Günay Aslan: Gündemde öne çıkan 3 başlık; Bakur- Başur- Rojava

Yazarlar

Kürt gündeminde öne çıkan ve önemli bulduğum üç başlık var. Bu yazımda onları ele almak;  görüşlerimi paylaşmak istiyorum…

Önceki gün ABD Savunma Bakanlığının (Pentagon) 2027 bütçe taslağı açıklandı. Bakanlık gelecek yılın bütçesinde Peşmerge’ye ödenek ayırmadı. Kürdistan Peşmergesine on yıllardır sağlanan mali destek sonlandırıldı. 2026 yılında verilen 61 milyon dolarlık destek 2027 için kelimenin tam anlamıyla sıfırlandı. Mali destek kesildiği gibi işbirliği anlaşması da uzatılmadı. Anlaşmanın akıbeti de belirsiz kaldı.

Bütçe taslağında 2027 için IŞİD’le mücadeleyi desteklemek amacıyla yaklaşık 300 milyon dolarlık bir fon ayrılmış. Bunun yaklaşık 120 milyonu merkezi Irak hükümetine veriliyor. IŞİD’le mücadelede Bağdat’a 120 milyon dolar veren Amerika, IŞİD’le mücadeleye önemli katkılar yapmış Güney Kürdistan’a bir dolar bile vermiyor! IŞİD tehdidi ve azalsa da saldırıları sürmesine rağmen.

Ne var ki böyle olacağı belliydi ve konu yıllardır gündemdeydi. Amerikan tarafı birçok kez Kürtlere, ‘Peşmerge güçlerini ulusal bir ordu çatısı altında birleştirin; birleşmenin gerçekleşmemesi durumunda maddi desteği keseceğiz’’ demişti. Hem Kürt liderlere hem de Amerika’ya davet edilen Peşmerge Bakanı Şorij İsmail’e bu mesaj birçok kez çok net olarak, zaman zaman da kamuoyu önünde açık bir biçimde verildi ama Amerika’nın çabası yetmedi. Sonunda beklenen ceza verildi ve mali destek kesildi. Başka bir açıklaması var mı bilmiyorum; olursa elbette memnun olurum zira, bu durum Kürtler açısından mevzi ve itibar kaybına işaret ediyor. 

Amerika on yıllardır KDP ve YNK’nin kontrol ettiği Peşmerge güçlerini birleştirmek için uğraşıyordu ancak sonuç alamadı ve alamayacağını kabul etmiş görünüyor.  Kürt partileri, liderlerinin de on yıllardır devam edegelen, ‘birleştik, birleşiyoruz’ şeklindeki açıklamalarına ve verdikleri sözlere rağmen KDP ile YNK arasındaki sorunlar aşılamadı. Aşılamadığı gibi de Ortadoğu’nun yangın yerine dönüştüğü ve bölgenin yangınlar arasında yeniden dizayn edildiği günümüzde Erbil ile Süleymaniye arasındaki gerilim giderek yükseliyor. Gelinen aşamada ilişkiler krize dönüşmüş durumda ve gidişat pek parlak görünmüyor. İran savaşının gidişatına bağlı olarak Irak’ın iç dengeleri gibi Kürtler arası ilişkilerin de radikal bir biçimde değişmesi, bölünmenin daha da derinleşmesi ne yazık ki olası görünüyor…

Ayrıca Trump’ın Irak’ın yeni başbakan adayı Zeydi’yi jet hızıyla tebrik etmesi ve Beyaz Saray’da ağırlamayı teklif etmesi, Amerikan yönetiminin Suriye’den sonra Irak’ta da (yakında İran için de gündeme gelebilir) kendisiyle uzlaşmaya meyilli güçlü merkezi yönetimi ve otoriter liderleri tercih edeceğini ve onlarla iş tutmayı sürdüreceğini gösteriyor. Merkezi yönetimlerin ve otoriter liderlerin bu işbirliğini Kürtlere fatura edeceği de biliniyor. Suriye’de yaşananlar da zaten bunun en çarpıcı örneği olarak önümüzde duruyor.

