Bir halkın tarihi üzerine konuşmak kolay değildir. Hele ki söz konusu olan tarih, inkârın, direnişin, sürgünün, yenilgilerin, umutların ve yeniden ayağa kalkışların tarihi ise mesele daha da zorlaşır. Çünkü böylesi tarihler yalnızca yaşanmış olaylardan oluşmazlar; aynı zamanda hafızadan, duygulardan ve geleceğe ilişkin beklentilerden de örülürler. Orada yalnızca fikirler tartışmaz, hayatlar dönüşür.
Son yıllarda Kürt siyasal düşüncesinde dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Birçok çevre, eleştiri ve tartışmalarla yaşanan gelişmelere bakışını yansıtıyor. İlk etapta bu olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Çünkü eleştiri, düşüncenin gelişme biçimidir. Kendini eleştiremeyen hiçbir düşünce canlı kalamaz.
Fakat her eleştiri aynı değerde değildir. Belirleyici olan eleştirinin kendisi değil, nasıl yapıldığıdır. Tam da burada gözden kaçırılan önemli bir ayrım ortaya çıkar: Eleştiri ile hüküm arasındaki ayrım. Eleştiri anlamaya çalışır; hüküm karar vermeye. Eleştiri sorularla ilerler; hüküm cevaplarla. Eleştiri olguların iç içe geçmiş katmanlarını araştırır; hüküm bu katmanları düzleştirir. Bu nedenle bir değerlendirme ya da metnin gerçekten eleştirel olup olmadığını belirleyen şey kullandığı sert ifadeler değil, hakikate hangi yöntemle yaklaştığıdır.
Kürt düşünce dünyasında kendinde “her şeyi hak gören” bir eleştiri dili öne çıkmaktadır. Görünürde güçlü teorik referansları vardır bu dilin. Marx konuşur, Fanon konuşur, Gramsci konuşur, Said konuşur. Kavramlar çoğalır, alıntılar derinleşir. Fakat bütün bu teorik yoğunluğa rağmen ortaya çıkan şey çoğu zaman daha fazla açıklama değil, daha fazla hüküm olmaktadır. Düşünürler düşünmenin araçları olmaktan çıkıp tanıklara dönüşmekte; teori araştırmanın başlangıç noktası olmaktan çıkıp kararın gerekçesine dönüşmekte; hakikat aranmak yerine doğrulanmaktadır.
Oysa düşünce tarihinin büyük isimleri hiçbir zaman mahkemelerde tanıklık yapmak için yazmadılar. Marx’ın amacı toplumsal hareketin iç yasalarını anlamaktı. Gramsci kavramlarını kendi çağının karmaşık gerçekliğini kavramak için geliştirdi. Fanon’un öfkesi sömürgeleştirilmiş insanın yaşadığı parçalanmayı görünür kılmak içindi. Said’in bütün entelektüel yaşamı ise basitleştirmenin karşısında durmakla geçti. Bu düşünürlerin ortak noktası, teoriyi bir sonuç olarak değil, bir arayış olarak görmeleridir.
Bugün ise tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Önce karar veriliyor, sonra teori çağrılıyor. Önce hüküm kuruluyor, sonra alıntılar sıralanıyor. Önce suçlu belirleniyor, sonra tarih yeniden yazılıyor. Tam bu nedenle son yıllardaki tartışmaların önemli bir kısmı teorik görünmesine rağmen teorik değildir. Çünkü teori yalnızca kavram kullanmak değil, her şeyden önce bir düşünme disiplinidir. Ve düşünmenin ilk şartı, hakikatin kendi beklentilerimizden daha karmaşık olabileceğini kabul etmektir.
Teori Hakikatin Yerine Geçtiğinde
Her teori belirli bir tarihsel deneyimin içinden doğar. Hiçbir kavram boşlukta ortaya çıkmaz. Bu nedenle teorik üretim, hayatı anlamaya çalışan bir çabadır.
Fakat teoriler bazen tam tersine kullanılmaya başlanır. Dünyanın yerine geçerler. İşte o zaman düşünce canlılığını kaybetmeye başlar. Çünkü teori ile dogma arasındaki çizgi son derece incedir. Her ikisi de kavramlar kullanır, açıklamalar üretir, bir dünya görüşüne sahiptir. Fakat aralarında temel bir fark vardır: Teori gerçeklik karşısında kendisini sınar; dogma gerçekliği kendisine uydurmaya çalışır.
