Müslüm Yücel: Bayram’ın Ölümü

Yazarlar

Arkadaş ölümleri acıdır. İnsanın hayatında karşılaşabileceği en ağır kayıplardan biridir bu. Aileden farklıdır; arada kan bağı yoktur ama çoğu zaman kandan daha güçlü bir bağ vardır. Çünkü arkadaşlık, seçilmiş bir yakınlıktır. Aynı yolu yürümüş olmanın, aynı korkulara, aynı umutlara, aynı yenilgilere ve aynı sevinçlere tanıklık etmiş olmanın yarattığı görünmez bir akrabalık. Bir arkadaş öldüğünde yalnızca bir insan gitmez. Onunla birlikte paylaşılan zamanın bir bölümü de çekilip gider hayattan. Kahkahalar, yarım kalmış sohbetler, sırlar, tartışmalar, küslükler, barışmalar ve “bir ara oturup uzun uzun konuşuruz” diye ertelenmiş buluşmalar da onunla birlikte eksilir. Bir daha gerçekleşmeyecek ihtimaller de ölür.

Bazı arkadaşlar vardır; öldükten sonra da insanın içinde yaşamaya devam ederler. Bir haber duyarsın, bir kitap okursun, bir şarkı işitirsin ve ilk refleksin ona anlatmak olur. Sonra bir an durursun. Çünkü anlatacağın kişi artık yoktur. İşte ölümün en ağır taraflarından biri budur: İnsan önce yokluğu değil, alışkanlığın devam ettiğini fark eder. İçindeki konuşma sürmektedir ama karşı tarafta artık cevap verecek biri kalmamıştır. O sessizlik insanı yaralar. Çünkü arkadaş, insanın hayatındaki tanıklardan biridir. Kendini hatırlamanı sağlayan insanlardan biri. Geçmişini, gençliğini, hatalarını, cesaretini, korkularını bilen biridir. Arkadaş öldüğünde biraz da kendi hikâyenin bir bölümü eksilir. Kendi hayatının bir sayfası kopup gider sanki. Belki bu yüzden arkadaş ölümleri yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda insanın kendi faniliğiyle yüzleşmesidir. Orada kendini görürsün. Bir gün senin de olmayacağını, bir gün senin de yalnızca hatıralarda kalacağını. Arkadaş ölümü biraz da kendi ölümünün sessiz habercisidir.

Ama insan yalnızca bedeniyle yaşamaz. Hayat, etten ve kemikten ibaret değildir. Bir insanı yaşatan, ardında bıraktığı izlerdir. Dokunduğu hayatlar, değiştirdiği insanlar, birlikte kurduğu dostluklar, anlattığı hikâyeler ve bıraktığı sözlerdir. Bu yüzden arkadaşlar, içimizde yaşadıkları sürece tam olarak ölmezler.

Bayram’ı ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Urfa’daydık. 1991 yılının sonları olmalı. Kızıyla birlikte büroya gelmişti. Devrimci olduğunu söyledi, büroda çalışmak istediğini anlattı. Birkaç ortak tanıdığın adını verdi. Rıza Zıngal, o sıralar Adana’da çalışan Hataylı Salman ve bugün aklıma gelen daha niceleri. Bayram’ın Mersin’de, Adana’da çok tanıdığı vardı. Çoğu, seksenli yılların hapishanelerinden geçmiş insanlardı. O gün çay içtik, sohbet ettik. Sonra durumu Ramazan Ulek’e söyledim. O günlerde Yeni Ülke günlük gazete çıkarmaya hazırlanıyordu ve hepimiz bunun için çalışıyorduk. Büro küçüktü ama hayaller büyüktü. Büroda iki kişiydik; ben ve Kemal. Arada bir Nazım uğrardı. Ticaret Lisesi öğrencisiydi ve on parmak daktilo yazabiliyordu. Benim el yazısıyla hazırladığım haberleri daktiloya çekiyordu. Bayram da iyi daktilo kullandığını söyleyince rahatlamıştık. Sonra birkaç hafta ortadan kayboldu; Adana’ya gitmişti. Dönünce başladı ve bizim küçük dünyamızın bir parçası oldu.

Aslında çok kalabalık değildik. Ama gençtik. İnandığımız şeyler vardı ve dünyanın değişebileceğine dair inancımız henüz kırılmamıştı. O yıllar zordu. Zulüm vardı, acı vardı, ölüm vardı. Bir dönemin hafızasını taşıyan insanlar için isimler yalnızca isim değildir; her biri bir yara izi gibidir. Cengiz Altun’un vurulması, Halit, Namık, Hafız… Hafız’ın adını bugün bile anarken içim daralır. Şenol, Hüseyin Deniz, Burhan, Nazım… Bazılarının mezarı bile yok. Bazılarının sesi hâlâ kulağımda. Bazılarının yüzü yıllar geçmesine rağmen zihnimden silinmedi.

Cengiz vurulduğu zaman ne yapacağımı bilememiştim. O günlerde Hizbullah Urfa’da örgütlenmeye, büro açmaya çalışıyordu. Kitabevi kuracaklarını, dini ve ilmi yayınlar satacaklarını söylüyorlardı. Gençliğin verdiği saflıkla mı, cesaretle mi bilmiyorum, bir gün onlara “Hizbullah buraya giremez” demiştim. Bunun arkasında uzun uzun düşünülmüş bir siyaset yoktu. Sebebi çok daha yalındı. Arkadaşlarımı öldürmüşlerdi. Cengiz’i, başkalarını, daha nicelerini… İnsan bazen fikirlerinden önce kayıplarıyla konuşur. Ben de o gün kayıplarımla konuşuyordum. Çünkü ölüm yalnızca vurulanı almıyordu; geride kalanların hayatına da yerleşiyordu.

