Serhat Bucak: Günümüz Kürt gazeteciliğinin ana rahmi Yeni Ülke’dir

GündemMedya

🔴Serhat Bucak, 1990’lı yıllarda Yeni Ülke etrafında şekillenen Özgür Basın geleneğinin, baskılar, sansür ve gazeteci katliamlarına rağmen halkın desteğiyle büyüdüğüne dikkat çekti ve “Günümüz Kürt gazeteciliğinin ana rahmi Yeni Ülke’dir” dedi.

Serhat Bucak, ”Yeni Ülke gazetesi benim imtiyaz sahipliğimde ve Günay Aslan’ın genel yayın yönetmenliğinde 20 Ekim 1990’da haftalık olarak çıkmaya başladı.” bilgisini verdi.

Tanınmış Kürt avukat ve Kürtlerin seçkin dava adamı Serhat Bucak, Kürt basınının tarihsel gelişimini değerlendirerek özellikle 90’lı yıllarda Yeni Ülke gazetesinin imtiyaz sahibi olarak bu sürecin merkezinde yer aldığını belirtti. Bucak, ağır baskılar, sansür ve gazeteci cinayetlerine rağmen Kürt basınının halkın desteğiyle ayakta kaldığını ve büyüdüğünü ifade etti.

ANF’nin sorularını yanıtlayan Bucak’a göre, büyük bedellerle şekillenen ve günümüzdeki medya yapısının temelini oluşturan bir mücadele süreciydi.

ANF’nin Serhat Bucak ile yaptığı röportajın tamamı şöyle:

KÜRDİSTAN GAZETESİ İLE BAŞLAYAN TARİHSEL SÜREÇ

Bugün Kürt gazeteleri, Kürt basını bu düzeyde ise kuşkusuz buna en çok emek verenlerden birisiniz, canlı bir tarihsiniz. Önce, Kürt gazeteciliğinin tarihinden başlayalım mı?

Kürdistan dergisi ve Kürdistan gazetesi 22 Nisan 1898 Perşembe günü Mısır’da El Hilal Matbaası’nda basılarak yayın hayatına girdi. Gazetenin sahibi Miktat Bedirxan’dı. Beş sayısında kendisi gazeteyi çıkardı. Daha sonta hastalığı nedeniyle gazetenin sorumluluğunu kardeşi Abdurrahman Bedirxan’a devretti.

Kürdistan gazetesinin ilk sayısında Miktat Bedirxan’ın bir yazısı var. Bu yazıda, şunu diyor: ‘Kürtler maalesef okuma yazmayı iyi bilmiyor. Kürtlerin içinde okuma ve yazma bilmeyen çoktur. Hem Kürtlerin içinde okuma yazmayı teşvik etmek hem dünyada gelişen olayları hem de Kürt tarihi ve Kürt edebiyatıyla ilgili geçmişi Kürtlerin düşünmesini istiyorum. Kürtleri bu konuda ikaz etmek istiyorum.’ Yani ‘uyarmak istiyorum’ diyor. Tabiri o: ‘İkaz etmek istiyorum’ diyor.

Evet, Kürdistan gazetesi beş sayı Mısır’da çıkıyor. Ondan sonra Abdurrahman Bedirxan’ın yönetiminde gazete Cenevre’ye naklediliyor. Cenevre’de çıkmaya başlıyor ve 21. sayısına kadar Cenevre’de çıkıyor. Ondan sonra tekrar Kahire’ye dönüyor. 27. sayıdan itibaren de İngiltere’ye gidiyor. İngiltere’de, Londra’da çıkıyor. Londra’dan sonra da efendime söyleyeyim, başka bir şehre gidiyor ve o şehirde 31. sayısında yayın hayatına son veriyor.

CUMHURİYET ÖNCESİ VE SONRASI: KESİNTİLER VE YENİDEN DOĞUŞ ÇABALARI

Tabii, o arada Kürdistan gazetesinin çıkışıyla birlikte Abdülhamit, Kürdistan gazetesinin Osmanlı İmparatorluğu’nun, özellikle İstanbul’un sınırları içerisine girmemesi için elinden gelen her türlü gayreti sarf ediyor. İlginçtir, “Hürriyet, adalet, eşitlik” sloganıyla Kürtlerin de sempatisini alıp iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi, iktidara geldikten sonra Abdülhamit dönemini aratır bir biçimde Kürdistan gazetesinin üzerine yöneliyor. Çünkü Kürdistan gazetesinde özellikle Botan beylerinin tarihini anlatıyorlar, Mem û Zîn’i anlatıyorlar. Büyük Kürt şairi Süleymaniyeli Hacı Qadri’nin şiirlerini yayınlıyorlar. Ve tabii özellikle İttihat ve Terakki, bu gazetenin yayınlarının Osmanlı İmparatorluğu’na girmesine engel oluyor. Gazetenin dili Kürtçe ve Osmanlıca olarak çıkıyor. Beşinci sayıdan itibaren Kürtçe ağırlıklı, Osmanlıca ise Abdülhamit’e yönelik yazılar için kullanılıyor. Bir de Fransızca birkaç makale yayınlanıyor. Evet, Kürdistan gazetesi hakkında bunları söyleyebilirim.

Tabii Kürdistan gazetesinden sonra 1912’de İstanbul’da kurulan Hêvî Derneği var. Bu Hêvî Öğrenci Derneği’dir. Kurucuları arasında Cemil Paşalar’dan var, Bedirxaniler’den var, Müküslü Hamza var, Halil Hayali zaten Hêvî Derneği’nin kuruluşuna öncülük eden kişidir. Bunlar, Müküslü Hamza’nın denetiminde ‘Roja Kurd’ diye bir dergi çıkarıyorlar. Roja Kurd’un yine İttihat Terakki tarafından kapatılması üzerine Kürt dergisi çıkıyor. O arada Birinci Dünya Savaşı dönemi başlıyor.

1908’de Kürt Teavün ve Terakki gazetesi çıkıyor. 1918’de bu sefer İstanbul’da Jin dergisi çıkıyor. Jin dergisi Kürt Teali Cemiyeti’nin yayın organı. Yine bu derginin başında Müküslü Hamza’yı görüyoruz. Müküslü Hamza’nın özellikle bu Kürt gazetelerinin çıkarılmasında büyük emeği var. Onu burada sevgiyle, rahmetle anıyorum.

Daha sonra Diyarbakır’da 1909’da Peyman diye bir gazete çıkıyor. Peyman’da, çok ilginçtir, daha sonra İttihat ve Terakki’nin ideoloğu olan Ziya Gökalp’ın yazıları yer alıyor ve kendisi de yöneticilerinden biridir.

Evet, Cumhuriyet dönemine geliyoruz. Tabii Jin dergisi İstanbul’da 1918’de çıkıyor. Jin dergisinde yazanlar özellikle Babanzade Abdurrahman Salim, Lahuti Xan, Müşvik Süleyman. Bunlar Rojhilat’tan yazanlar. Bakur Kürdistan’dan yazanlar Fikri Necdet, Hamzayê Miksi, Kürdizade Sabit, Süleymanê Boti, Halil Hayali ve Zaxoyi yazıyor. Türkçe yazanlar Ahmet Mehdi, Aziz Yemlüki, Cizreli Mirza, Diyarbakırlı Tevfik Hamdi Bey, Emin Feyzi, Encüm Yemülki, Hakkari Abdurrahim Efendi, Abdurrahim Rahmi Efendi. Abdurrahim Rahmi Efendi, Musa Amca’nın (Anter) kayınbabası. İhsan Nuri’nin, Kemal Feyzi’nin yazıları da çıkıyor. Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin çıkardığı dergide de özellikle Mele Said-i Kürdi’nin yazıları çıkıyor.