*

Pentagon’un 2027 bütçe tasarısında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) için verilen mali destek ise Suriye Savunma Bakanlığı ile birlikte ele alınmış. İŞİD’le mücadele ekseninde verilecek 130 milyon doların nasıl dağıtılacağı tasarıda belirsiz bırakılmış. IŞİD’le mücadele için ayrılan payın Suriye Savunma Bakanlığı üzerinden verilmesi bir yere kadar anlaşılırdır zira, artık Trump’ın kanlı elinden tuttuğu Colani’nin yönettiği yeni bir Suriye gerçeği vardır. Ayrıca Amerika’nın yönlendirmesi, hatta dayatmasıyla Kürtlerin istemeye istemeye evet dediği; daha doğrusu mecbur edildiği bir ‘entegrasyon süreci’ söz konusudur. Dolayısıyla IŞİD’in yenilgisini sağlayan ve bu yönde ağır bedeller ödeyen SDG’ye verilen desteğin HTŞ’nin inisiyatifine bırakılması, bugüne kadar  SDG’ye sağlanan desteğin de sona erdiği veya ermekte olduğu anlamına geliyor. 

Gerçi Suriye’de HTŞ eksenli dengelerin yerine oturması çok kolay olacağa benzemiyor; Suriye’nin yeniden altüst olma ihtimali ve SDG’nin dengeleri yeniden şekillendirme potansiyeli yabana atılamaz fakat, mevcut konjonktür aleyhte sürüyor ve her aşamada Kürtlerden bir şeyler koparmaya devam ediyor.

Elbette Kürtlerin Başur’da olduğu gibi Rojava’da da bu gidişatı durduracak yeni ilişkiler ve dengeler inşa edecek hamleler geliştirmesi gerekiyor ve bu bağlamda Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin Birleşik Arap Emirlikleri ziyareti önem arz ediyor. Erbil- Kamışlo ilişkilerinin geleceği de…

Öte yandan Pentagon’un Suriye için öngördüğü mali destekle ilgili asıl sorun bence YPJ ile ilgilidir. Colani yönetiminin kabul etmediği ve dağıtılmasını istediği IŞİD’le mücadelede destanlar yazmış Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) mali destekten yoksun bırakılmış görünüyor. Colani’nin dışladığı, hatta tasfiye etmeye çalıştığı YPJ ne olacak, nasıl korunacak, ihtiyaçları nasıl karşılanacak? IŞİD’le mücadele için SDG’nin özel birimleri görev yapacak ve mali destekten sınırlı sayıdaki bu güçler yararlanacak ancak, Şam’ın kabul etmediği, görev vermediği, dediğim gibi dağıtılmasını istediği YPJ’nin görmezden gelinmesi kabul edilemez? Zira IŞİD’le mücadeleden ve entegrasyon sürecinden dışlanan YPJ’nin varlığının devamı sadece askeri açıdan değil, kadın özgürlüğü, sivil toplum, demokratikleşme açısından da hem Rojava hem Suriye’nin geneli için çok önemli ve bu Colani merkezli siyaset bu anlamda ciddi sıkıntı ve sorunlar üretiyor. 

Zaten Suriye’de entegrasyon süreci de bıçak sırtında ilerliyor. Anadilde eğitim ve YPJ meselesinde bir yol ayrımına gelineceği gözleniyor. Rojava’da süreç bir süre daha bıçak sırtında düşe kalka ilerleyebilir ama özellikle anayasa yazım sürecinde yeni gerilimlerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır…Ne diyelim, gün ola harman ola…

*

Diğer yandan; Kürt gündeminin önemli bir diğer başlık ise ‘Süreç’le alakalıdır. Türkiye’de yürütülen ‘Bahçeli Süreci’ ile ilgili gelişmelerdir. Murat Karayılan’ın dün yaptığı ‘İktidar süreci dondurdu’ açıklamasından sonra gözler yeniden, çoktandır gözden düşmüş olan bu sürece çevrildi. Karayılan, ‘’somut adım atmayan ve teslimiyet dayatan’’ iktidarın süreci fiilen dondurduğunu söylüyor.

 HSM Komutanı Karayılan, “devletin ve iktidarın yasal olarak yaptığı hiçbir pratik yoktur” diyor. Devlet ve iktidar cenahından gelen açıklamaları da ‘siyasi manevra’ olarak değerlendiriyor.

Yasal güvence olmadan silah bırakmanın “akıl dışı” olacağını belirten Karayılan, “Önce silahları bırakın, sonra adım atalım yaklaşımı teslimiyet dayatmasıdır” ifadesini kullanıyor. Ayrıca Kürt sorununun çözümünün sadece silahsızlanmaya indirgenemeyeceğini söylüyor ve bunun “100 yıllık bir çatışmalı sürecin sonlandırılması” meselesi olduğuna dikkat çekiyor.

