Paris’teki EHESS (École des Hautes Études en Sciences Sociales’de) Orta Doğu tarihi kürsüsünü yürüten Kürt tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Hamit Bozarslan, Kürt meselesini tanımlarken iki soru arasında belirleyici bir ayrım yapar: Kürtlerin var olup olmadıkları sorusu ile hangi statüyle var olacakları sorusu. Bozarslan’a göre birinci soru anlamsızdır; Kürtler tarihsel, kültürel ve toplumsal bir gerçeklik olarak mevcuttur. Asıl mesele bana göre ikincisidir. Bu yazımda, Bozarslan’ın bu çerçevesini hareket noktası olarak alıp bir adım daha ileri taşımaya çalışıyorum: Statü sorusu yalnızca hukuki ya da idari bir düzenleme meselesi değildir. Özünde bir tanınma, bir eşitlik ve bir meşruiyet meselesidir.
Yanlış Sorularla Tartışılan Bir Mesele
Kürt meselesi uzun yıllar boyunca yanlış sorularla tartışıldı. Kimi zaman bir güvenlik sorunu, kimi zaman bir kalkınma sorunu, kimi zaman ise yalnızca kültürel haklar meselesi olarak ele alındı. Oysa bu çerçevelerin hiçbiri tek başına meselenin özünü açıklamaya yetmez. Bozarslan’ın ayrımı burada keskin bir analitik işlev görmektedir: Güvenlik eksenli yaklaşımlar birinci soruyu, yani Kürtlerin varlığını, zımni olarak tartışmaya açık tutar. Oysa tartışılması gereken ikinci sorudur. Kürtler hangi saygınlıkla, hangi statüyle, hangi haklarla var olacaklardır? Bu soruyu güvenlik, ekonomi ya da terörle çerçevelemek hem analitik hem de siyasal bir hata olmaktadır. Ekonomik kalkınma önemlidir; hukuk ve güvenlik önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tanınmanın yerini tutamaz. Bir halk yalnızca yaşamak istemez, aynı zamanda tanınmak ister. Yalnızca hak sahibi olmak istemez, aynı zamanda saygı görmek ister.
Bozarslan’ın Sorusundan Öteye
Peki statü sorusunun içeriği ne olmalıdır? Bozarslan çerçevesi bize doğru soruyu verir; ancak siyasal vizyon bu sorunun yanıtını talep eder. Bu yanıtın üç temel bileşeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi eşitlik: Hiçbir halkın diğerinden üstün olmadığı ilkesi. Kürtlerin kendi dilini kamusal alanda kullanma, kendi kültürünü yaşatma ve kendi tarihini anlatma talebi, demokratik toplumlarda meşru bir taleptir. Bu talep hiçbir halka karşı değildir; başka bir kimliği ortadan kaldırmayı amaçlamaz. Tek istenen eşit saygınlıktır.
İkincisi tanınma: Kürtlerin tarihsel ve siyasal varlığının meşru kabul edilmesi. Bu yalnızca bireysel haklar meselesi değil, kolektif bir tanınma meselesidir. Devlet, vatandaşlarının sadakatini korkuyla değil meşruiyetle kazanır. Meşruiyet ise tanınmadan doğar. Üçüncüsü demokrasi: Sorunların şiddetle değil demokratik müzakereyle çözülmesi. Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı, zorunlu kültürel homojenlikte değil demokratik çoğulculukta yatmaktadır. Kalıcı istikrar, farklı toplumsal kesimlerin kendilerini ortak siyasal bütünün eşit üyeleri olarak görebildiği koşullarda mümkündür.
Entegrasyon Asimilasyon Değildir
Burada kritik bir ayrımın altını çizmek gerekir: Demokratik birliktelik ile asimilasyon aynı şey değildir. Ortak vatandaşlık ile kültürel erime aynı anlama gelmez. Bir halkın ortak siyasal yaşama katılması, kendi kimliğinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Bu nedenle demokratik entegrasyon, asimilasyonun değil çoğulculuğun ürünü olmalıdır. Irak Kürdistanı’nın özerk yapısı, İsviçre’nin dil politikaları ya da İspanya’nın bölgesel düzenlemeleri, tek tip bir model sunmasa da çoğulcu yaklaşımların işlev gördüğünü somut biçimde göstermektedir.
Statü Tartışması Açık Kalmalıdır
Kürt halkının siyasal geleceği konusunda farklı görüşler mevcuttur: Eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir ortak yaşam, ileri düzeyde yerel özerklik, federal ya da konfederal yapılar. Bu yazı belirli bir modeli dayatmamaktadır. Ancak Bozarslan’ın sorusuna sadık kalarak şunu söylemek mümkündür: Hangi model savunulursa savunulsun, temel ölçüt aynı olmalıdır. Kürt halkının özgür iradesi, demokratik meşruiyet ve eşit saygınlık. Bozarslan’ın sorusu bize neyi tartışmamamız gerektiğini gösterir. Bu yazı ise neyi tartışmamız gerektiğini önermeye çalışmaktadır: Tanınmayı, eşitliği ve demokratik çoğulculuğu. Kalıcı çözüm inkârda değil tanımada, asimilasyonda değil çoğulculukta, çatışmada değil demokratik müzakerededir. Kürtlerin talebi ayrıcalık değil eşitliktir, üstünlük değil saygınlıktır. Ve gerçek barış, ancak bütün halkların birbirini eşit ve meşru siyasal özneler olarak kabul ettiği bir düzende mümkün olacaktır.











