Toplum ne zaman çürür? Bir şeylerin açıkça yıkıldığı anlarda değil; herkesin görüp de görmezden geldiği zamanlarda. Çürüme bir anda gerçekleşmez. Yavaş ilerler, sessiz yayılır ve en tehlikelisi, zamanla normalleşir. İnsan önce rahatsız olur, sonra alışır, en sonunda da savunur. İşte o noktada çürüme derinleşir.
Bugün okullarda yaşanan şiddet olaylarını yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklamak, gerçeği küçültmektir. Çünkü bu öfke boşlukta doğmaz. Bir yerden beslenir, bir yerden öğrenilir, bir yerden meşruiyet kazanır. Bir toplumda adalet duygusu zedelenmişse, çürüme başlamıştır. Hukuk herkes için eşit işlemiyorsa, kurallar kişiye göre değişiyorsa, hak arayanlar değil güç sahibi olanlar kazanıyorsa, orada artık görünmeyen bir kırılma vardır.
Çocuklar adaleti kitaplardan değil, hayattan öğrenir. Eğer gördükleri şey güçlü olanın her durumda kazandığıysa ve yanlış yapanın bedel ödemediğine defalarca tanık oluyorlarsa, onlar için “doğru” ile “güçlü” arasındaki fark silinir. Eğitim sistemi, bu kırılmanın en görünür alanlarından biridir. Okul yalnızca bilgi aktaran bir kurum değildir; aynı zamanda değer üreten bir yapıdır.
Ancak bu yapı liyakatten uzaklaştığında eğitim yön göstermez, yön kaybettirir. Liyakatsizlik yalnızca bir yönetim sorunu değildir; aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Hak edenin değil uygun görülenin yükseldiği bir düzende gençler çalışmayı değil, uyum sağlamayı öğrenir. Bu ise düşünmeyi değil, itaat etmeyi büyütür. Ve itaat eden değil, sıkışan bireyler biriktikçe toplum kendi içinde görünmeyen bir gerilim üretir. Bu gerilim en çok dilde ortaya çıkar. Siyasetin dili, medyanın dili, gündelik hayatın dili…
Eğer bu dil sürekli sertleşiyorsa, hakaret ve tehdit sıradanlaşıyorsa, yönetenler dahi sorunları diyalogla değil güç gösterisiyle çözüyorsa, toplumun en kırılgan kesimi bu dili aynen devralır. Çünkü insanlar en çok gördüklerini tekrar eder. Bu yüzden şiddet yalnızca bireysel bir sapma değildir; aynı zamanda toplumsal bir yansımadır.
Ekranlarda sürekli yeniden üretilen mafyatik dil, sorunları konuşarak değil bastırarak çözme alışkanlığı ve gücü haklılığın önüne koyan görünmez kültür tek başına çürümenin nedeni değildir. Ancak birlikte, çürümeyi hızlandıran bir iklim yaratırlar. Ve o iklimde büyüyen bir çocuk kendini ifade edecek başka bir yol bulamazsa, elindeki tek dili kullanır: şiddeti. İşte o an yalnızca bir birey değil, bir toplum konuşur.
Ama çürüme bir kader değildir. Bir toplum hukuku yeniden eşit kılabildiği, eğitimi liyakat temelinde yeniden kurabildiği ve dilini yeniden saygı ve ölçüyle inşa edebildiği anda bu süreci tersine çevirebilir. Çünkü çürüme nasıl sessiz ilerliyorsa, iyileşme de aynı şekilde başlar.
Sessizce ama kararlılıkla. Ve belki de en başta şu soruyla: Biz çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz?