Karayılan’ın açıklamalarını dikkatlice okudum. Kendisini 1990’dan bu yana 36 yıldır da tanırım. Bir basın emekçisi olarak onunla bazı süreçleri paylaştığım da olmuştur; program, röportaj yapmışlığım da. Dolayısıyla onun söylediklerini yorumlamak benim açımdan zor değil. Kaldı ki bunu gazeteci meslektaşlarım, siyasiler, Kürt yurtseverleri zaten yapıyor. Benim üzerinde durmak istediğim Murat Karayılan’ın söylediklerinden çok, söylemek istedikleridir. Aslında söylemek istediklerinin daha önemli olduğunu düşünüyorum fakat bir niyet okuması yapmam doğru olmaz. Bu bana da yakışmaz. Sanırım kendisi ilerleyen günlerde gidişata bağlı olarak bugün söylemediği ama içinde tutmakta zorlandığı çok şeyi söyleyebilir. Dün söylediklerinden süreçle alakalı çok zorlandığını ve öfkeli olduğunu anlıyorum…

 Şimdilik bu kadarını belirteyim ve sürece ilişkin olarak içimden gelmese de bir kez daha yazayım: Daha önce de yazdım ve söyledim; tekrar edecek olursam süreci başlatan devlet dışında bu işin nereye gideceğini, nasıl sonuçlanacağını öngören pek olmadı. Kürt tarafı, özellikle Kandil devletin niyeti ve amaçları konusunda net bir fikir sahibi olsa da birçok nedenden ötürü kendisini İmralı üzerinden yapılan teklife kapatamadı. Sonunda ‘evet’ dedi ya da demek zorunda kaldı ama beklediği gibi de olmadı. Aslında devletin de PKK’nin de süreçteki önceliği Rojava’ydı. Devlet Rojava’yı tasfiye etmek, PKK de kendini feshederek, savaşa son vererek, bazı alanlarda geri çekilerek ortamı yumuşatmaya, tek taraflı adımlar atarak ve tek taraflı irade beyanlarında bulunarak bunu engellemeye; Rojava’yı saldırıdan esirgemeye çalıştı ama bu çabası karşılık bulmadı. Bulmadığı gibi de ağır bir saldırıya uğradı ve Rojava’da içimizi yakan travmatik bir süreç yaşandı.

Türk devletinin organize ettiği HTŞ’nin Halep’teki Kürt mahallelerine saldırmasıyla aslında adına ‘süreç’ denilen şey de sona erdi. PKK Rojava’da halk savaşı temelinde direnme ve savaşı yayma kararı aldı ancak, uygulayamadı. İyi mi oldu, kötü mü oldu bu ayrı bir tartışma konusu ancak iç ve dış şartlar yüzünden kararını uygulayamadı. Ve Rojava’dan sonra süreç hem devlet hem de PKK için anlamını yitirdi. Ancak taraflardan hiçbiri de ‘bitiş düdüğünü’ çalmak, sürece resmen son vermek istemedi. Karşılıklı hamleler bundan sonra da devam etti. Devlet amacına kısmen de olsa ulaşmıştı ve PKK ağır bir yara almıştı ama bu dosya henüz kapanmamıştı. Rojava’da açılan dosya Kandil’de yeniden ele alınacak ve taraflar kartlarını yeniden ve belki de son kez açacaktı.  Ve şimdi o dönem yaşanıyor.

Rojava’dan sonra devlet gözünü Şengal’e, Gare’ye ve Kandil’e çevirdi. Böyle olacağı bekleniyordu ve öyle de oldu. Türk devleti bu bölgelerde de tıpkı Rojava’da olduğu gibi Kürt hareketine ağır bir darbe vurmanın planlarını yapmıştı ve süreci bu amaç için kullanıyordu. Erdoğan’ın alay edercesine ‘durduk mu, durmak yok, yola devam’ demesi bu planla alakalıydı ve yaz ayları bu anlamda çok kritik geçecek… 

Süreçle ilgili olarak zaman zaman Kandil’den, daha çok da DEM Parti’den yapılan ‘iyimser’ açıklamaların, Kürt medyasında yer alan polyanacı yorumların bir zemini olmadığı yakın zamanda bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Devletin çözüme dair herhangi bir hazırlığının olmadığını yine Kandil ve DEM Parti açıklamak zorunda kaldı. Elbette Kürt siyasetindeki bu öngörüsüzlük ve yönsüzlük Kürt tarihine kötü bir ün olarak geçecek ve sanırım gelecek kuşaklar bu tutumu mahkum edecek.