Bu ayrım bizi daha derin bir meseleye götürür: Bir düşünürü kullanmak ile bir düşünürle düşünmek arasındaki fark.
Bir düşünürü kullanmak kolaydır. Onun metinlerinden işimize yarayan cümleleri seçer, kendi tezimizi destekleyen pasajları öne çıkarır, geri kalanı sessizce görmezden geliriz. Böylece düşünür, yaşayan bir fikir kaynağı olmaktan çıkıp elimizdeki hükmü doğrulayan bir otoriteye dönüşür. Bir düşünürle düşünmek ise çok daha zordur. Çünkü o zaman yalnızca onun cevaplarını değil, sorularını da devralmak gerekir. Yalnızca sonuçlarını değil, çelişkilerini de anlamak gerekir.
Birçok siyasal tartışmada eksik olan tam da budur. Düşünürler okunuyor ama onlarla düşünülmüyor. İsimler dolaşıyor, fakat düşünce ilerlemiyor. Bunun en belirgin sonucu teorinin giderek bir meşruiyet aracına dönüşmesidir. Bir iddia ortaya atılır, ardından onu destekleyecek düşünürler bulunur. Bir hüküm verilir, sonra teorik referanslar çağrılır. Böylece düşünce süreci tersine çevrilmiş olur; önce gerçeklik değil, sonuç gelir.
Oysa teorik görünen birçok değerlendirme, arayışın değil sonucun dilini konuşmaktadır. Sanki bütün sorular cevaplanmış, bütün karmaşıklık ortadan kalkmıştır. Tam da bu noktada teorik eleştiri farkına varmadan kendi karşıtına dönüşür. Çünkü düşüncenin sona erdiği yerde teori kalmaz; orada yalnızca teorinin diliyle konuşan bir kesinlik kalır. Ve kesinlik çoğu zaman düşüncenin değil, düşüncenin yorgunluğunun işaretidir.
Fakat mesele yalnızca teorinin nasıl kullanıldığı değildir. Teori hakikatin yerine geçtiğinde, çok geçmeden tarih de muhasebenin konusu olmaktan çıkar ve yargılamanın konusu haline gelir. Bu yüzden şimdi şu soruyla yüzleşmek gerekiyor: Bir halkın tarihi anlaşılmak için mi vardır, yoksa yargılanmak için mi?
Tarih Mahkemeye Dönüştüğünde
Tarih üzerine konuşmanın iki farklı yolu vardır. Birincisi anlamaya çalışır; ikincisi hüküm vermeye.
Anlamak sabır ister. Çelişkileri kabul etmeyi, bir olgunun aynı anda hem doğru hem yanlış yönleri olabileceğini görmeyi gerektirir. Hüküm vermek ise çok daha rahattır. Bir suçlu, bir neden, bir açıklama yeterlidir.
İnsan zihni özellikle kriz ve hayal kırıklığı dönemlerinde bu ikinci yola daha fazla yönelir. Çünkü çok katmanlı bir gerçekliği kavramak zihinsel emek ister. Oysa hüküm psikolojik rahatlama sağlar. Belirsizlikler azalır, acılar anlam kazanır, başarısızlıklar bir sorumluya bağlanır. Tam da bu nedenle büyük yenilgilerin ardından çoğu zaman büyük muhasebeler değil, büyük yargılamalar ortaya çıkar.
Son yıllarda Kürt düşünce dünyasında gözlemlenen bazı eğilimleri bu çerçevede okumak mümkündür. Birçok tartışmada geçmiş artık araştırılan bir alan olmaktan çıkmakta, yargılanan bir nesneye dönüşmektedir. Tarihsel olaylar kendi dönemlerinin koşulları içinde ele alınmamakta; bugünün sonuçları üzerinden yeniden anlamlandırılmaktadır.
Bunun en önemli sonucu geriye dönük kesinlik yanılsamasıdır. Bugünden geçmişe bakıldığında her şey son derece açık görünür. Fakat bu açıklık yanıltıcıdır. Geçmişin insanları bizim bugün sahip olduğumuz bilgiye sahip değillerdi. Onlar da belirsizlik içinde hareket ediyor, ihtimaller arasında seçim yapıyor, çoğu zaman eksik bilgiyle karar vermek zorunda kalıyorlardı. Tarihsel düşüncenin ahlaki sınavı tam da bu noktada başlar: Geçmişi bugünün bilgisiyle yargılamak kolaydır; onu kendi zamanının sınırları içinde anlamaya çalışmak ise zordur.
