Bir savaş gerçekten neyi değiştirir? Eğer değişmeyen şey insanın korkuyla yönetilmesiyse, savaş yalnızca sınırları değil, içeride büyüyen sessizliği de derinleştirir. İran’da rejim değişmezse, asıl mücadele dışarıda değil içeride sertleşecektir.
Savaşlar çoğu zaman cephede kazanılır ya da kaybedilir. Ama asıl sonuçları cephe gerisinde ortaya çıkar. Bugün İran’da bir ihtimalden değil, bütün şiddetiyle süren bir savaştan söz ediyoruz. Otuz günü aşan bu yoğun çatışma hali, yalnızca bölgesel dengeleri değil, içeride kurulacak yeni düzeni de belirliyor. Çünkü tarih gösteriyor: Rejimler savaşta yıkılmazsa, içeride daha sert hale gelir. Savaş, yalnızca sınırların ötesinde yaşanmaz. Asıl etkisi haritalarda değil, insanların iç dünyasında belirir.
Bombalar uzak şehirleri vururken, sarsılan şey bir toplumun kendi içinde kurduğu dengedir. Çünkü her savaş, yalnızca dış düşmanla değil, içeride kimin “bizden” sayılacağıyla ilgilidir. Savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. Ama asıl soru şu: İçeride ne oluyor? Eğer İran’da mevcut düzen değişmezse —ki 2025 Aralık’ında başlayan ve 2026 başında binlerce cana mal olan protesto dalgasının gösterdiği gibi— ilk sonuç zafer ya da yenilgi olmayacak. İlk sonuç, sessizlik olacak. Sessizlik, her zaman kendiliğinden oluşmaz. Çoğu zaman üretilir. Devlet, dışarıda verdiği mücadelenin karşılığını içeride arar. Bu arayış çoğu zaman adaletle değil, kontrolle ilgilidir.
Ve kontrol, en hızlı korkuyla sağlanır. Korku bir yöntemdir. Ve çoğu zaman en etkili yönetim aracıdır. Zaten kırılgan olan denge, savaşın ardından yeniden kurulmaz; sertleştirilir. Sokak artık yalnızca bir ifade alanı değil, potansiyel bir tehdit olarak görülür. İnsanlar düşüncelerinden değil, ihtimallerinden yargılanmaya başlar. Çünkü bazı rejimler için suç, henüz işlenmemiş olandır. Bu atmosferde muhalefet yalnızca bastırılmaz; yeniden tanımlanır. Artık bir fikir değil, bir güvenlik meselesidir. Bir cümle, bir yürüyüş, hatta bir suskunluk bile aynı çerçeveye yerleştirilir: “iç tehdit.” Bir insan konuştuğu için değil, konuşabileceği için cezalandırılır. Ama bu tablo herkes için aynı değildir. Rojhilat gibi coğrafyalar için savaş, yalnızca bir kriz değil, bir çarpan etkisidir.
Çünkü bu bölgeler uzun süredir devletin zihninde bir “sorun alanı” olarak yer alır. Bazı coğrafyalar savaşta daha fazla görünür. Ve bu görünürlük, çoğu zaman daha fazla baskı getirir. Ocak 2026’da olduğu gibi, protestoların en sert bastırıldığı yerler yine buralar olur. Askeri güç sokaklara iner, grev çağrıları “yabancı ajanlık” ithamlarıyla bastırılır. Gençler ve kadınlar yalnızca yaptıklarıyla değil, yapabilecekleriyle damgalanır. Kimlik, bir anda suça dönüşebilir. Kolbardan öğrenciye kadar herkes, potansiyel bir tehdit olarak kodlanır. Çünkü devlet, yalnızca olanla değil, olabilecek olanla da mücadele eder. Bu, hukukun değil, korkunun mantığıdır.
Bugün sahadan gelen sınırlı bilgiler bile, bu mekanizmanın nasıl işlediğini gösteriyor. İran’da bazı muhalifler, özellikle daha önce protestolara katılmış olanlar, “casusluk” ya da “devlete karşı savaş” gibi ağır suçlamalarla hızlandırılmış yargı süreçlerine çıkarılıyor. Bu süreçler çoğu zaman şeffaf değil; savunma hakkı sınırlı, kararlar hızlı ve cezalar ağır. Herkes aynı akıbeti yaşamıyor, ama bazı davalar özellikle sert sonuçlandırılıyor. Çünkü amaç yalnızca cezalandırmak değil, örnek oluşturmaktır. Birkaç kişinin hızla ve ağır biçimde cezalandırılması, binlerce insanın sessiz kalmasını sağlar. Korku böyle kurulur: herkese dokunarak değil, dokunabileceğini hissettirerek. Sınır bölgeleri bu mantığın en yoğun hissedildiği yerlerdir. Çünkü sınır yalnızca bir çizgi değildir; bir kuşku hattıdır.
Sınırda yaşayanlar her zaman iki kez sorgulanır. Bir kez kim oldukları için, bir kez nerede yaşadıkları için. Tam da bu noktada dış aktörler devreye girer. Amerika Birleşik Devletleri için bu tablo çoğu zaman bir hak meselesi değil, bir denge meselesidir. Büyük güçler duygularla değil, çıkarlarla hareket eder. Destek verilir, temas kurulur; ama bu ilişki ilkesel değil, stratejiktir. Ve strateji, ihtiyaç bittiğinde geri çekilmeyi de içerir. Hiçbir güç, sonsuza kadar yanında kalmaz. İsrail açısından mesele daha keskindir. Güvenlik varoluşsal bir çerçevede ele alındığında, her çatlak potansiyel bir fırsata dönüşür. Birinin fırsatı, başkasının felaketi olabilir.
Türkiye ise bu denkleme başka bir yerden bakar. Onun için mesele, sınırın ötesinde neyin büyüdüğüdür. Bazı talepler bir yerde hak, başka bir yerde tehdit olarak görülür. Ve bu okuma, çoğu zaman politikadan çok refleks üretir — özellikle PJAK gibi yapıların görünür olduğu dönemlerde. Böylece aynı coğrafya, üç farklı aklın kesişim noktasına dönüşür. Ama bu üç aklın ortasında kalanlar, çoğu zaman en az konuşanlar değil, en az dinlenenlerdir. Savaşın en görünmeyen yüzü tam da budur. İnsanlar yalnızca bir rejimin baskısıyla değil, aynı zamanda büyük güçlerin hesaplarıyla da sıkışır. Bir halk aynı anda hem tehdit, hem de araç olarak görülüyorsa, orada adalet yoktur. Ve sonunda geriye şu kalır: Savaş biter. Haritalar değişir ya da aynı kalır. Liderler gider, yenileri gelir.
Ama içeride büyüyen o sessizlik kolay kolay dağılmaz. Korku, bir kez yerleşti mi kolay kolay çıkmaz. Yine de tarih şunu gösterir: Sessizlik sonsuz değildir. Hiçbir baskı, sonsuza kadar sürmez. Ama her baskı, bir iz bırakır. Asıl soru şudur: Bir savaş gerçekten neyi değiştirir? Eğer değişmeyen şey insanın korkuyla yönetilmesiyse, savaş yalnızca sınırları değil, sessizliği büyütür. Ama eğer o sessizliğin altında hâlâ biriken bir öfke ve umut varsa, o zaman en büyük değişimler, en karanlık zamanlarda başlar.