Karayılan son açıklamasında iktidarın ‘teslimiyet dayattığından’ söz ediyor ve anlaşıldığı kadarıyla ortada bunun dışında bir ‘çözüm’ bulunmuyor. Yasal düzenleme için silah bırakma ve dağdan inme, bunun teyit edilmesi şart koşuluyor. Devlet Kürt tarafının attığı adımları yasal düzenleme için yeterli görmüyor. Meclis Başkanı, ‘teyit olmadan yasa çıkmaz’ diyor. MİT Başkanı ‘’Kandil Öcalan’ın iradesini görmezden geliyor’’ diyor. Erdoğan, ‘’Süreç iyi gidiyor, yapılması gereken bellidir’ diyerek yapılması gerekenin ‘önce silahsızlanma’ olduğuna göndermede bulunuyor.

Önce silahsızlanma, teyit, tespit, tescil gibi kavramların bir oyun olduğu biliniyor ve bu oyunun oynanmasının arkasında yatan nedenin ne olduğu da…

Türkiye’nin tıpkı Rojava’da olduğu gibi SDG’den Halep’i, Tabka’yı, Rakka’yı, Deyrizor’u boşaltmasını istediği gibi PKK’den de Şengali, Mahmur’u, Gare’yi boşaltmasını istiyor. Kandil’den İmralı’ya uzanan görüşmelerin en önemli konusunu bu oluşturuyor. Türk devleti yasal sürecin başlaması için buraların terk edilmesini şart koşuyor. Anladığım kadarıyla Kandil bunu kabul etmiyor. Karayılan’ın açıklamalarına bakacak olursak Kandil, sadece yasal düzenleme yapılmasını da yeterli görmüyor. Kandil, 100 yıllık Kürt sorununa bir çözüm bulunmadan adım atmak istemiyor. 

Devletin ise böyle bir niyeti yok ve Kandil’i İmralı üzerinden baskılamak, hareketi çatlatmak, Kürt bileşenleri birbirine düşürmek için çabalıyor. Öcalan da bunu fark etmiş görünüyor ve ‘‘böyle giderse aradan çekilirim’ diyor…

Çok uzattım, bağlayayım;  50 yıllık Kürt hareketi tarihinin en kritik kavşağında duruyor. Sorunun silahla değil, diyalogla, barışçıl, legal politik yol ve yöntemlerle çözümü konusunda irade beyanında bulunan ve bunun gerektirdiği adımları tek taraflı olarak atan Kandil’in ‘onurlu bir geri dönüş’  ve ‘adil ve kalıcı bir çözüm’ olarak ileri sürdüğü taleplerin kısmen de olsa karşılanmaması, önümüzdeki birkaç ay içinde bir orta yol bulunamaması halinde her şey sil baştan olabilir. Buna pek ihtimal vermiyorum ve demokratik kalıcı bir çözümün Türkler, Kürtler vd. herkesin çıkarına olacağına olan inancımla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum ama riskin çok yüksek olduğunu da görüyorum.

Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı 200 yıllık kronik Kürt / Kürdistan sorununu şiddetle, teslimiyetle, bir isyanı daha bozgunla çözme alışkanlığı sürüyor. Bunun bir çözüm olmadığı, bu politikanın herkese çok ağır faturalar çıkardığı biliniyor fakat, devlet ezberini bozmuyor, bildiğinden; ‘inkar ve imhadan’ vaz geçmiyor.

Bu anlamda bölgesel ve küresel konjonktürün kendisine sağladığı avantajla önümüzde dönem dayatmasını sürdürecektir. Masada ve sahada bütün ağırlığıyla yüklenecektir. Önümüzdeki bu birkaç çok ay kritik geçecektir ancak Türk devleti Kürtleri kendi değerleri etrafında insanca ve özgürce yaşama ideallerinden vazgeçiremeyecektir. 

Kürtler,  Türk devleti ve Erdoğan’ın hayal ettiği gibi onların önünde diz çökmeyecektir.

Tarih buna bir kez daha şahitlik edecektir…

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: 1 Mayıs, madenciler ve çalışanların ortak yeni sendikal merkezi
Ankara’da 1 Mayıs’ın adresi Tandoğan; Maden işçileri de katıldı

Öne Çıkanlar