Kürt Teavün ve Terakki dergisinin ve gazetesinin yöneticiliği ile sahipliğini de Hacı Tevfik Suleymanî yapıyor. Piremert, büyük Kürt şairi, hukukçusu ve yöneticisi, idarecisi Piremert yapıyor.

Şimdi geleceğiz Cumhuriyet dönemine. Cumhuriyet döneminde, biliyorsunuz 1925-38 süresi içerisinde, yani o arada Kürdistan’da herhangi bir gazete çıkmıyor. En son 1919’da Kürdistan gazetesi çıkıyor. Ondan sonra Kuzey Kürdistan’da gazeteler kesintiye uğruyor. Çünkü çok büyük bir baskı var. Tabii Ağrı hareketi sırasında Ağrı ismiyle, “Agri” ismiyle bir gazete çıkarıyorlar o zaman İhsan Nuri Paşa ve yönetimindekiler. Ama bunlar kısa ömürlü, yani iki sayı, üç sayı çıkıyor ve uzun soluklu olmuyor.

Şimdi özellikle 1948’lere geldiğimizde iki partili dönem başlıyor, 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla. 1948 yılında İstanbul’da Apê Musa’nın öncülüğünde, Şehmus Elmas ismiyle Dicle Kaynağı çıkıyor. Dicle Kaynağı’nda yazanlar: Avukat Baki Tekin, Apê Musa, mesela çok ilginçtir, Malatya bağımsız milletvekiliyken yapılan bir suikast sonucu yaşamını yitiren Hamit Fendoğlu da Dicle Kaynağı’nda yazıyor. İlginçtir, çok ilginçtir. Ve bu gazetede Mustafa Remzi Bucak’ın “İki Cemaat” diye bir yazısı çıkıyor, o yazıda Türkiye’de Kürt ve Türk cemaatinin olduğunu söylüyor. Tabii o yazılar elimizde olmadığı için içeriğini tam anlatamıyoruz.

Yine Apê Musa’nın Şark mecmuası çıkıyor 1950’de, Dicle Kaynağı’ndan sonra. Ve onun arkasından İstanbul’da yine Şarkın Sesi isimli bir gazete çıkıyor. Bu gazetede yazanlar, Yaşar Alhas, CHP 1957 Urfa milletvekili, Hilmi Çelakıl, Nazım Ören, Cevdet Altın, Sübhi Menteş, eczacı Ahmet Ekrem Uğurlu ve Behzat Direkçi.

Geliyoruz 1958’e, yavaş yavaş belli bir noktaya geliyoruz. 1958’de Apê Musa Diyarbakır’a gidiyor ve Diyarbakır’da Yusuf Azizoğlu’nun ecza deposunda mümessil olarak, yani ilaç tanıtımı yapıyor. Ve bu vesileyle Kürdistan’da gezmeye başlıyor. O arada İleri Yurt isminde bir gazete çıkıyor, Abdurrahman Efem Dolak tarafından çıkarılıyor. Apê Musa gidiyor Abdurrahman Efem Dolak’a ve diyor ki: ‘Senin bu gazeten sadece ilan alıyor, gel birlikte bir şey yapalım.’

Abdurrahman Efem Dolak’ı ikna ediyor. Diyor ki: ‘Sen sadece ilan arıyorsun, bu gazeteyi de biz yapalım. Sen bu gazetenin yönetimini bize ver, sen yine sahibi ol; biz de bu Yeni Yurt Gazetesi’ni kendimiz çıkaralım.’

Evet. Canip Amca, rahmetli Canip Yıldırım, gazetenin yazı işleri müdürü oluyor. Ve İleri Yurt’ta Apê Musa’nın “Ama Ne İleri Yurt” diye bir köşesi var; fıkra yazıyor. Tabii İleri Yurt o dönemde, 1958’de epeyce ilgi görüyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bine yakın abone yapıyor. Herkes İleri Yurt’un çıkışını bekliyor. Ve İleri Yurt özellikle devletin dikkatini çekiyor. Apê Musa’nın fıkralarının içerisinde Kürtçe bölümler var. Mesela bir fıkrası vardı; camiye gidiyor birisi. Apê Musa yazıyor: ‘Sen utanmıyor musun dilenmeye?’ diye soruyor. Adam diyor ki ,’Bizim kimsemiz yok, mecburum dilenmeye.’ Ondan sonra Apê Musa bunu eleştiriyor.

İleri Yurt Gazetesi’nin 1958’de çıktığı dönemde Irak’ta 14 Temmuz 1958’de krallık rejimi yıkıldı. Abdülkerim Kasım cuntası başa geçti. O arada Mela Mustafa Barzani’nin Irak’a dönüşü var. Onun da etkisi var. Özellikle İstanbul’da ve Ankara’da Kürt öğrenciler arasında bir hareketlilik oluyor. Kürt öğrenciler İleri Yurt Gazetesi’ne abone oluyorlar. İleri Yurt sadece Diyarbakır’da değil, İstanbul’daa ve Ankara’ya da yayılıyor.

Apê Musa orada “Kımıl” diye bir fıkra yazmıştı. O fıkrada şunu söylüyordu: Siverek’te bir köyde, o sene kımıl geliyor. Kımıl buğdaya zarar veriyor. Çerçi köye gidiyor, bir kızcağız elinde bir tas buğdayla gidiyor ve alışveriş yapmak istiyor. Çerçi bakıyor ki buğday hasarlı. Diyor ki: ‘Ben seninle alışveriş yapamam, buğdayın hasarlı.’ Orada o Siverekli Kürt kızı bir şarkı söylüyor: “Bi Çiya ketim lo” diye bir şarkı. Apê Musa bunu Kürtçe, Latin harflerle yazmıştı. Altında da diyordu ki: ‘Üzülme bacım, üzülme. Seni bu ızdıraptan kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.’

Tabii Apê Musa’nın her gün bir ayağı savcılıkta, bir ayağı dışarıdaydı. Böyle bir yaşamı vardı. Kımıl fıkrası üzerine Apê Musa tutuklandı. Orada ilk defa Kürdistan barolarına kayıtlı 35 avukat Apê Musa’nın vekaletini aldı, yani toplu bir savunma yapıldı. Onların sözcüsü de rahmetli Faik Bucak’tı. Apê Musa ilk celsede tahliye oldu.

Tabii bu anlattığım Kımıl olayı, 1959’da oluyor. 1959 yılının 15 Temmuz’unda Kerkük’te bazı olaylar oldu. Türkmenler devrimin birinci yıl kutlamalarına katılmak istemediler. Bunun üzerine Komünist Parti’ye mensup militanlar Türkmenlerin mahallesine girdiler. Aralarında bir çatışma oldu ve ölümler yaşandı. 25-30 Türkmen asıllı vatandaş hayatını kaybetti.

Bunun üzerine emekli albay ve ordudayken kendisine ‘Gobbels’ denilen, yani Hitlerin yardımcısı Gobbels ismiyle kendisine hitap edilen CHP Niğde milletvekili Asım Eren bir önerge verdi. Dedi ki: ‘Türkmenler Kerkük’te katledildi. Siz buna karşı mukabele-i bilmisil düşünmüyor musunuz?’ Bunun üzerine 102 öğrenci 14 Nisan’da bir telgraf çekti. Bu telgraf Akşam Gazetesi’nin manşetine çıktı, diğer gazetelerde de yayımlandı.