Bu nedenle tarihsel muhakeme ile tarihsel yargılama birbirinden farklı şeylerdir. Muhakeme sorar: “Neden böyle oldu?” Yargılama sorar: “Kim yüzünden böyle oldu?” Muhakeme nedenlerin çoğulluğunu araştırır; yargılama tek bir neden arar. Ve çoğu zaman onu bulur da.
Oysa bir halkın yarım yüzyılı aşan mücadelesini düşünelim. Orada yalnızca fikirler yoktur. Devletler vardır, savaşlar vardır, uluslararası dengeler, toplumsal dönüşümler, kuşak değişimleri, kentleşme, göç, ekonomik ve kültürel kırılmalar vardır. Bütün bunların iç içe geçtiği bir süreci tek bir kavrama, tek bir tercihe ya da tek bir kişiye indirgemek açıklama değil, sadeleştirmedir. Ve sadeleştirme çoğu zaman düşüncenin değil, düşünmekten yorulmanın belirtisidir.
Tarih yargılamaya dönüştüğü anda öğrenme kapasitesini kaybetmeye başlar. Çünkü hüküm geçmişi kapatır; anlamak ise geçmişi açık tutar. Yalnızca anlaşılan bir tarih aşılabilir. Yalnızca anlaşılan bir deneyim dönüştürülebilir.
Reaksiyonel Eleştiri ve Yenilgi Bilinci
Her siyasal dönemin yalnızca bir düşünce biçimi değil, aynı zamanda bir duygu iklimi vardır. Çoğu zaman fikirler, görünmeyen duygusal akıntıların üzerinde yükselir.
Kürt siyasal düşüncesinde ortaya çıkan eleştirel dalgayı anlamak için bu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir. Son otuz yıl, Kürtler açısından yalnızca siyasal gelişmelerin değil, aynı zamanda büyük umutların ve büyük hayal kırıklıklarının da dönemi oldu. Kürt kimliği görünür oldu, inkâr siyaseti eski mutlaklığını kaybetti. Fakat aynı süreç içerisinde ağır kırılmalar da yaşandı. Beklentiler gerçekleşmedi, bazı kazanımlar korunamadı, bazı umutlar yarım kaldı.
Bu nedenle bugün ortaya çıkan düşünsel atmosferi yalnızca teorik kavramlarla açıklamak eksik kalır. Burada aynı zamanda bir ruh hali vardır. Bir yorgunluk, bir kırgınlık, bir hesaplaşma arzusu.
İşte reaksiyonel eleştiri tam bu zeminde ortaya çıkar. Reaksiyonel eleştiri, öznenin kendi deneyimini anlamlandırma çabasından değil, yaşadığı hayal kırıklığının yarattığı duygusal basınçtan doğar. Yaratıcı eleştiri anlamak ister; reaksiyonel eleştiri uzaklaşmak. Yaratıcı eleştiri bir deneyimin sınırlarını göstermek ister; reaksiyonel eleştiri o deneyimin bütün meşruiyetini sorgulamak. Yaratıcı eleştiri geleceğe yönelir; reaksiyonel eleştiri geçmişle hesaplaşmaya.
Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı önlemek gerekir. Hayal kırıklığı gayet meşru bir duygudur. Yenilgiler de gerçektir, başarısızlıklar da. Sorun yenilgilerin konuşulması değildir. Sorun, yenilgilerin bütün tarihi açıklayan tek anahtara dönüştürülmesidir. Çünkü o noktadan sonra düşünce yavaş yavaş daralmaya başlar. Önce çelişkiler azalır, sonra nedenler azalır, daha sonra sorular azalır. Ve sonunda geriye yalnızca hükümler kalır.
Olgun eleştiri bir dönemin hem başarılarını hem de sınırlarını birlikte görebilir. Reaksiyonel eleştiri ise çoğu zaman bunlardan yalnızca birini görür; ya kutsar ya mahkûm eder. Oysa düşünce ne kutsamanın ne de mahkûm etmenin içinde gelişir; düşünce gerilimlerin içinde, bir deneyimin hem yaratıcı hem de sorunlu yanlarını aynı anda görebildiğimiz ölçüde gelişir.
Peki bu hayal kırıklıkları neden giderek kendilerini teorik üstünlük diliyle ifade etmektedir? Bu soru bizi kaçınılmaz olarak başka bir tartışmaya götürmektedir: Aydın ile bilgiç arasındaki farka.
