H. Salih Durmuş: Kürdistan özgürleşmeden Türkiye demokratikleşemez

Yazarlar

Kürdistan’ın özgürleşmesini erteleyen ya da sınırlandıran hiçbir yaklaşım, Türkiye’nin demokratikleşmesine zemin sunamaz. Çünkü bu iki mesele birbirine bağlıdır. Kürtlerin özgürleşmediği bir düzende Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir…

*

Türkiye’de Kürt meselesine dair yürütülen tartışmaların merkezinde aslında tek bir soru durmaktadır, Kürdistan özgürleşmeden Türkiye demokratikleşebilir mi?

Son dönemde Türk devleti tarafından hızla dolaşıma sokulan “normalleşme”, “çözüm”, “yeni dönem”, “bütünleşme” ve “İslam ümmeti kardeşliği” söylemleri, ilk bakışta bir siyasal açılım izlenimi yaratmaktadır. Ancak bu dilin ortaya çıkış biçimi, tekrar yoğunluğu ve kavramsal kuruluşu birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu olanın yalnızca bir çözüm arayışı olmadığı; aynı zamanda anlamın, sınırın ve meşruiyetin yeniden tanımlandığı planlı bir sürece işaret ettiği görülmektedir.

Bugün dikkat edilmesi gereken temel nokta, neyin söylendiğinden çok, söylenenlerin hangi semantik alan içinde kurulduğudur. Çünkü siyasal süreçler yalnızca kararlar ve açıklamalar üzerinden değil, kavramlar üzerinden de şekillenir. Kavramlar yalnızca olanı tarif etmez; neyin mümkün, neyin makul ve neyin kabul edilebilir olduğunu da belirler. Bu nedenle bugün kurulan dil, basit bir söylem değil, sınırları belirleyen bilinçli bir semantik inşadır.

Bu semantik alan içinde kavramlar işlev değiştirir. “Normalleşme” olağanüstü olanı görünmez kılar, “gerçekçilik” beklentiyi aşağı çeker, “bütünleşme” eşitlik talebini sistem içinde eritir, “fırsat” tarihsel hakları geçici kazanım gibi sunar. Böylece açık bir inkar dili kurulmadan, inkarın işlevi sürdürülür. Gerçeklik ortadan kaldırılmaz, fakat algısı dönüştürülür. Bu, doğrudan reddetmeyen ama eşiği fark edilmeden aşağı çeken bir yöntemdir. Sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti devleti, politik sihirbazlık olarak tanımlayabileceğimiz bu yöntemi yalnızca “kendi Kürtleri” için değil, dört parça Kürdistan’ın tamamı için planlı ve süreklilik arz eden bir ajanda ile uygulamaktadır.

Bugün yeniden Mehmet Uçum üzerinden ifade edilen devlet aklı da tam olarak bu zeminde konuşmaktadır. Kullanılan dil değişmiş olabilir; ancak özde değişen hiçbir şey yoktur. Kürtlerin temsil, eşitlik ve statü taleplerini hâlâ sınırlandırılması gereken başlıklar olarak gören bir yaklaşım, çözüm üretmez; yalnızca kendi sınırlarını yeniden kurar. Bu nedenle bugün ortaya konulan çerçeve yeni değil, güncellenmiş bir sürekliliktir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış sahadaki pratikleri, bu söylemin sınırlarını açık biçimde göstermektedir. Rojava’ya yönelik askeri müdahale ihtimalinin sürekli gündemde tutulması, Şengal ve Maxmur’a dönük baskı ve provokasyonlar ile Rojhilat’a karşı yürütülen faaliyetler, Kürtlerin kazanımlarını hedef alan politikanın değişmediğini ortaya koymaktadır. Dışarıda bu politika devam ederken içeride “çözüm” ve “normalleşme” dili kuruluyorsa, burada sorgulanması gereken şey bu söylemin kendisidir. Çünkü değişen şey politika değil, yalnızca onun sunuluş biçimidir.

Bu tablo karşısında içeride yürütülen tartışmaların ne kadar anlam taşıdığı da ayrıca sorgulanmalıdır. Çünkü tutuklamalar, kayyum uygulamaları, verilen sözlerin hayata geçirilmemesi ve sürekli değişen takvimler, dışarıdaki politikanın içeride de farklı bir biçimde sürdüğünü göstermektedir.

İşte tam bu noktada sürecin merkezine dair yapılan son açıklamalar, yeni bir tartışmayı daha görünür kılmaktadır. “Öcalan’la kurulan hukukun adının konulması” gerektiğine dair vurgular, sürecin gerçek merkezinin artık açık biçimde kabul edildiğini göstermektedir. Ancak burada belirleyici olan, böyle bir hukuki tanımın varlığı değil, içeriğidir.

Çünkü adı konulan her statü, eşitlik üretmez. Tecrit ve izolasyon koşulları fiilen sürerken, iletişim sınırlı ve denetimli biçimde yürütülürken ve siyasal alan dar tutulurken oluşturulacak bir “hukuk”, gerçek bir müzakere zemini değil; sınırları önceden çizilmiş bir çerçeve olarak kalır. Bu çerçevenin kalıcı ve objektif bir çözüm üretmesi mümkün değildir.