Ve 49’lar davasının esas temeli bu protestoydu. Aynı zamanda Apê Musa’nın İleri Yurt Gazetesi’nde yazdığı yazılardı. Bunun üzerine İleri Yurt Gazetesi’nin sahibi de dahil olmak üzere Apê Musa ve 50 kadar Kürt aydın gözaltına alındı; içlerinde öğrenciler, doktorlar, müteahhitler, tüccarlar ve iş insanları vardı. 49 kişi, Harbiye zindanlarında yaklaşık 4 ay kaldı. Daha sonra bir yemekhaneyi koğuşa çevirerek orada kaldılar.

1960 SONRASI KISA SÜRELI YAYINLAR VE SÜREKLILIK SORUNU

Bu süreçten sonra Kuzey Kürdistan’da gazete çıkarmak kesintiye uğradı. Basın susturuldu. Ardından 1960 darbesi oldu. Sonrasında Kürtler arasında bazı örgütlenmeler başladı. Ama süreç hep kesintili ilerledi. 90’lara kadar bu kesintili süreç devam etti.

Şimdi tekrar devam edeyim. 49’lar tahliye edildikten sonra, 1962 yılında rahmetli büyük Kürt yurtseveri ve devrimcisi Edip Karahan yönetiminde İstanbul’da Dicle Fırat diye bir gazete çıkarıldı. Bu dergi 1963 yılı 21 Mayıs’ına kadar devam etti. Nisan ayında Deng dergisi çıktı. Derginin sahibi Yaşar Kaya ve Ergun Koyuncu’ydu. Apê Musa ile Medet Serhat vardı. Medet Abê, gazetenin genel yayın yönetmeniydi. Apê Musa da yazılar yazıyordu. Bu gazete Kürtçe ve Türkçe olarak yayınlanıyordu.

Bunun arkasında Doğan Kılıç yönetiminde Roja Newe gazetesi çıktı. Roja Newe Kürtçe, Türkçe ve Zazaca olarak çıkıyordu. Reya Rast gazetesinin hazırlıkları yapılmaya başlandı. O da Ziya Şerefhanoğlu ve Sait Elçi’nin öncülüğünde çıkacaktı. Fakat 21 Mayıs’ta Talat Aydemir’in darbe teşebbüsünden sonra sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilan edilince hemen bu gazeteler kapatıldı ve yöneticileri Kürt devleti kurmak isnadıyla tutuklandı. Onların arasında Apê Musa, Ziya Şerefhanoğlu, Sait Elçi vardı; Güney Kürdistanlı Cemal Alemdar ve Gazi Dizayi vardı.

Ondan sonra Kürdistan’da özellikle öğrenci dernekleri gazeteler çıkarmaya başladı. Örneğin Ankara’da, Siverekliler Yüksek Tahsil derneği bir gece düzenliyor ve Keko diye bir mecmua çıkarıyor, ama ondan sonra herhangi bir şey gelmiyor. Kom, Elazığ’da Çıra, daha sonra Yeni Akış gazetesi. Yani bir süreklilik yok.

1980–90 ARASI: KESINTILI YAYINLAR VE BASKI ORTAMI

1960-80 arası uzun süreli bir yayın yok mu?

Hayır yok. Hiç uzun süreli bir yayın olmadı. Özellikle 3-4 ay sürdü.

1971 muhtırası sonrası 1974’te Kürdistan’daki örgütlü yapılara bağlı gazeteler ve dergiler çıkmaya başladı. Bunların arasında Özgürlük Yolu, Rizgari, Xebat, Roja Welat, Tirêj, Kawa ve Ala Rizgari isimli gazete ile dergiler çıktı.

Peki, 1980-90 arası öyle ses getiren bir gazete veya dergi yok mu?

Yok. Mehmet Bayrak yönetiminde Özgür Gelecek var, 1989’da çıktı. Ondan önce İstanbul’da, Toplumsal Diriliş diye bir dergi çıkarıldı. Esat Oktay Yıldıran’ın Kısıklı’da bir otobüsün içinde öldürülmesinden dolayı Toplumsal Diriliş baskılara maruz kaldı. Sahibi, yazı işleri müdürü ve çalışanları sanık olarak tutuklandı.

1990’LA BIRLIKTE YENI ARAYIŞ: HALK GERÇEĞI VE OHAL BASKISI

1990 yılına geldiğimizde artık serhildanlar başlamıştı, o dönemde Halk Gerçeği çıkarıldı; İMECE Limited Şirketi tarafından. Sahibi İsmet Ateş, genel yayın yönetmeni Hüseyin Aykol’du. İsmail Saffet vardı. Türkiye solu ile Kürt hareketi beraber çıkarmıştı.

O arada, 1990’da Cizre ve Silopi’deki halk hareketlerinden, serhildanlardan hemen sonra 424, 425 ve 430 sayılı kararnameler çıkarıldı. Bu kararnamelere göre sadece Olağanüstü Hal Bölgesi’nde değil, Türkiye genelinde çıkarılan gazetelerin kapatılmasından Olağanüstü Hal Bölge Valisi yetkiliydi. Sadece gazeteleri kapatmak değil, gazeteleri basan matbaaları da kapatıyorlardı.

Yani bu kararnamelere göre Olağanüstü Hal Bölge Valisi, OHAL sınırları dışındaki gazetelere de mi müdahale ediyordu?

Mesela Halk Gerçek gazetesi kapatıldı ve onları basan Serdar Ilıcaklı’nın matbaası da bir süreliğine kapatıldı. Hemen onun arkasından, Yeni Halk Gerçek çıktı ve yine uzun ömürlü olmadı. Sahibi İsmet Ateş’ti. Genel yayın yönetmeni Günay Aslan’dı.

Bu arada, Avrupa’dan birileri gelip Günay Aslan’la görüşüyor ve Günay Aslan o arada Avrupa’ya gidiyor, orada bazı temaslarda bulunuyor. Kendisinin anlatımına göre -bunu açıkça anlattığı için ben de anlatıyorum- haftalık bir gazete çıkarma gündeme geliyor. İmece’ye geldiler, bize başvurdular.

YENİ ÜLKE İLE DÖNÜM NOKTASI: SÜREKLİLİK VE YENİ BİR SES

Sizin pozisyonunuz neydi İmece’de?

ben, İsmet Ateş, Hüseyin Aykol ve Zübeyir Aydar, İmece Limited Şirketi’ni kurduk. Hepimizin hissesi vardı. Benim yüzde 25’ti, Hüseyin Aykol’un yüzde 25’ti, İsmet Ateş’in yüzde 25’ti, Zübeyir Aydar’ın yüzde 25’ti. Günay Aslan bize başvurdu, “Bir gazete çıkaralım” dedi. O arada Yeni Ülke gazetesi benim imtiyaz sahipliğimde ve Günay Aslan’ın genel yayın yönetmenliğinde 20 Ekim 1990’da haftalık olarak çıkmaya başladı.

Tabii yine sansürlüydük. Üzerimizde büyük baskılar vardı. Mesela “Kürdistan” kelimesini kullanamıyorduk, “K nokta nokta nokta nokta” diye yazıyorduk. Bazı sayılarımızda sayfalar boş çıkıyordu. Çünkü kararname vardı, 424, 425, 430 sayılı kararnameler.

