İrfan Yorgun: Parçaların Ötesini Düşünmek; Holistik Toplum Felsefesine Giriş

Yazarlar

Modern çağın en büyük sorunlarından biri, insanın yaşamı artık bütünlüklü biçimde kavrayamıyor oluşudur. İnsan, toplum, doğa, ekonomi, siyaset, kültür ve teknoloji; birbirinden kopuk alanlar gibi ele alınmakta, her biri ayrı uzmanlık disiplinlerine bölünmektedir. Oysa yaşam, parçaların toplamından ibaret değildir. Gerçeklik; ilişkilerden, etkileşimlerden ve çok katmanlı süreçlerden oluşan organik bir bütündür. Belki de çağımızın temel krizlerinden biri tam olarak burada başlamaktadır: Bütünü kaybeden insan, parçaların içinde yönünü kaybetmektedir.

Bu nedenle bugün yeniden şu temel soruyu sormaya ihtiyaç vardır: Bir toplumu, insanı ve yaşamı nasıl anlamalıyız?

Felsefe tarihine bakıldığında düşüncenin her zaman üç temel soru etrafında geliştiği görülür: “Nedir?”, “Niçin?” ve “Nasıl?” soruları. İnsan önce bir şeyi tanımlamaya çalışır; sonra onun neden var olduğunu, hangi amaca yöneldiğini sorgular; ardından o şeyin nasıl işlediğini, diğer şeylerle nasıl ilişki kurduğunu anlamaya çalışır. Felsefi düşünmenin özü de tam olarak burada ortaya çıkar: Varlığı anlamlandırma çabası.

Ancak anlamak yalnızca bilgi toplamak değildir. İnsan zihni, karmaşık gerçekliği düzenlemek için kavramlara, kategorilere ve yöntemlere ihtiyaç duyar. Çünkü düşünce ancak belirli bir mantıksal çerçeve içerisinde derinleşebilir. Bu nedenle her büyük düşünce sistemi aslında belirli bir yöntem üzerine kuruludur.

Yöntem, yalnızca teknik bir araç değildir. Aynı zamanda düşüncenin yönünü belirleyen zihinsel bir pusuladır. Hangi kavramların kullanılacağını, olayların hangi ilişkiler üzerinden okunacağını ve hangi sınırlar içerisinde düşünce üretileceğini belirler. Bu nedenle bir düşünce sisteminin sağlamlığı, büyük ölçüde onun metodolojik tutarlılığına bağlıdır.

Burada karşımıza dört temel kavram çıkar: İlke, kategori, yasa ve kural.

İlke, düşüncenin çıkış noktasıdır. Değişen koşullar içinde değişmeden kalan özü ifade eder. Bir sistemin hangi temel anlayış üzerine kurulduğunu gösterir. Örneğin holizm, yalnızca bir düşünce yöntemi değil; aynı zamanda varlığa ilişkin temel bir ilkedir. Holistik bakış açısına göre hiçbir şey kendi başına, yalıtılmış biçimde anlaşılamaz. Her varlık, başka varlıklarla ilişkisi içinde anlam kazanır.

Bugün yaşadığımız krizlerin önemli bir kısmı da parçacı düşüncenin egemenliğinden kaynaklanmaktadır. İnsan doğadan koparılmıştır. Ekonomi ahlaktan ayrılmıştır. Siyaset toplumdan uzaklaşmıştır. Teknoloji yaşamın önüne geçmiştir. Bilgi çoğalmış ama anlam dağılmıştır. Çünkü modern düşünce büyük ölçüde bütünü değil, parçayı merkeze almıştır.

Oysa yaşam organiktir. Toplum da organik bir yapıdır. Bir toplumu yalnızca ekonomiyle açıklayamazsınız. Yalnızca hukukla, yalnızca siyasetle veya yalnızca kültürle de açıklayamazsınız. Bunların her biri bütünün farklı katmanlarıdır.

Tam da burada “kategori” kavramı önem kazanır.

Kategori, insan zihninin gerçekliği anlamlandırmak için kullandığı temel düşünsel tasniflerdir. İnsan zihni karmaşık ilişkileri anlayabilmek için gerçekliği belirli katmanlar altında düşünür. Holistik toplum yaklaşımında örneğin “Toplumsal Ruh”, “Zihniyet”, “İlişkiler”, “Örgütlenme” ve “Sistemler” birer kategoridir. Bunlar yalnızca kavramsal başlıklar değil; toplumsal gerçekliğin farklı boyutlarını anlamaya yarayan düşünsel araçlardır. Keza çok katmanlılıkla birlikte çok boyutluluk da mevcuttur.

Misal, Matriksel Çokluk olarak toplumsal varlığı kategorileştirirsek; 

Çok katmanlılık (dikey derinlik) ve çok boyutluluk (yatay genişlik) arasındaki bu ayrım, metodolojik bir zorunluluktan kaynaklanan analitik bir bölümlenmedir. Gerçeklikte ise bu iki eksen statik veya birbirinden yalıtılmış düzlemler oluşturmaz; aksine birbirini kesip bükerek dinamik bir matriksel çokluk meydana getirir.