Bilginin Kibri
Bilgi sahibi olmak ile düşünür olmak arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Bilgi öğrenmekle ilgilidir; düşünce sorgulamakla. Bilgi birikim ister; düşünce cesaret. Bu nedenle her aydın bilgili olmak zorundadır; fakat her bilgili insan aydın değildir.
Yaşadığımız çağda bilgi arttıkça tevazu büyümüyor; çoğu zaman kesinlik büyüyor. Sorular çoğalmıyor; hükümler çoğalıyor. Küçük düşünsel çevrelerde bu daha da görünür hale gelir. Çünkü burada bilgi çoğu zaman hakikati araştırmanın değil, üstünlük kurmanın aracına dönüşebilmektedir.
İşte bu noktada bilgiçlik ortaya çıkar. Bilgiçlik çok bilmek değildir; bildiğini hakikatin yerine koymaktır. Bilgiç insan bir düşünürü okuduğunda onunla tartışmaz, onun arkasına geçer. Cehalet bilmemekten doğar; bilgiçlik ise bildiğini mutlaklaştırmaktan. Bu yüzden bilgiçlik cehaletten daha tehlikelidir; çünkü öğrenmeye kapalıdır.
Sokrates’in büyüklüğü her şeyi bilmesinde değil, bilmediğini kabul etmesindeydi. Gerçek aydın için bilgi bir iktidar aracı değil, bir sorumluluktur. Gerçek düşünce insanı rahatlatmaz; rahatsız eder. Kendi doğrularından kuşku duymaya zorlar. Ne kadar çok öğrenirse, hakikatin ne kadar büyük olduğunu o kadar fark eder. Bilgiç ise tam tersine, ne kadar çok öğrenirse hakikatin kendisine o kadar yaklaştığını düşünür
Kürt Hareketini Anlamak mı, Yargılamak mı?
Bütün bu tartışmaların sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz. Bir halkın tarihine nasıl yaklaşılmalıdır?
Bir halkın tarihi ne savunulacak bir dava dosyasıdır ne de mahkûm edilecek bir suç dosyası. Her şeyden önce anlaşılması gereken bir insanlık deneyimidir.
Bugün Kürt hareketi üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı bu temel noktayı gözden kaçırmaktadır. Bir taraf geçmişi bütünüyle doğrulamak istemekte, diğer taraf ise bütünüyle yanlışlamak istemektedir. Bir taraf eleştiriyi ihanet olarak algılamakta, diğer taraf eleştiriyi reddiyeye dönüştürmektedir. Oysa düşünce bu iki uç arasında yaşayamaz; düşünce ancak hakikat arayışının içinde gelişir.
Edward Said’in ima ettiği gibi, entelektüelin görevi iktidarın yanında durmak değildir; fakat muhalefetin yanında durmak da değildir. Onun görevi hakikatin yanında durabilmektir. Hakikat ise çoğu zaman tarafların hiçbirine bütünüyle ait değildir.
Bugün dönüp geriye baktığımızda eleştirebiliriz. Eleştirmeliyiz de. Paradigmaları, stratejileri, örgütlenme biçimlerini, siyasal tercihleri. Fakat bunu yaparken bir şeyi unutmamak gerekir: Bir halkın tarihi laboratuvar koşullarında yaşanmaz. İnsanlar tarihi hazır bilgiyle yaşamazlar, geleceği bilerek karar vermezler. Belirsizlik içinde hareket ederler, risk alırlar, yanılırlar, öğrenirler, yeniden denerler. Ve en önemlisi yaşamlarını bedel olarak masaya yatırırlar. Tarih tam da bu yüzden insani bir şeydir.
Asıl soru şudur: Bu tarihi nasıl okuyacağız? Bir savcı gibi mi, bir propagandist gibi mi, yoksa bir düşünür gibi mi? Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca geçmişe bakışımızı değil, geleceği kurma biçimimizi de belirleyecektir.
Halkların tarihi mahkeme salonlarında yaşamaz. Hafızalarında yaşar. Ve geleceği kuranlar çoğu zaman en sert hükümleri verenler değil, hafızanın içindeki hakikati sabırla anlamaya çalışanlardır.
Mesele artık herhangi bir kişiyi, hareketi ya da dönemi savunmak değildir. Mesele, düşüncenin kendisini savunmaktır. Çünkü düşünce, hüküm vermenin kolaylaştığı zamanlarda bile anlamaya devam edebilme cesaretidir.
Unutmayalım: Hakikat, her zaman son sözü söyleyenlerin değil, soru sormayı sürdürenlerin yanında durur.