O arada Deng dergisi çıktı tekrar. TKSP çevresi Deng dergisini çıkardı. Hikmet Çetin ve Kamil Ermiş o zaman tutuklandı. Ben, Ercan Kanar ve Eren Keskin onların avukatlığını yaptık. Deng dergisi sansür uygulamıyordu, doğrudan Kürtçe yazıyordu. Ama biz tedbir olarak Ezop dilini kullanıyorduk. 1991’de, Terörle Mücadele Yasası geldi. 141, 142, 163 gibi ve en önemlisi, 2398 sayılı ‘Yabancı Dille’rden yayın yapma yasağı kaldırıldıktan sonra biz de artık Kürdistan kelimesini sansürsüz kullanmaya başladık. Ezop dili kullanmıyorduk artık.

Gazetenin yazarları arasında Ahmet Arif vardı. Onun, “Evlerinin Önü” diye bir yazısı yayımlandı. Şerafettin Elçi yazdı, Mehdi Zana yazdı, Tarık Ziya Ekinci yazdı, Hasan Askar Gürgöz yazıyordu, Cemil Gündoğan yazıyordu.

Yani çeşitli Kürt çevrelerinden aydınların yazdığı bir gazeteydi. Buna karşı eleştiriler ve tepkiler vardı. İşte gazetenin çok liberal olduğu söyleniyordu.

Ama şöyle de bir durum vardı: Bu kadar farklı dünya görüşlerini bir araya getirmek kolay değildi. Biz bunların hepsini bir araya getirdik. Böyle bir ses yoktu, biz bu sesi oluşturduk. Mesela Ali Fırat yazıyordu. Özellikle Ali Fırat’ı, mahkemelere giderken, her hafta savcılığa ifade verirken görüyordum, gazetenin imtiyaz sahibi olarak.

Evet, onu merak ediyorum. O dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin yanılmıyorsam, “Biz Ali Fırat’ın peşindeyiz” diyordu.

Ali Fırat’ın yazıları savcılığa da düşüyordu. Hatta bana ilk defa sordular: “Ali Fırat kimdir?” Dedim ki ‘bana cezaevinden yazı gönderen bir yazardır.’ “Nereden gönderiyor?” dediler. ‘Postayla geliyor, adres de yok üzerinde’ dedim. Biz de alıyoruz, yayımlıyoruz. Sonra savcı bana dedi ki: “Siz saklayın saklayın, biz Ali Fırat’ın kim olduğunu da biliyoruz.”

Ve o zamanlar bizim bir sloganımız vardı: “Yeni Ülke’yi savcılar okumadan önce siz okuyun.” Mesela çok ilginçtir, Yeni Ülke gazetesi daha matbaadayken hakkında toplatma kararı veriliyordu. Tabii biz gerekli tedbirleri alıyorduk. Gazeteler Kürdistan’a gidiyordu, orada dağıtılıyordu. Kürdistan’da bürolarımız vardı; Diyarbakır merkez olmak üzere Cizre, Batman ve Van’da bürolar açtık. Urfa bölgesinde de bürolarımız vardı.

Bizim bütün kaynağımız Kürdistan’dan gelen haberlerdi. Zaten o dönem serhildanlar dönemiydi. Kürt özgürlük mücadelesinin yükseliş dönemiydi. 16. sayıya kadar Günay Aslan genel yayın yönetmenliğini yaptı. 16. sayıdan sonra Hüseyin Aykol genel yayın yönetmenimizdi. Haber müdürümüz Hüseyin Kalkan’dı. Kadın sayfasının sorumlusu Hacer arkadaşımızdı. Kazım Gündoğan işçi ve sendika sayfasından sorumluydu.

Yeni Ülke gazetesi 135 sayı çıktı. Sürekliliği olan bir gazeteydi. Kürdistan’a gittiğinde kapış kapış satılıyordu. Ankara bürosu vardı, orada rahmetli Sema Yüce vardı. Sinan diye bir arkadaşımız vardı, Ali Manaz da orada çalıştı.

Özet olarak şunu söyleyeyim: Yeni Ülke gazetesi daha sonra çıkacak olan günlük ve haftalık gazetelerin ana rahmiydi. Hepsi Yeni Ülke’den doğdu.

Hiç unutmam, Vedat Aydın’ın katledilmesi nedeniyle benim de hakkımda soruşturma açılmıştı. Bir hafta İstanbul Gayrettepe’de gözaltında kaldım, ondan sonra Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır’da savcılığa ifade verirken yardımcı savcı bana dedi ki: ‘Sizin Yeni Ülke’den kastınız Kürdistan mı?’ Dedim ki: “Bizim kastımız Kürdistan falan değil; eğer kastımız Kürdistan olsaydı, ben o kadar cesur bir insanım, açık açık yazardım.”

Yeni Ülke gazetesi herkesin gözüne batıyordu. Mesela Nazlı Ilıcak, İlhan Selçuk ve Yalçın Küçük’ün katıldığı bir toplantı olmuştu. Nazlı Ilıcak’la konuşmuştum. Uzun uzun sohbet ettik. En sonunda bana dedi ki: ‘Serhat Bey, ama biz yeni bir ülkenin kurulmasına karşıyız.’

Ben de dedim ki: “Nazlı Hanım, biz Yeni Ülke’yi Babıali’de kurduk.”

İlk başta büromuz Halk Gerçeği’nin bürosuydu, ondan sonra Talas Han’a geçtik. Yeni Ülke gazetesinin günlük çıkarılması bir aşamaya geldi.

GÜNLÜK YAYINA GEÇİŞ: HALKIN DESTEĞİ VE DAYANIŞMA KAMPANYALARI

 O günlük yayına geçiş nasıl oldu, onu merak ediyorum?

Yeni Ülke gazetesinin günlük çıkması halk tarafından da, yönetim tarafından da isteniyordu. Yeni Ülke’nin günlük olarak çıkması için yardım kampanyası yaptık. Bir kampanya açtık, Kürdistan’dan bize yardımlar gelmeye başladı. Hiç unutmam, Mazıdağı’ndan 10 bin lira göndermişti bir vatandaş ve bir mektup yazmıştı. Diyordu: “Benim durumum müsait olmadığı için ancak bu kadar gönderebildim. Lütfen bunu kabul edin.” Çok önemliydi, çok önemliydi.

Ve Yeni Ülke gazetesini günlük olarak çıkarmak üzere harekete geçtik. Avrupa’da iki tane gece yaptık. Gecelerin birisine, Essen’de yapılan geceye Hüseyin Aykol gitti. Giessen’de yapılan geceye ben ve Leyla Zana gittik.

Orada günlük gazete için yardım toplandı, gelen izleyicilerden. Hem Hüseyin Aykol’un hem de benim bulunduğumuz gecelerde yardım toplandı.

Genel yayın yönetmeni aranıyordu. Ben rahmetli Hüseyin Aykol’a dedim ki: “Hüseyin, sence bu gazeteyi götürebilir miyiz? Yani günlük gazete tabii önemli bir şey.”

O arada temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gittim. Ahmet Kahraman’a uğradım. Ahmet Kahraman o zaman Güneş gazetesinin Ankara temsilcisiydi. Teklifte bulundum: “Biz günlük olarak çıkacağız. Gelip bizim gazetenin genel yönetmenliğini yapar mısın?”

