdahaleye yönelmiştir. Çünkü Ankara, Kürdistan’ın dört parçasını bölgedeki dört devletle birlikte “ortak güvenlik alanı” olarak görmekte ve bu çerçevede hareket etmektedir. Bu nedenle PKK ile mücadeleyi gerekçe göstererek Güney Kürdistan Bölgesi’ne ve Rojava’ya askeri operasyonlar düzenlemiş, bazı bölgelerde fiilî bir işgal durumu yaratmıştır. Aynı yaklaşımın, uygun koşullar oluşması hâlinde Rojhilat Kürdistanı için de gündeme gelebileceği ihtimal dahilindedir.
Öte yandan Tahran ve Ankara, tarihsel olarak Kürt hareketlerini bastırmak için güvenlik alanında iş birliği yapmış olsalar da, Rojhilat’a yönelik tam ölçekli bir Türk askeri müdahalesi iki ülkeyi doğrudan çatışma riskiyle karşı karşıya getirebilir. İran’da muhtemel bir rejim değişikliği sonrasında Kürtlerin statü elde etmesi durumunda Ankara’nın siyasi ve askerî baskı araçlarını devreye sokarak tehditlerde bulunması beklenebilir. Ancak böyle bir süreç ABD ve İsrail gibi rejim değişikliğinin mimarları tarafından yürütülüyorsa, Türkiye’nin bu tür bir müdahalesine izin verilmeyeceğini düşünüyorum.
Türkiye’nin ABD ile yapılacak bir anlaşma çerçevesinde savaşa dâhil olma ihtimaline ise İsrail’in karşı çıkması muhtemeldir. Çünkü İsrail, bölgede İran’ın etkisi zayıflarken Türkiye’nin nüfuzunun hızla arttığının farkındadır. Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında gelişen ittifaka karşılık olarak İsrail’in Hindistan, Yunanistan ve Kıbrıs’la kurduğu ittifakın temel amacı da bu güç dengelerini dengelemek ve Türkiye’nin bölgesel etkinliğini sınırlamaktır.
Çetin Çeko
2026-03-31