Dikey katmanlardaki derinlik (biyolojik, psikolojik, sosyo-kültürel), yatay boyutlardaki genişliğin (ekonomik, politik, hukuki) içinden akar ve onu biçimlendirir. Toplumsal varlık, bu iki eksenin sürekli birbirini üretmesiyle genişleyen, indirgenemez ve devingen bir matriksel çokluktur.

Burada önemli olan nokta şudur: Kategoriler gerçekliği parçalamak için değil, ilişkileri görünür hale getirmek için kullanılır. Çünkü holistik düşünceye göre gerçeklik çok katmanlıdır ve her katman diğerleriyle ilişki içerisindedir.

İşte bu ilişkiler bizi “yasa” kavramına götürür.

Yasa, doğada, toplumda veya düşüncede ortaya çıkan zorunlu ilişkileri ifade eder. İnsan yasaları icat etmez; onları gözlemler, keşfeder ve anlamlandırır. Örneğin doğada yerçekimi nasıl bir yasa ise, toplumsal yaşamda da belirli ilişkiler benzer biçimde işler.

Holistik düşüncenin temel yasalarından biri şudur: Bütün, parçalarının toplamından daha fazlasıdır.

Bu yalnızca felsefi bir metafor değildir. Doğanın kendisi de bunu göstermektedir. İki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleştiğinde ortaya su çıkar. Hidrojen yanıcıdır, oksijen yakıcıdır; fakat ortaya çıkan bütün söndürücü özellik taşır. Yani bütünde, parçalarda bulunmayan yeni bir nitelik ortaya çıkar. Bu durum yalnızca kimyada değil, toplumlarda da geçerlidir.

Bir toplum yalnızca bireylerin toplamı değildir. İnsanların birlikte yaşamasıyla kültür oluşur, tarih oluşur, ortak bilinç oluşur, aidiyet oluşur. Toplumun ruhu dediğimiz şey tam da bu ilişkisel bütünlükten doğar.

Modern dünyanın en büyük açmazlarından biri, bu bütünlük duygusunun zayıflamasıdır. İnsan yalnızlaşmakta, toplum atomize olmakta, ilişkiler mekanikleşmektedir. Oysa insan yalnızca bireysel bir varlık değildir; aynı zamanda ilişkisel bir varlıktır. İnsan, ancak başka insanlarla kurduğu bağlar içinde tam anlamıyla insan olabilir.

Bu nedenle geleceğin düşüncesi büyük ihtimalle yeniden bütünlüğü keşfetmek zorunda kalacaktır.

Ancak bütünlük, tekçilik değildir. Holistik yaklaşım farklılıkları yok saymaz; aksine onları ilişkinin doğal parçaları olarak görür. Çünkü yaşamın kendisi çeşitlilik içinde bir birliktir. Nasıl ki insan bedeni farklı organların uyumlu çalışmasıyla ayakta duruyorsa, toplum da farklı toplumsal katmanların, kültürlerin, kurumların ve ilişkilerin dengesiyle var olabilir.

Burada kuralların rolü ise farklıdır.

Kurallar, ilke ve yasaların pratik hayattaki uygulama biçimleridir. Örneğin bir şehir planlanırken yalnızca beton yapılar değil; ekoloji, kültür, tarih, insan ilişkileri ve yaşam kalitesi birlikte düşünülmelidir. Bu bir kuraldır. Çünkü holistik ilke ancak böyle korunabilir.

Fakat unutulmaması gereken önemli bir nokta vardır: Kurallar değişebilir. Yasaların anlaşılma biçimi değişebilir. Kategoriler yeniden düzenlenebilir. İnsan zihni geliştikçe düşünce sistemleri de gelişir. Bu nedenle hiçbir kavram mutlaklaştırılmamalıdır.

Asıl amaç dogmalar üretmek değil; yaşamı daha derin, daha ilişkisel ve daha anlamlı biçimde kavrayabilmektir.

Belki de bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey budur: Parçaların ötesini yeniden düşünebilmek…Parçaların sınırlarına hapsolmuş modern zihniyetin pragmatik düşüncesine karşı, “parçanın ötesindeki matrisi (dokuyu) görme eylemi” olarak” Paramatik Düşünce veya Paramatik Yaklaşımı geliştirmek.

Parçanın Ötesi Nedir? Örneğin, elinizde “birey” adında bir parça var. Pragmatik düşünce bu bireyi sadece bir iş gücü veya seçmen (tek boyut) olarak görür.

Paramatik Bakış ise: O birey parçasının ötesine geçer; onun altındaki biyolojik/psikolojik katmanları ve etrafındaki ekonomik/kültürel boyutları görür. Bireyin ötesindeki o devasa ilişkisel ağı fark eder.

Çünkü yaşam yalnızca görünenlerden ibaret değildir. Her şey, birbirine görünmez bağlarla bağlıdır. Ve insan, ancak bu ilişkiler ağını kavrayabildiği ölçüde kendisini, toplumu ve yaşamı gerçekten anlayabilir.

 

İlginizi Çekebilir

Amed Mardin: Kürt diasporası için bir gelecek vizyonu
Emeklilere ÖTV muafiyetli araç yolu açılıyor: Teklif TBMM’de

Öne Çıkanlar