Ali Engin Yurtsever:  Erdoğan İktidarı Seçime Giderken  

Yazarlar

                   Erdoğan iktidarı, attığı her adımı gelecek seçimleri mutlaka kazanmak üzere atıyor. Diktatörlüğünü bir seçim galibiyetinin arkasına saklamak zorunda; çünkü henüz “seçimleri iptal ediyoruz ve tek parti dönemi açıkça başlamıştır,” diyecek kadar güçlü değiller. Kaybedecekleri bir seçime girmemek için her türlü yasal kılıfı hazırlayacak, her türlü ittifakı kuracak ve her türlü omurgasızlığı gösterecek kadar düştüklerini zaman gösterecektir.

       İdeolojik olarak Türk toplumsal yapısı, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, çoğunluğa yakın bir nüfus yüzdesiyle faşist bir düşünceye sahiptir. Bu “sahiplik” elbette devlet tarafından verilen “kimlik ve tekçilik” sonucu gelişti. Ayrıca bunun doğal değil de sonradan oluşturulan bir kimlik olduğunu da unutmamak gerekiyor. 1800’lü yıllardan itibaren devralınan bu ırkçı-faşist kimlik, günümüze kadar kendini sürekli güncelleyerek geldi. Son kırk yıllık zaman diliminde dünya genelinde gelişen ırkçı-faşist anlayış, Türkiye’de katmerlenerek gelişip büyüdü. Bir toplum, neredeyse bütününü kapsayan “ötekinin düşmanlaştığı” bir anlayışın savunucusu ve uygulayıcısı oldu. Söz konusu olan hafızanın zayıflığı değil, devletin tarihi ve geçmişi sürekli yeniden yazarak yenilemesidir. Kürt, Rum, Ermeni, Süryani, Alevi, Hristiyan diye başlayıp giden bir soykırım ve pogrom serisinin ne zaman gündemi belirleyeceği, devletin yüksek politik seçimine bağlı olarak sırasını bekliyor.

         Erdoğan’ın adı ile özdeşleşen bu dönemin temel yapısını belirlememiz gerekiyor. Bir tanım koymadan bir teori, bir teori koymadan da pratik bir tutum almamız mümkün değil. Erdoğan’ın iktidar anlayışı ideolojik bir yapıya sahip değil; ahlaki bir noktada da durmuyor. Teorik ve pratik olarak da kendisini sınırlayacak bir “vicdan” veya “dini” bir korkuya dayalı engeli bulunmuyor. Pragmatizmin belirlediği gerekler neyse onları oluşturmak dışında politik bir adım atmıyor. Bu pragmatizm ise tamamıyla kendi çıkarına yöneliktir; kendi çıkarını korumak için de bu çıkarları toplumun ve devletin genel çıkarları gibi göstermekten geri kalmıyor. Kısacası özel olarak Erdoğan, kendi iktidarını kurabilmek ve seçimli veya seçimsiz sürekli iktidarda kalabilmek dışında bir hedefe sahip değil. Genel olarak ise devletin kuruluş ilkelerinden sapmadan ama bu kuruluş ilkelerini de kısmen kendi çıkarlarıyla özdeş kılarak devam eden bir iktidarı mümkün ve yaşanabilir kılıyor. “Laik, sosyal ve hukuk devleti” diye pazarlanan devletin tek ilkesi olduğunu ve bu ilkeyi savunan ve yerine getiren iktidarın niteliğinin önemli olmadığını kanıtlayan Erdoğan, temel olarak Kemalistlerle aynı çizgide olmasına rağmen iktidarı paylaşmadığı için ayrı düştüğünü ama iktidarın ilkelerini muhafaza ettiğini kanıtladığı için “tek adam” iktidarı devam ediyor. (Nasılsa kuruluşunda da “tek adam” belirleyici değil miydi?) Devletin tek ilkesinin “bölünmez bütünlük” olduğunu ama bu ilkenin de açılımında Kurdistan’ın sömürgeleştirilmesi olduğunu bilmek, iktidar veya muhalefet olmak için yetiyor. Bu kabul, devletten gelecek tehlikelere karşı bir “sigorta” görevi görüyor.