“Ben Güneş’teyim, halen Güneş’in Ankara bürosunda çalışıyorum” dedi. O arada, 15 gün sonra Güneş gazetesi kapatıldı. Maddi imkansızlıklardan kapatıldı.

Giessen’deki geceden sonra, ben daha Almanya’dan henüz İstanbul’a dönmeden, -zaten aynı güne rastlıyor- 24 Şubat’ta maalesef Batman temsilcimiz Cengiz Altun, Hizb-i Kontra’nın saldırısı sonucu yaşamını yitirmişti. Gazeteden Ramazan Ülek, Hüseyin Aykol ve bir ekip Batman’a gitmişti. “2000’e Doğru” dergisinin Diyarbakır muhabiri Halit Güngen’in katledilmesinden sonra, hemen arkasından Cengiz Altun’a yöneldiler.

Cengiz Altun da bu gizli kontrayla ilgili bir haber yapmıştı. Sabahleyin evinden çıkıp giderken çapraz ateşle iki kişi tarafından vuruldu. Tek başınaydı. Yani bizim aslında en büyük eksiğimiz tedbirsizliğimizdi, örgütlenemeyişimizdi. Düşman bizim üzerimize geliyordu, biz ona karşı tedbirimizi almıyorduk. Cengiz’i kaybettik. Cengiz’i kaybettikten sonra İstanbul’da bir basın toplantısı yaptık. O basın toplantısında uzun uzun konuştum. İsmet Sezgin, Süleyman Demirel diyordu ki: ‘Bunlar ikiye bölünmüşler; birisi Özgür Gündem, birisi Yeni Ülke; bunlar birbirini yiyor. Aslında öyle bir şey yoktu. Ben hem Yeni Ülke’nin imtiyaz sahibiydim hem de Özgür Gündem’in çıkışında kurulan Ülkem Press Limited Şirketi’nin ortaklarından biriydim.

Biz şunu söylüyorduk: Bu gazete, Yeni Ülke, Kürdistan’daki özgürlük mücadelesinin sesi, kulağı ve gözüdür. Biz, Kürdistan’daki bütün insan hakları ihlallerini gündeme getiriyoruz.

Yani tabii Yeni Ülke Gazetesi de çıkıyor. Yeni Ülke Gazetesi, Avrupa baskısıyla birlikte tirajı 50 binin üstünde. Ve biz, Özgür Gündem gazetesi yayınlandığı zaman Özgür Gündem’e nakit yardım yapıyorduk.

Kürt gazeteciliğinin bilgesi Musa Anter de yazıyordu değil mi?

Tabii Musa amca Yeni Ülke’de yazıyor. Hüseyin Deniz, Yeni Ülke’nin kültür sayfasında.

Ben Apê Musa’yı anlatacağım. Apê Musa bizim büyüğümüzdü. Yaş olarak bizden büyüktü. Dedesiydi, amcasıydı. Özellikle benim öz amcamdı. Yani benim babam tarafından öz amcamdı. Onda her zaman babamın kokusunu alıyordum.

İstanbul’a gelmişti 1989’da. O zaman kendisine maalesef birtakım şeyler yapılmıştı, hatta bir bildiri de dağıtılmıştı. Hiç bahsetmedi bize o bildiriden.

Oğlu Anter gelmişti. İstanbul Maltepe’de bir ev aldı. O evde kalıyordu. Biz kendisinin her türlü ihtiyacını karşılıyorduk. Özellikle kömürünü, telefon parasını, elektrik parasını, harçlığını.

Ve Apê Musa hem Yeni Ülke’de hem Özgür Politika’da yazıyordu. Herkes tarafından çok sevilen, yazıları takip edilen Kürtlerin şehri muhaririydi. Apê Musa Özgür Gündem Gazetesi’nde de yazıyordu. Oraya da gidip geliyordu.

Sohbetlerimizde mesela, benim 1991 seçimlerinde Urfa’da, ikinci bölgeden birinci sırada aday olduğum dönemleri konuşuyorduk.

Az önce belirttiğiniz gibi İleri Yurt Gazetesi’ndeki öncülüğü, diğer gazetelerdeki yazıları da sık sık gündeme geliyordu. Ondan sonra diğer gazetelerde yazıları çıktı. Ama 1000–2000 tirajlı gazetelerdi. Ama işte yine belirttiniz, Yeni Ülke 50 bin civarındaydı. Musa Anter hiç nereden nerelere geldi Kürt basını diyor muydu?

Tabii ki. Özellikle Tilki Selim Bartın Cezaevi’nden tahliye edilmişti. Onun adına bir yemek verildi. Apê Musa’yla yan yana oturuyorlardı Yenikapı’da. Döndü Apê Musa’ya, -Selim öyle bazen enteresan konuşmalar yapardı -dedi ki: “Musa Amca, siz hiçbir şey yapmadınız. Bütün yükü bizim omzumuza yüklediniz.”

Tabii Apê Musa durur mu? Hiç lafın altında kalır mı? Dedi ki: “Evladım, biz barometreyi eksi on beşten sıfıra kadar getirdik. Hadi bakalım, gayret edin, siz de sıfırdan artı on beşe getirin.” Selim sustu, cevap vermedi.

Ve tabii Apê Musa çok mutlu oluyordu. Mesela Apê Musa, HEP’in de kurucuları arasındaydı. O birinci olağanüstü kongrede omuzlarda kürsüye çıktı, konuşmalar yaptı. Herkes Apê Musa’yı çok severdi. Hepimiz severdik. Ve halen hayatta olan Kenan Azizoğlu şahittir; Apê Musa’nın her türlü ihtiyacını karşıladık. Hiçbir gün en ufak bir sıkıntısı olmasını istemedik.

Tabii bu vesileyle söyleyeyim: Yeni Ülke Gazetesi’nin oluşmasında ve Özgür Gündem Gazetesi’nin oluşmasında özellikle Kenan Azizoğlu’nun ve yine Özgür Gündem Gazetesi’nde Abdullah Amaç’ın büyük emeği vardı.

Mesela Özgür Gündem Gazetesi’nin yerini tuttukları zaman Kale Ticaret’e gittik. Gazeteyi ben imzaladım, Ülkem Press adına. Hatta biliyor musunuz? Ben kira mukavelesini imzalıyorum ama öbür taraftan da yeni gazeteye imtiyaz sahibi aranıyor.

Apê Musa çok enteresan, espritüel bir insandı. Mesela, çok iyi hatırlarım, 2000’e Doğru Dergisi’ndeki yazısından dolayı hakkında dava açılmıştı. Ben, rahmetli Medet ağabey, Eren Keskin, Ercan Kanar, İsmet Ateş birlikte savunmasını yapıyorduk.

Orada savcıya döndü ve dedi ki: “Avrupa’dan, Türkiye’den aydınlar, herkes beni bu yazımdan dolayı kutladı, tebrik etti ama benim oğlum yaşındaki savcı bey beni bölücülükle suçluyor.” Savcı başını önüne eğmişti, mahcup olmuştu, bir şey diyemiyordu. Musa amca öyleydi.

Mesela, 1971’deki DDKO davasında yargılanırken bir gün başını öne eğmiş, yatar vaziyette duruyordu. Hâkim Hamdi Sevinç içeri girdi. “Yaz kâtip, sanıklar bağımsız olarak duruşma salonuna alındı. Musa Anter yatıyor…” diye tutanak tutuluyor. “Musa Bey, Musa Bey!” diyorlar. Musa amca yavaşça kafasını kaldırıyor. “Buyrun,” diyor. “Neden yatıyorsunuz? Duruşma başladı, neden yatıyorsunuz?”