Bu nedenle İmralı meselesinde belirleyici olan, tecrit ve izolasyon koşullarıdır. Bu koşullar kırılmadan ve sürece toplumsal-siyasal çoğul katılım sağlanmadan, ortaya çıkacak hiçbir düzenlemenin tarihsel meşruiyet üretmesi mümkün değildir. Kapalı bir zeminde kurulan ilişki, müzakere değil; yönlendirmedir.

Bu noktada son dönemde öne çıkan örgütlenme ve yeniden yapılanma tartışmalarının da daha geniş bir çerçevede ele alınması gerekmektedir. Toplum temelli arayışlar ve yeni örgütlenme biçimleri kuşkusuz önemlidir. Ancak bu tartışmaların Kürt meselesinin tarihsel ve siyasal derinliğini daraltan, Kürt potansiyelini ideolojik dar kalıplar içinde yeniden tanımlayan bir hattın içine sıkışmaması hayati bir öneme sahiptir. Kürtlerin son yarım yüzyılda oluşturduğu birikim, yalnızca belirli bir ideolojik ya da örgütsel form içinde tanımlanamayacak kadar geniş, çok katmanlı ve uluslararası bir gerçekliğe kavuşmuştur.

Bu nedenle bugün esas olan, yeni kavramlar üretmekten çok, mevcut toplumsal ve siyasal potansiyelin bütünlüğünü koruyacak bir perspektifi güçlendirmektir. Kürt dinamiği farklı alanlarda ürettiği güç, uluslararası görünürlük ve tarihsel hafızasıyla birlikte ele alınmadığı sürece, en iyi niyetli tartışmalar dahi farkında olunmadan bu potansiyelin daralmasına yol açabilir. Bu dönemde belirleyici olan, hangi kavramın öne çıktığından çok, hangi düzlemde güç üretildiğidir.

Bu potansiyelin farklı siyasal hatlar tarafından yönlendirilmesi ya da kendi sınırları içine çekilmesi yönünde girişimler her zaman olacaktır. Ancak belirleyici olan, bu dinamiğin dar rekabet alanlarına sıkışmadan, Kürtlerin tarihsel çıkarlarını koruyan ortak bir güç olarak varlığını sürdürebilmesidir.

Bu tartışmaların merkezine yerleştirilmesi gereken temel gerçeklik ise tarihsel bağdır. Bundan yarım yüzyıl önce, Kürtlerle birlikte mücadele eden ve Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin kuruluşunda yer alan Türk devrimciler, Türkiye’nin özgürleşmesinin yolunun Kürdistan’ın özgürleşmesinden geçtiğini açık bir biçimde ortaya koymuşlardı. Bu yalnızca teorik bir tespit değil; bedeli ödenmiş tarihsel bir iradedir. Türkiye’de gerçek bir demokrasi, Kürtlerin özgürlüğünden bağımsız kurulamaz.

Bu nedenle bugün kurulan tüm çözüm söylemleri bu eşik üzerinden sınanmalıdır. Kürdistan’ın özgürleşmesini erteleyen ya da sınırlandıran hiçbir yaklaşım, Türkiye’nin demokratikleşmesine zemin sunamaz. Çünkü bu iki mesele birbirinden ayrı değil, birbirine bağlıdır. Kürtlerin özgürleşmediği bir düzende Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir.

Elbette ki bu sürecin yalnızca analiz edilmesi ve teşhir edilmesi tek başına yeterli değildir. Ancak her tarihsel momentte olduğu gibi, bugün de farklı aktörlerin farklı sorumlulukları vardır. Kimi doğrudan pratik ve örgütsel hatlar üzerinden ilerlerken, düşünsel ve siyasal analiz alanında yürütülen çalışmaların görevi; kurulan çerçeveyi görünür kılmak, sınırları teşhir etmek ve eşiği korumaktır.

Bu nedenle bugün yapılması gereken, yalnızca tepki üretmek değil; kurulan semantik alanın nasıl işlediğini açığa çıkarmak, gerçek ile sunulan arasındaki farkı netleştirmek ve tarihsel ölçünün aşağı çekilmesine karşı uyarıcı bir rol üstlenmektir. Çünkü mücadele yalnızca sahada değil, anlam düzleminde de verilir.

Sonuç olarak bugün yürütülen tartışmanın özü, bir çözümün varlığı değil; çözüm diye sunulan şeyin hangi eşik üzerine kurulduğudur. Eşitlik eşiğini karşılamayan hiçbir çerçeve, adı ne olursa olsun, tarihsel bir çözüm üretmez.

Çünkü mesele bir sürecin başlaması değil, o sürecin hangi hakikate yaslandığıdır. Ve Kürdistan’ın özgürlüğünü dışlayan hiçbir hakikat, eşitlik üretmez; eşitlik üretmeyen hiçbir zemin de tarihsel bir çözüm olamaz.

 

/Bu yazı ANF’den alınmıştır./

İlginizi Çekebilir

Trump: Tam ve kapsamlı bir zafer kazandık
İstanbul İsrail Konsolosluğu önündeki çatışma ile ilgili video çekip gülenler hakkında soruşturma

Öne Çıkanlar