         Erdoğan’ın son dönemine girdiği biliniyor. Sağlık sorunları olmasa bile bir dönem daha iktidarı sürdüremeyecektir. Muhtemelen “tahtında ölen sultan” olarak veda etmeyi planlıyor. Bütün narsist kişiliğe sahip bireyler gibi yenilgiyi kabullenmesi mümkün değil. Erdoğan’dan sonrası yeni bir dönemin başlangıcı olacak ve şimdi siyaset sahnesinde gördüğümüz liderlerin, partilerin birçoğu silinip gidecektir. Öyle AKP içinde yapılan “sürecek iktidar” hesapları anlamsızdır. Benzer partilere ne olduysa, AKP’ye de aynısı olacaktır. Ancak bölgenin koşullarının da yeni bir döneme girdiğini bilen Erdoğan; M. Kemal’in yapamadığını yaparak yani Musul ve Kerkük başta olmak üzere Kurdistan’ı ve bazı Arap illerini de sosyal ve siyasal olarak Türk devleti sınırlarına katarak tarihe geçmek istemektedir. Buna bağlı olarak Kürt özgürlük mücadelesini barış görüşmeleri altında zamana yayarak oyalamakta, Suriye başta olmak üzere diğer devletlerle de siyasal duruma göre ilişki geliştirmekte ve Trump ile doğrudan ilişkiyle yönetmeye çalışmaktadır. Düşürülmek üzere olan Halkbank davası bunun en basit örneğidir.

     Kürt ve Kurdistan sorunu uluslararası bir sorundur. Çözümü de uluslararası bir komisyonun katılımını gerektirir. Daha sorunun adını bile koyamayan sömürge devletinin ve meclisinin bu konuda yapabileceği bir şey olmadığı için zamana oynamaktan başka bir hedefi görülmemektedir. Adı, tanımı ve çözümü konusunda anlaşma yokken, adım atması gereken devlet hiçbir adım atmıyorken nasıl bir çözüme ulaşılacaktır. Erdoğan ve Bahçeli, seneye yapacakları bir erken seçime hazırlık olarak kendilerine rakip olarak gördükleri CHP’yi güçten düşürmek veya seçime girmesini engellemek, en sonunda da kapatılmasını gerçekleştirmek için kurdukları ustaca plana başka aktörleri de katmayı, katamasalar bile etkisizleştirmeyi bir plan dahilinde yürütüyorlar. Öte yandan Kürt muhalefetini de sürekli bir “demokrasi ve barış” ikileminde tutarak güçlü bir itiraza dönüşecek adımlardan ayrı tutmaya çalışıyorlar. Hiçbir uygulamasında “demokrasi” bulunmayan bir iktidarın, birdenbire sihirli değnek dokunmuş gibi bütün uygulamalarını “demokratikleşmek” üzerine kurmasını beklemek gerçekçi değildir.

Meclis ellerinde, yeterli sayıya ulaşmak da sorun değil. Demokratikleşmek yönündeki yasalara karşı çıkacak parti de bulunmamaktadır. Ama bu doğrultuda yasa çıkarmak bir yana, önerilen yasaları bile geri çevirmektedirler. Şimdi de gündeme sokulan, “yoğunluktan dolayı uzama” olasılığı bulunan meclis çalışma takvimine bağlı yasalardan söz edilmektedir. Ekim 2024 tarihinden itibaren gücü olmayan sözlerin bir oyalamadan ibaret olduğunu bir kez daha yaşayarak öğrenen bir gerçekliğimiz var. Erdoğan ve temsil ettiği devletin tek hedefi, Kürt özgürlük mücadelesini tasfiye etmek ve değişen bölgesel, sosyal ve siyasal yapıdan kendini muaf tutmaya çalışmaktır. Tıpkı deprem yaşanırken dua ederek kurtulmaya çalışmak gibi…

      Demokrasi, barış ve adalet görülüyor ki sadece Kürtleri ilgilendiren bir gelecek düşüncesini kapsıyor. Türk halkının böyle bir talebi yok. Bir talep olsa bile “Kürt anasını görmesin” demekten başka bir içeriğe sahip olmayacaktır.

İlginizi Çekebilir

Hindistan Hava Kuvvetlerine ait uçak düştü: 5 ölü
Ahmet Türk: Kürt sorunu benim

Öne Çıkanlar