“Sayın hâkimim,” diyor, “uyuyorum ki rüyamda belki adil bir mahkeme heyeti görürüm. Beni tahliye eder. Beni bu yaşımda böyle şeylerle uğraştırmaz.”

Musa amca böyle bir insandı. Çok espritüel bir insandı.

90’LAR: GAZETECİLİĞİN BEDELİ- SUİKASTLAR VE BASKILAR

Hafız, 8 Haziran’da vuruldu. Zaten vurulduktan bir buçuk saat sonra şehit düştü. Bir ekip hazırlandı ve oraya gitti. Hafız Akdemir’e yönelik, direkt…

Hafız Akdemir, Cengiz’in…

Neden Hafız Akdemir? 

Hafız, Cengiz Altun’un cenazesinde çok önemli bir konuşma yapmıştı: “Bizi susturamayacaksınız.”

Onu yazıya da dökmüştü, Yeni Ülke’de yayınlandı. Onu da ben almıştım o anlarda. Onu da şey yapmıştım.

Şimdi özellikle şunu söylüyordu Hafız: “Sizi o karanlık dehlizlerinizden çıkaracağız. Cengiz gitti ama onun yerinde ben varım, onun kalemini ben kaldırdım. Ben sizinle mücadelemi gerektiği şekilde yapacağım.”

Yani bu dönemde bir tarafta Kürt siyasetine yönelik baskılar var; devlet belli bir konjonktürle, belli bir konseptle üzerimize geliyor. Özgür basın geleneği bunu nasıl hissetti? 

Biz bu baskıların olacağını biliyorduk,ama kendi içimize örgütlenemedik. En büyük hata oradaydı.

Gazete manşetlerinde böyle anımsadığınızda neler vardı?

Mesela, Hafız Akdemir şehit düştüğünde gazeteler bize yöneliyorlardı. Mesela, Batman’da Cengiz Altun şehit düştüğünde manşetimiz “Susmayacağız”dı, Yeni Ülke’nin manşeti. Hafız Akdemir’in yazısı da aynı minval üzereydi: “Gülüşün özgürlüğümdür” diye yazmıştı.

Hafız Akdemir’in şehadetinden sonra Ragıp Duran gazeteden ayrıldı. Onun arkasından Haluk Gerger, Hasan Bildirici, Ramazan Ülek ve isimlerini hatırlamadığım birkaç gazeteci daha bir heyet olarak gazetenin koordinasyonunu ve yayın yönetmenliğini yaptı.

Bir ay sonra Haluk Gerger de Ankara’ya döndü. Onun yerine Hasan Bildirici genel yayın yönetmenliğini üstlendi.

ÖZGÜR BASIN GELENEĞİNİN DOĞUŞU VE MÜCADELE HATTI

Ama bu arada artık gazete baskı altına alınmaya başlıyor, değil mi?

Çok. Mesela Özgür Gündem toplatılıyor, Yeni Ülke toplatılıyor. Özgür Gündem’e ve Yeni Ülke’ye yönelik baskılar var. Muhabirleri öldürülüyor.

Ne tür baskılar?

Mesela tehdit ediliyor. Cengiz’i Gercüş Kaymakamı tehdit etmişti. “Sen çok ileri gidiyorsun, ayağını denk al” demişti.

Cengiz Altun’un cenazesinden dönerken giden heyet, polisler tarafından tartaklandı. Bize diyorlardı ki: “Siz gazeteci değilsiniz, militansınız.”

Yani benim o dönemde yaptığım basın toplantısında, Cengiz’in şehadetinden sonra söylediğim şeyler vardı: “Bu ateş gelip sizi de yakar.”

Öyle de bir gazete manşeti hatırlıyoruz: “Bu ateş sizi de yakar.”

Özgür Politika’nın, Yeni Ülke’nin de aynı manşetleriydi. Apê Musa vurulduğu zaman manşetimiz, “Hedef barıştı” idi. “Apê Musa’yı da şehit ettiler” diye manşet atılmıştı.

İSİMSİZ KAHRAMANLAR: GAZETE DAĞITIMCILARI

O dönemde bir de gazete dağıtımcıları vardı.

Mesela Yaşa ailesi, iki tane şehitleri vardı. Satırlarla gelip bizim gazete dağıtımcılarımızı öldürüyorlardı, vuruyorlardı. Aslında isimsiz kahramanlar o gazete dağıtımcılarıydı. Onlar hiç korkmadan ellerine, koltuklarının altına Yeni Ülke’yi, Özgür Gündem’i koyarak Kürdistan’da her yerde dağıtıyorlardı.

Mesela İstanbul’da gazeteyi çıkarıyordunuz. Gazete Amed’e gidiyordu. Amed’de de küçük çocuklar gazeteyi alıp dağıtıyorlardı, okuyucuya ulaştırıyorlardı. İstanbul’da çıkardığınız gazeteyi Diyarbakır’da dağıtımcıların elinde gördüğünüzde neler hissediyordunuz? Ya da hiç öyle bir anınız var mıydı?

Bir gün Diyarbakır’a gitmiştim. Baktım dağıtımcılardan birisi bağırıyor: “Yeni Ülke, Yeni Ülke, hakikatleri yazıyor!” 14-15 yaşındaki çocuklar gazeteleri bitirip geri geliyorlardı. Onlara yüzde üzerinden ödeme yapılıyordu. Dediğim gibi esas kahramanlar onlardı.

SİSTEMATİK ŞİDDET VE GAZETECİLERE YÖNELİK SALDIRILAR

Mesela Yaşa ailesi… Büfelerini bastılar. Orada büyükbabalarını öldürdüler, oğlunu öldürdüler. Van’da dağıtım yaptıran arkadaşı öldürdüler, şehit ettiler. Onun arkasından 31 Mayıs’ta, Yahya Orhan’ı şehit ettiler. Yahya Orhan çok tedbirsizdi; dükkanını kapatıyor, kahveye gidiyor, oradan eve geliyor. Saat 11’de pusu kurmuşlar. 27 kurşunla vuruldu, mermiler vücudundaydı. Olay yerine gelip mermileri toplamamışlardı. Ertesi gün ailesi mermileri toplayıp Cumhuriyet Savcılığı’na teslim etti. Yahya böyle gitti. Yani tedbirsizliğimiz, tedbirsizliğimiz.

Hüseyin Deniz devamlı tehdit ediliyordu. Kardeşinin bulunduğu toptancı dükkânının önüne polis geliyor, akşama kadar orada bekliyor ve birtakım şeyler alıyordu. Ama o, tek başına kalkıp kardeşinin evine gidiyor, kardeşinin dükkânına gidiyor. Ve çapraz ateşe alınıp kafasından vuruluyor; zaten hep kafadan vuruyorlardı.

Burhan Karadeniz’in de aynı şekilde kafasına ateş etmişlerdi. Fakat bir tesadüf sonucu, Burhan adımını kaldırıma atıyor; o sırada kurşun ensesine geliyor ve Burhan Karadeniz felç oluyor. Burada 13 sene yaşadı. Özgür Politika’da, Med TV’de, Medya Haber’de, Medya TV’de programlar yaptı.

