Bir şeyin sona ermesi, yalnızca onun artık var olmaması değildir. Bir varlığın, bir çabanın, bir ilişkinin, bir anlam dünyasının zaman içindeki yürüyüşünü tamamlamasıdır. Felsefe ve dinler yüzyıllardır bu hakikatin etrafında döner, durur: Her başlangıç kendi sonunu içinde taşır. Doğan her şey ölür, kurulan her şey dağılır, yükselen her ses bir gün susar.
Yedi yıldır yazdığım Nupel de sona erdi. Bir yayın organı kapandı denebilir. Ama mesele bundan ibaret değildir. Çünkü bazı sonlar yalnızca bir kurumun değil, insanın kendi içindeki bir anlamın da sonudur.
Elbette her bitiş aynı zamanda yeniye açılan bir kapı olarak da görülebilir. Eski bir ilişkinin sonu yeni bir ilişkinin başlangıcı olabilir; kapanan bir dönemin ardından başka bir dönem doğabilir. Hayat, sürekli yıkım ve kuruluş arasında salınan bir harekettir. Fakat yine de her son, içinde bir miktar keder taşır. Çünkü insan, sadece geleceğe değil, geride bıraktıklarına da bağlı yaşayan bir varlıktır.
Nupel’in Günay için ne ifade ettiğini bilemem. Benim için ise bir gayenin sona ermesiydi.
İnsanın varoluşundaki en derin ve sarsıcı deneyimlerden biri budur: Gayenin kaybı.
Gaye; amaçtan, hedeften ve plandan daha büyük bir şeydir. İnsan hayatına yön veren, sabah uyandığında onu yataktan kaldıran, çekilen acılara katlanılabilir bir anlam kazandıran temel nedendir. İnsan çoğu zaman yaşadığı için değil, bir anlam uğruna yaşadığı için ayakta kalır. Nietzsche’nin söylediği gibi: “Bir insanın yaşamak için bir ‘niçin’i varsa, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir.”
Aslında gaye, insanın kendi varlığına verdiği cevaptır. Neden buradayım? sorusuna verilen eksik, kırılgan ama vazgeçilmez yanıttır.
Bir gayenin sona ermesi ise sadece bir uğraşın bitmesi değildir. İnsanın kendi içindeki yankının susmasıdır. Bir zamanlar yönünü belirleyen yıldızın artık görünmemesidir. İnsan yoluna devam eder belki ama artık aynı gökyüzünün altında değildir.
Benim yazı yayımlatmak gibi bir derdim olmadı. Türkiye’de demokrat kamuoyuna hitap eden pek çok gazete ve dergide yazılarım yayımlanıyordu. Fakat bazı yazılar vardır ki onları yayımlamak yalnızca gazetecilik meselesi değildir; aynı zamanda ahlaki bir tutum ve cesaret meselesidir.
Nupel’le ilişkim de biraz böyle başladı.
Günay’la kırk yıla yaklaşan dostluğumuz nedeniyle zaten yazacaktım. Fakat beni oraya taşıyan belirli bir an vardı. Leyla Güven’in açlık grevi üzerine yazdığım bir yazının mutlaka etkili bir mecrada yayımlanması gerekiyordu, iki yer vardı: Gazete Duvar ve T24.
Duvar’dan bir dostumu aradım. “Yayımlarız” dedi. Bekledim. Sabah geçti, akşam oldu. Yazı çıkmadı. Telefon ettim, yanıt gelmedi, toplantılar bitmedi. Gece geç saatlerde mahcup bir sesle olumsuz yanıt geldi.
Yazıyı Nupel’e gönderdim.
Böylece ilk yazım yayımlandı.
Sonra Aysel Tuğluk meselesi geldi. Ardından tecrit üzerine yazılar, başka tartışmalar, başka itirazlar… Nupel, birçok yerde yayımlanması mümkün olmayan yazılarımı yayımladı. Sadece bir yayın platformu değildi; belirli bir vicdanın, belirli bir söz söyleme cesaretinin mekânıydı.
Bu yüzden bugün kendime şu soruyu yeniden soruyorum:
Niçin yazıyordum?
Belki de insan yazarken yalnızca düşüncelerini değil, varlığını da kayda geçirir. Yazı, unutuluşa karşı verilen sessiz bir mücadeledir. Çünkü insan bilir ki ömrü sınırlıdır; buna rağmen iz bırakmak ister. Sözü, kendi hayatından daha uzun yaşasın ister.
Bir gazetenin ya da sitenin yayın hayatına son vermesi teknik olarak faaliyetini durdurması demektir. Son sayı yayımlanır, son haber girilir, üretim biter. Arşiv kalır ama hayat çekilir.
Fakat dijital çağda mesele daha karmaşıktır. Bir yayın organı kapandığında yalnızca yeni yazılar sona ermez. Onun temsil ettiği hafıza da yavaş yavaş silinir. Bir ses eksilir dünyadan. Bir bakış açısı, bir itiraz biçimi, bir yazı geleneği ortadan çekilir.
Belki de asıl kayıp budur.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca yaşaması değil, hatırlamasıdır. Toplumları toplum yapan da yalnızca bugünü paylaşmaları değil, ortak bir hafızayı taşımalarıdır. Bir yayın organı kapandığında, geriye sadece kapanmış bir site değil; eksilmiş bir hafıza, yarım kalmış bir hikâye ve artık duyulamayacak bir ses kalır.
Her son, biraz da budur: Dünyanın, bizden bir parçayı geri alması.
Buradan beni takip eden, yazılarımı okuyan, olumlu olumsuz fikirlerini bildiren, hatta sosyal medya hesapları üzerinden ağır sözler eden kimselere bile zaman ayırıp okudukları için teşekkür ederim…
Yedi yıl Nupel’e yazı yazdım. Bazen birkaç isimle yazılar yazdım. Yazılarımı çekinmeden yayımlayan Günay’a da teşekkürü borç bilirim…
Bir şey biten önemli olansa bir şey bittiği zaman bile birbirinin yüzüne bakabilmektir. Günay’la kırk yıldır dostuz, kırk yıl daha dost kalacağız…
Kalın sağlıcakla, my.










