Diana Russell tarafından femicide kavramı, kadınların yalnızca kadın oldukları için erkekler tarafından öldürülmesi olarak tanımlanır. Kadın cinayetleri, münferit suçlar toplamı değil; güç, tahakküm ve kontrol mekanizmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan sistematik bir olgudur. Erkek egemen düzen, bu üç eksen aracılığıyla kadınlar üzerinde hâkimiyet kurar; bu hâkimiyet sarsıldıkça şiddet artar ve kadınlar katledilir.
Toplumsal cinsiyet rolleri; eğitim, medya, hukuk ve sosyal çevre aracılığıyla her gün yeniden üretilir ve öğretilir. Kadın cinayetlerinin toplumsal düzeyde meşrulaştırılması, kültürel ve yapısal normlar üzerinden gerçekleşir. Bunun en belirgin örneklerinden biri töre cinayetleridir. Bu anlayışta “namus”, kadının bedeni üzerinden tanımlanır ve sözde aile onurunun zedelendiği düşünülen durumlarda kadınlar, çoğu zaman aile içindeki erkekler tarafından ortak kararlarla öldürülür. Böyle bir sistemde kadınların yaşamı sürekli denetim altındadır; nasıl giyinecekleri, nerede ve ne zaman bulunacakları, nasıl yaşayacakları belirlenir.
Kapitalizmin yarattığı ekonomik krizler, beraberinde kültürel ve toplumsal yıkımı da getirir. Erkek egemen düzen, şiddet yoluyla her gün yeniden üretilir. Ancak son dönemde art arda gelen kadın cinayeti haberleri, bu düzenin çatlamaya başladığını göstermektedir.
Türkiye günlerdir Gülistan Doku’nun cinayeti ile sarsılıyor.
Gülistan Doku dosyasında yaşanan gelişmeler de bu çatlağın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. İddialara göre “Şubat” kod adlı itirafçının ifadeleriyle dosya yeniden açılmış; valilikten emniyete, hastane yönetiminden olayla bağlantılı kişilere kadar toplam 15 kişi tutuklandı. Türkiye’deki siyasi dengeleri bilenler bu süreci bir hesaplaşma olarak yorumlasa da, kamuoyunun temel beklentisi adaletin sağlanması. Bozuk terazinin bile bazen doğruyu göstermesi umulmaktadır.
Cinayetin itiraf edilmesi ve tutuklamalara rağmen Gülistan Doku hâlâ bulunamadı. Altı yıldır kayıp olan Gülistan’ın mezarı nerede? Annesinin Dersim’in dağını, taşını, suyunu saran ağıtları hepimizin kulağında.
Gülistan’ın başını öne eğmiş çaresiz yürüyen son görüntüsü toplumsal hafızamıza kapanmaz bir yara olarak kazındı. Gülistan’ı suyun içinde arayan ekipler başka kadınların cansız bedenlerine ulaşmıştı. Bu kadın katliamları ve intiharlarının ne kadar derin, yaygın ve politik olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Ayrıca Gülistan’ın en yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz’ın şaibeli ölümü, bu sürecin daha geniş bir yapı içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Şüpheli kadın ölümlerinin yeterince araştırılmadan “intihar” denilerek kapatılması ise adalet duygusunu yok ediyor.
Kadınlar, yaşam haklarını ellerinden alanlara ve bu sistemi koruyanlara karşı mücadele etmeye devam ediyor. Adalet talebi yalnızca Gülistan için değil, katledilen tüm kadınlar için yükseliyor. Çünkü adalet, bir gün herkes için gerekli olacak.
Gülistan bulunana kadar “Nerede?” diye sormaya devam edeceğiz.