Hüseyin Deniz, 9 Haziran’da vuruldu. Biz o zaman Diyarbakır’a, nöbete gitmiştik. Gazetede hepimizin isimleri ve fotoğrafları vardı. Diyarbakır’a gidiyoruz. Ben, Ramazan Ülek’e soruyorum: “Gerekli tedbir alınmış mı?” Diyarbakır’da, Seyrantepe’de otogara iniyoruz, hiç kimse yok. Hiçbir tedbir alınmamış. Hemen hızlı hızlı arabalara gidiyoruz, arabalara biniyoruz ve gazete bürosuna gidiyoruz. Eğer o gün bizim gelişimizi beklemiş olsalardı, biz orada yedi kişi ölebilirdik. Yani tedbirlerimiz yoktu.

Onun arkasından, Hüseyin Deniz’den sonra, Apê Musa 20 Eylül’de öldürüldü, şehit edildi. Apê Musa’ şehadetinden önce, “Ben Diyarbakır’a gideceğim” dedi. Ben hiç unutmam, Yaşar Kaya ile beraber odadaydık. Kendisine söyledik: “Gittiğinde seni öldürürler, bu dönemde gitme.” Ama söz dinletemedik. Apê Musa bir şekilde Diyarbakır’a gitti.

Sabah bindiği deniz otobüsü, solcu öğrenciler tarafından işgal ediliyor. Deniz otobüsü Bakırköy’e yanaştığında uçak kalkmış oluyor. O da uçakla Malatya’ya gidiyor, oradan Elazığ’a geçiyor, Elazığ’dan da Diyarbakır’a geçiyor.

Apê Musa’dan haber yok. Her tarafa telefon açtım; Diyarbakır’a, Ankara’ya, herkesi uyardım. Sonra gece yarısı telefon çaldı. Korka korka açtım. Bir baktım, Apê Musa. Beni taklit ederek konuşuyordu. Şaka yapıyordu.

Dedim ki: “Sen tek başına gidiyorsun, seni Malatya’da da öldürebilirlerdi, Elazığ’da da öldürebilirlerdi.” Ama Apê Musa’yı Diyarbakır’da beklediler.

Komplo sonucu, Hamit Yıldırım onu bir yere götürdü, birileriyle görüşmeye gidiyordu ve yanında da Orhan Miroğlu vardı. Bir süre sonra Hamit Yıldırım silahını çekip ateş etti: Bir kurşun kalbine, bir kurşun kafasına, bir kurşun koluna. Orada hayatını kaybetti.

Biz hepimiz tedbirsizdik ve bu tedbirsizlik devam etti.

Ferhat Tepe’yi Bitlis’te aldılar, götürdüler; cenazesini Gölcük’te bıraktılar.

Kemal Kılıç’ı Urfa’da şehit ettiler. Evine giderken pusu kurdular, başına çuval geçirip kafasına sıktılar.

Böylece bir yıl içinde 14 şehit verdik.

O dönemde gazetelere yönelik bombalamalar oldu, gazeteciler hedef alındı. Ben Avrupa’ya çıktıktan sonra Özgür Ülke çıkmaya başladı. Özgür Gündem kapatıldı.

Tansu Çiller’in talimatıyla Özgür Ülke’nin Kadırga’deki merkezi C4 bombalarıyla bombalandı. Orada Ersin Yıldız isimli bir dağıtımcı şehit düştü. Ardından dayanışma oldu ve Özgür Ülke yeniden çıkarıldı. 1994’ten sonra Avrupa’ya çıktım.

Peki, şunu sormak istiyorum: Siz tedbirsizlik diyorsunuz ama öte yandan devlet ve diğer yapılar tarafından gazetelere yönelik saldırılar var. Bu saldırıların arkasındaki yapılar hakkında o günkü gözlemleriniz ve bugünkü değerlendirmeleriniz nedir?

Hizb-i Kontrgerilla üzerimize geldi. Sadece onlar değildi, korucular da vardı.

Cengiz’i, Hizb-i Kontrgerilla vurdu. Hafız’ı, Hizb-i Kontrgerilla vurdu. Yahya, devlet tarafından öldürüldü. Burhan’ı yaralayan da Hizb-i Kontrgerilla’ydı. Hüseyin Deniz’i vuran da Hizb-i Kontrgerilla’ydı. Hizbullah’a yönelik operasyonlarda tutuklanan kişiler de bunları itiraf ettiler.

Yani saydığım Cengiz, Hafız, Yahya Orhan, Burhan Karadeniz, Hüseyin Deniz’in öldürülmesi Hizb-i Kontrgerilla tarafından gerçekleştirildi.

Apê Musa’nın öldürülmesi de bir operasyondu. Komployu hazırlayan ise Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’dı ve yanında Hogir vardı. Hamit Yıldırım’a verilen talimat, Apê Musa’nın canlı olarak getirilip Hogir’a, yani Mahmut Yıldırım’a teslim edilmesiydi. Kemal Kılıç’ı devlet öldürdü, yani MİT öldürdü. Ondan sonra Ferhat Tepe’yi de alıp öldürdüler. Bizzat Mete Sayar’ın görevde olduğu, Tatvan’da 8. Kolordu Komutanı olduğu dönemde gerçekleşti; onun işiydi.

Hem ekonomik olarak üzerimize geliyorlardı hem de bizi öldürüyorlardı. Ve öldürdükten sonra da arsız bir biçimde “Bunlar birbirlerini öldürüyorlar” diyorlardı. “Bunlar gazeteci değil, bunların gazetecilikle alakası yok” diyorlardı. Böyle saçma sapan şeyler söylüyorlardı.

Yani bu kadar baskı ve tehdit ortamına rağmen gazetecilik yapmaya devam ettiniz.

Gazetecilik yapmaya devam ettim tabii.

Her sabah uyandığınızda motivasyonunuz neydi?

Her sabah uyandığımda çocuklarımı okullarına gönderirdim. Servis arabaları gelirdi, çocuklarımı alırdı, okullarına götürürdü. Onları öperdim. Ondan sonra da evden çıkardım. Akşam eve dönecek miyim, dönmeyecek miyim bilmiyordum. Ve topun ağzındaydık. Topun ağzında ben ve Yaşar Kaya vardık. Özellikle listenin en başındaydık. Bizi ortadan kaldırmak için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklardı.

Benim Avrupa’ya çıkışım da bu yüzden oldu. Ama keşke çıkmasaydım. Kalsaydım, orada şehit düşseydim, arkadaşlarımla beraber bugünlerden daha mutlu olurdum. Çok açık söylüyorum, net söylüyorum. Bunu anılarımda da yazmışım, birçok yerde de söylemişim. Keşke ülkemde kalsaydım, şehit düşseydim. Ya şehit düşecektim ya da cezaevine alınacaktım. Yani belli bir müddet cezaevinde kalacaktım, belki bırakılacaktım, neyse…

Sonra Avrupa’ya geldik. Avrupa’da günlük olarak Özgür Politika çıkmaya başladı.

Ben burada Enver arkadaşımızı, yani Selçuk Enver Bingöllü arkadaşımızı ve Sinan Cemgil’i saygıyla anmak istiyorum. Onların Özgür Politika’nın kuruluşunda gerçekten büyük emekleri oldu. Özgür Politika Avrupa’da çıkmaya başladı.

Özgür Politika’da senelerce yazılar yazdım, köşe yazıları yazdım. Bu yüzden evime gelinip arama yapıldı. Avrupa’da da baskılar devam etti. Tabii ki Avrupa’da da baskılar oldu. Kaç sefer büroyu bastılar, gazetede bütün arşivlerimizi aldılar, götürdüler. Buna rağmen Yeni Özgür Politika hâlâ yayın hayatına devam ediyor.

