Uzun süreli mücadeleler siyaseti doğal olarak hayatın merkezine yerleştirir. Baskı karşısında direnmenin, varlığını korumanın ve kolektif hafıza oluşturmanın temel aracı siyaset olarak şekillendi. Toplumu koruyan siyaset, bir noktadan sonra toplumun gelişiminin önünde görünmez bir demir kafese dönüşmüş gibi…
Uzun yıllardır toplumsal inşayı arzuluyoruz; fakat bunu gerçekleştirmekte zorlanıyoruz. Bunun temel nedenlerinden biri, birçok kurumun kendi özgün alanlarında üretim yapmak yerine siyasetin belirleyici ağırlığına giderek daha fazla kapılmasıdır. Zamanla her alan, kendi iç mantığı ve üretim dinamikleriyle değil, siyasal merkezin ihtiyaçları ve öncelikleriyle tanımlanır hâle gelmiştir.
Bu durum kültür kurumlarını kültür üretiminin asli sorumluluğundan uzaklaştırarak siyasal söylemi taşıyan yapılara indirgerken, kadın kurumlarını toplumsal dönüşüm üretmekten ziyade politik gündemin akışına göre konum alan yapılara dönüştürmüştür. Benzer bir eğilim gençlik, eğitim ve ekonomi alanlarında da görülmekte; bu alanlar kendi özgün problemlerini, yöntemlerini ve üretim biçimlerini geliştirmek yerine siyasi reflekslerin yönlendirdiği bir hareket tarzına sıkışmaktadır.
Sonuç olarak kurumlar, kendi sahalarında derinleşen ve toplumsal hayatı zenginleştiren yapılar olmaktan çıkıp, siyasetin ürettiği anlam ve öncelikleri yeniden taşıyan ara mekanizmalara dönüşmüştür. Bu da uzun vadede hem toplumsal çeşitliliği hem de kurumsal yaratıcılığı zayıflatan bir etki üretmektedir.
Daha da önemlisi, partiye bağlı birçok kurum zamanla kendi faaliyet alanlarında nasıl güçleneceğini değil, siyasal alan içinde nasıl konumlanacağını ve siyasal karar süreçleri üzerinde nasıl etkili olacağını düşünmeye başlamıştır. Böylece kurumlar, toplumsal ihtiyaçlara cevap üreten özerk yapılar olmaktan uzaklaşarak siyasal alan üzerinde nüfuz kurmanın araçlarına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalmıştır.
Oysa bir toplumun gelişmesi için her kurumun kendi alanında derinleşmesi gerekir. Kültür kurumları sanat üretmeli, eğitim kurumları bilgi üretmeli, kadın kurumları toplumsal dönüşüm mekanizmaları geliştirmeli, ekonomi kurumları ise üretim yaratmalıdır. Kurumların asli işlevleri zayıfladığında, siyaset güçleniyor gibi görünse de aslında toplumun kendisi zayıflar.
Bunun sonucu olarak siyasal hareket büyümüştür; ancak toplum aynı ölçüde kurumsallaşamamıştır. Direnme kapasitesi gelişmiş, fakat üretme kapasitesi aynı oranda güçlenememiştir. Oysa her alanın kendine özgü bir mantığı ve başarı ölçütü olmalıydı. Bir kültür kurumunun görevi sanatçı yetiştirmek, estetik üretmek ve kültürel hafızayı güçlendirmektir. Bir eğitim kurumunun başarısı düşünce üretebilmesinde; ekonomik kurumların başarısı ise sürdürülebilir üretim ağları kurabilmesindedir.
Bu alanlar sürekli siyasal önceliklerin gölgesinde kaldığında kendi gelişim mantıklarını oluşturamazlar. Demokratik toplum inşası tam da burada tıkanmakta. Mesele siyaseti terk etmek değil, toplumun farklı alanlarının görece özerkliğini geliştirmektir. Çünkü güçlü bir toplum yalnızca siyasi örgütlülükten oluşmaz; aynı zamanda güçlü eğitim kurumlarına, üretken ekonomik yapılara, canlı kültür-sanat ortamlarına, dayanışma ağlarına ve ekolojik duyarlılığa sahip olmak zorundadır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey bir “siyasetsizleşme” değil, bir “özerkleşme” hamlesidir. Kurumların siyasetle bağlarını koparması değil; kendi alanlarının ihtiyaçlarına göre hareket edebilecek kapasiteyi geliştirmesidir. Siyasetin etkisini ve belirleyiciliğini azaltmadan, toplumun diğer damarlarının güçlenmesi kolay görünmüyor.
Siyaset dalgalıdır; yükselir, geriler, zaman zaman zemin kaybedebilir. Fakat güçlü bir eğitim sistemi, üretken bir ekonomi, köklü kültürel kurumlar ve işleyen dayanışma ağları çok daha kalıcıdır. Halk olarak güçlü bir direniş hafızasına sahip olduğumuzu biliyoruz. Şimdi önümüzde duran tarihsel görev, bu büyük enerjiyi kurumsal üretime, toplumsal yaratıcılığa ve kalıcı yapılara dönüştürebilmektir.
Belki de yeni dönemin en kritik sorusu şudur: Siyaset toplumu taşıyan bir araç olmaktan çıkıp, toplumun bütün enerjisini kendisine çeken bir amaç hâline mi gelmiş….