İnsan yaşlandıkça fark ediyor ki hafıza yalnızca hatırlamak değildir; hafıza aynı zamanda taşımaktır. Gidenleri sırtında taşımaktır. Onların acılarını, umutlarını, yarım kalmış cümlelerini ve hikâyelerini taşımaktır. Belki de bu yüzden bugün Bayram’ı anarken yalnızca onu değil, bir dönemi de anıyorum. Bir kuşağı, bir mücadeleyi, bir hayat biçimini anıyorum. Bayram’ın ölümü, yıllardır içimde taşıdığım başka isimleri de yeniden uyandırıyor. Çünkü bazı insanlar öldüğünde yalnız kendileri gitmez; birlikte yaşadığınız zaman da ayağa kalkar ve yeniden karşınıza dikilir.

Bayram’la çok iyi anlaştığımız söylenemezdi. Bürolar biraz aile gibidir; dışarıdan uyumlu görünür ama içeride tartışmalar hiç bitmez. Fikir ayrılıkları olur, kırgınlıklar olur, sesler yükselir. Sonra hayat devam eder. Bizim de öyle oldu. Tartıştığımız zamanlar oldu, küstüğümüz zamanlar oldu ama bağımız kopmadı. Bir gün İngiltere’deydim. Telefonumu bulmuş, aradı. “Mirim,” dedi, “kızımı sana yolluyorum. Birkaç ay sende kalacak. Amcasısın sen.” Gerçekten de kızı geldi. Bir süre yanımda kaldı, dil kursuna gitti. Hayat böyle bir şeydir işte. Yıllarca görüşmezsin, sonra bir telefon gelir ve kaldığın yerden devam edersin.

Otuz beş yıl… Dile kolay. Bir insan ömrünün büyük bölümü. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki Bayram yalnızca tanıdığım biri değildi. Hikâyemin bir parçasıydı. Onun ölümüyle birlikte yalnız bir arkadaşımı değil, geçmişimin tanıklarından birini de kaybettim. Gençliğimin, mücadele yıllarımın, dostluklarımın, kırgınlıklarımın ve umutlarımın tanıklarından biriydi.

İnsan yaşlandıkça dostlukların anlamı da değişiyor. Her gün görüştüğün insanlar değil sadece dostların. Bazen aylarca, hatta yıllarca görüşmediğin insanlar da dostun oluyor. Çünkü dostluk sıklıkla değil, derinlikle ölçülüyor. Bizimkisi de biraz öyleydi. Her gün yan yana değildik ama konuşmalarımız özeldi. Belki bir kahve, belki uzun bir yürüyüş, belki de “Lan, ne var ne yok?” diye başlayıp saatlerce süren sohbetler… O aralıklar kıymetliydi. Nadir olduğu için daha anlamlıydı. Şimdi o aralıklar yok. Telefonu eline alıyorsun, bir an ona da yazmayı düşünüyorsun, sonra ölüm gerçeği yeniden çıkıyor karşına. İnsan birinin öldüğünü aslında bir kez öğrenmiyor; her hatırladığında yeniden öğreniyor.

En son bu yılın Nisan ayında mesaj atmıştı. “Hatıralarımı yazıyorum” demişti. Birkaç şey sormuştu. Sonra aradı. Bazı şeyleri birlikte hatırladık, bazılarını unutmuşuz. Benden birkaç kitap istedi, gönderdim. O konuşmanın bir veda olduğunu bilmeden… Çünkü ölüm çoğu zaman haber vermez. Geleceğini bildirmez. Kapıyı çalmaz. Bir cümleyi yarıda bırakır, gider.

Şimdi düşünüyorum da, insanın geride bırakabileceği en değerli şey belki de malı mülkü değildir. Belki yazdığı kitaplar bile değildir. Belki geride bıraktığı dostluklardır. Bir insanın ardından duyulan özlemdir. Yokluğunda hissedilen boşluktur. Adı anıldığında gözlerde beliren o uzak bakıştır.

En son konuşmamızda “Hatıralarımı yazıyorum” demiştin. Şimdi düşünüyorum da, insan biraz da unutulmamak için yazar. Yaşadıklarını zamana karşı korumak için. Belki sen de bunu yapıyordun. Ama bazı insanlar yalnız yazdıklarıyla değil, başkalarının hafızasında bıraktıkları izlerle de yaşamaya devam ederler.

Bayram artık yok. Ama Urfa’daki o küçük büro duruyor hafızamda. Birlikte içilen çaylar duruyor. Daktilo sesleri duruyor. Yarım kalmış sohbetler duruyor. Hatırladığımız ve unuttuğumuz hikâyeler duruyor. Ve insanın bütün ölümlere rağmen yenemediği o şey duruyor: hatırlamak. Çünkü bazen hatırlamak ölümden daha güçlüdür.

Bayram gitti. Ama hafızamızda yaşamaya devam edecek. Biz yaşadığımız sürece ve bizden sonra onun hikâyesini anlatacak birileri kaldığı sürece.

 

İlginizi Çekebilir

Temmuz sonunda Meclis’ten geçmesi hedeflenen ‘çözüm süreci yasasında’ neler var?
Cesim Soylu: Küresel Otoriterleşme Kıskacında Yeni Konjonktür ve Kürt Siyaseti

Öne Çıkanlar