BUGÜNE UZANAN MİRAS: BÜYÜYEN BASIN VE SÜREN RİSKLER

Şunu da sormak istiyorum: 90’larda bir gazete, sonra televizyon; 2000’lere gelindiğinde hem günlük gazete hem televizyon, birkaç televizyon, sonra ajanslar… Bugün onlarca ajans, televizyon ve gazete var. Bu bir gelişme midir, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Başta da söylediğim gibi, Yeni Ülke gazetesi -kimse kusura bakmasın, kimse de yüzünü ekşitmesin- özgür basının, bugünkü özgür basının ana rahmidir. Doğrudur, 2000’lerden sonra Dicle Haber Ajansı kuruldu, ondan sonra Mezopotamya Ajansı kuruldu. Devlet, dikkat ederseniz, onların da üzerine gitti. Onları da rahat bırakmadı.

13 tane arkadaşımız Rojava’da ve Güney Kürdistan’da şehit düştü. Devlet onların üzerine SİHA’larla gitti. Nagihan Akarsel’e suikast düzenlendi; evinden çıkıp büroya giderken suikast sonucu hayatını kaybetti. Aziz Köylüoğlu SİHA saldırısıyla hayatını kaybetti.

Ondan sonra diğerlerinin de isimleri var, onları da analım…

11 Ekim 2019’da Vedat Erdemci ve Dilovan Gever, Serekaniyê’de, Rojava’da bir saldırı sonucu yaşamlarını yitirdi.

ANHA’nın muhabiri Serdar Ahmet ve Çira TV’nin muhabiri Muhammed İhsan Reşo da 13 Ekim 2019’da, yani iki gün sonra yine Rojava’da hayatını kaybetti.

Til Temir bombalandığı zaman, Bor Marinci Sisi Sinte isimli bir gazeteci arkadaş da o bombardımanda, yine 2019’da hayatını kaybetti.

19 Aralık 2022’de ANHA muhabiri İhsan Abdullah Delil de bir saldırı sonucu yaşamını yitirdi.

23 Ağustos 2023’te Kamışlı’da JIN TV muhabiri Necmettin Faysal Elhanç yaralandı; muhabir Delila Agit de yaralandı. Necmettin Faysal Elhanç daha sonra yaşamını yitirdi.

19 Ağustos 2024’te Çira TV’nin Şengal’deki muhabiri Murat Mirza bir bombalı saldırıda ağır yaralandı. 11 Temmuz 2024’te yaşamını yitirdi.

23 Ağustos 2024’te Süleymaniye’nin Şehit Sadık bölgesinde bir araç SİHA tarafından bombalandı. Orada Gülistan Tara ve Hero Bahattin hayatını kaybetti.

19 Ekim 2024’te Nazım Daştan ve Cihan Bilgin, Tişrin Barajı’nda canlı kalkan olarak bulunan sivillerin yanında muhabirlik yaparken SİHA saldırısıyla hayatını kaybetti.

Demokratik Gazeteciler Birliği Koordinatörü ve gazeteci Aziz Köylüoğlu, 27 Ocak 2025’te Ranya’da, Süleymaniye’ye giderken bir SİHA saldırısında yaşamını yitirdi.

DAİŞ’in Maxmur’a yönelik saldırıları sırasında gazeteci Deniz Fırat da hayatını kaybetti.

3 Mart 2017’de PDK’nin Şengal’e yönelik saldırısı sırasında Nujiyan Erhan şehit düştü.

Jineoloji dergisi editörü ve uzun yıllar Medya TV’de, Roj TV’de gazetecilik yapan Nagihan Akarsel, Süleymaniye’de şehit düştü.

Ve böyle, sadece Kürdistan’da değil, Kürdistan’ın dört parçasında şehitler oldu.

Tabii Kürt gazeteciliğinin Başur’da ve Rojhilat’ta da örnekleri var. Mesela Rojhilat’ta “Kürdistan” ve “Niştiman” adlı dergi ve gazeteler 1946 yılında yayımlandı.

Mahabad Cumhuriyeti döneminde Güney Kürdistan’da gazeteler çıktı: Gelawêj ve Rojakurd çıktı.

Peki, bu kadar gazete, bu kadar basın-yayın organı hakkında neler hissediyorsunuz? Ya da tersten sorayım: 90’lara gittiğinizde, bugün Kürt basınının bu kadar büyüyeceğini, bu kadar genişleyeceğini düşünür müydünüz? Hiç böyle sohbetleriniz oluyor muydu?

Oluyordu tabii. Özellikle Özgür Gündem’in çıkışı sırasında Kürt halkının duyarlılığı ve gazeteci olmak isteyen gençlerin heyecanını gördükten sonra Kürt basınının böyle büyüyeceğini, gelişeceğini hep düşündüm.

Hatta o dönemde, “Niye bir televizyonumuz yok?” diye düşünmüştüm. Med TV’nin açılış dönemi gözümün önüne geliyor; arkadaşlar çok zor şartlarda, günde bir öğün yemekle televizyon kurmaya çalışıyordu. Büyük bir özveriydi. Onları anmamak mümkün değil. Mahmut Önder’in televizyonculukta büyük emeği vardı. Ferda Çetin’in hem gazetede hem televizyonda emeği unutulmaz.

Ben bu kadar gazete ve televizyon olacağını tahmin ediyordum ama Rojava’da, Rojhilat’ta, Güney’de televizyonların kurulabileceğini düşünemiyordum.

Med TV, Medya TV, Roj TV, ardından Medya Haber, Sterk, Ronahî gibi kanallar geldi. Ronahî önce Avrupa’da yayın yaptı, sonra Rojava’ya geçti.

Ben bir daha dünyaya gelsem, Kürt halkı böyle statüsüz olsa ve bana “Gel bir gazete kuralım” deseler, yine seve seve yaparım. Gazetecilik güzel bir meslektir. Ama gazetecilerin gerçekten özgür olması gerekir.

Genç gazeteci arkadaşlarımıza neler söylemek istersiniz?

Genç gazetecilere şunu söylemek isterim: Gazeteciliğin temel ilkelerini iyi uygulayın. En önemlisi, özgür olun ve gerçekleri olduğu gibi kamuoyuna aktarın.

Gazetecilik zor bir meslektir. Hele Kürdistan’da gazetecilik yapmak daha da zordur; SİHA’ların hedefi olmak var, kontrgerillanın hedefi olmak var, yıllarca cezaevinde kalmak var. Biz bunların hepsini yaşadık.

Kürt gazeteciliği 1990’larda başlamadı; çok daha eski bir tarihe dayanır. Ben bu geleneği Kürdistan gazetesinden devralıp bugüne kadar getirdiğimi düşünüyorum.

Son olarak, tüm genç gazeteci arkadaşlarıma şunu söylemek isterim: Bu uğurda emek veren, şehit düşen tüm gazetecilerin anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Onlar hiçbir zaman ölmedi; hepsi bizim yüreğimizde yaşıyor. İdeoloji farkı gözetmeden, Kürdistan’ın dört parçasında yaşamını yitiren tüm gazeteciler bizimdir. Musa Amca’nın şahsında hepsinin emeklerini sevgi ve saygıyla anıyorum.

İlginizi Çekebilir

KAN: Trump, İran ile pazar gününe kadar bir mutabakata varmak istiyor
Almanya yabancı yatırımcılar için cazibesini yitiriyor

Öne Çıkanlar