Ali Engin Yurtsever: Mutlak Butlan Kürtler için Mutlak Belirleyici mi?

Yazarlar

          İran’da rejim, muhaliflerini alenen ve sistemli bir şekilde yok ediyor. Irak, parçalı yapısına rağmen benzer bir yönetim anlayışından farklı bir tablo çizmiyor. Suriye’de ise IŞİD kalıntısı Colani, egemenliğini kurduğu her yerde aynı askeri ve siyasi tutumu alıyor. Türk devleti ise hepsini yapmakla kalmıyor, daha ince ve sinsi bir politikayla uyguluyor. Bir tek Türk devleti herkesi açıktan “Türk” görerek ama kapalı olarak da herkesin kimliğini bilerek ona göre tutum alıyor. Bu açıdan diğer devletler en azından “muhalif veya düşmanlarının” kimliğini kabul ederek hareket ediyorlar. Bir anlamda hepimiz “Türk” kabul ediliyorsak neden devletimiz (!) bize bunca zulmü reva görüyor ki? Yoksa devlet yönetimi “biz Türklerin” elinde değil mi?

        CHP için uygulanan “mutlak butlan” kararı, biz Kürtlerin de gündemini üst sıradan belirliyor. İran, Irak ve Suriye’de de iktidar ve muhalefet arasındaki ilişki düzeyine coşkuyla katılıyoruz; ama örneğin Kürdistan’a komşu Ermenistan’da iktidar ve muhalefetin konumu bizi bu kadar ilgilendirmiyor. Diyelim ki “mutlak butlan” kararı geri alındı. Biz Kürtlere nasıl bir yarar sağlayacak? Burada iktidarın hukuk dışına çıkan uygulamasını (haklı olarak) eleştiriyorsak, sadece bu karar mı hukuk dışılığına örnek olan? Tutsaklar, idare kurulu kararıyla uzatılan cezalar, ana dil eğitiminden başlayarak süregelen ve devletin tekelinde olan hak ihlalleri… Bunları nereye koyacağız?

      Elbette sömürgeleştirilmiş bir halk ister istemez sömürgecinin hayatıyla da ilgilenecektir ama neden bu ölçüde olduğunu bir kez daha düşünmek gerekiyor. Sonuçta Kürtlerin geleceği üzerinde belirleyici olan bu mahkeme kararı değildir. Baştan aşağı hukuksuzluk, adaletsizlik, hırsızlık ve soygunla özdeşleşen iktidara yoğunlaşmak yerine, iktidarın “yerli ve milli” olarak tanımladığı siyasete yoğunlaşmak yıpratıcı olacaktır. İktidar yıkılmadan kendini koruyacaksa, parçalanmayıp yeniden ve daha ileri bir üretim ilişkisi taşıyan güçler tarafından yeniden kurulmayacaksa, o iktidarın belirleyeceği çerçeve içerisinde hareket etmekten başka bir seçenek hemen hemen yoktur. Bu bağlamda da ya iktidarla ya da iktidarın belirlediği karşı alanda durarak politika üretilir. Başka türlü adım atıldığında, iktidarın elinde bulunan olanaklar iktidar tarafından kullanılarak o adımların bedeli ağır bir şekilde ödetilir.

     Bu nedenle şimdilik “Kürt sorununda adım atacağı” söylemini yine dolaşıma koyan düşüncenin ardında, Kürtleri iktidara yakın olarak taraf olmaya zorlayan akıl bulunuyor. Bir tercih yapılma noktasında bulunan siyasal temsilciler şunu unutmamalılar: Üçüncü yol nedir, nerede başlar ve nerede biter? Diğer parçalarda sürekli olarak “biz üçüncü yolu seçtik” deyip kuzey parçasında bir şekilde bundan vazgeçmenin bir karşılığı olacaktır. Devletin; iktidarı elinde tutan bir avuç azınlığın ve en tepedeki “şahsım devleti”nin tekeline geçmiş bulunduğunu kabul etmek gerekir.

     Hep söylenen “devlet aklı” nedir, temsiliyeti kimlerdedir? Ya da bu devletin “aklı” var mıydı, varsa ne zaman yitirdi? Kuruluş kadrolarının ve o zamanki “müstebit” kurucu önderinin bir akla sahip olduğu bir gerçektir. Çıkarılan her yasa, genelge vb. belgelerin tamamı ince bir “Türkçü akla” sahipti. İlmek ilmek döşenen bu maddeler sadece resmi makamlar tarafından değil, meslek odaları tarafından da uygulandı. Türk Eczacıları Birliği, Türk Tabipleri Birliği gibi isimler günümüzde de varlığını sürdürmektedir ve değişim yönünde bir adım atılmamaktadır.

    Günümüzde devlet aklını temsil ettiği söylenen MHP lideri D. Bahçeli, eğer gerçek anlamıyla bu unvana sahipse neden söylemleri AKP tarafından dikkate alınmıyor? Sözgelimi Sayın Öcalan için söylediği sözler neden suskunlukla karşılanıyor? Yoksa devlet aklının Erdoğan karşısında bir hükmü yok mu? Hükmü yoksa devlet aklını Erdoğan mı temsil ediyor, ya da Erdoğan artık devletleşti mi? Veya bir komplo teorisi olarak devlet aklı Erdoğan’ın zeminini kazıyor, bu nedenle sessiz diye mi düşünmek gerekiyor? Bu devlet, akıllı veya akılsız ne halde olursa olsun, her haliyle bildiği tek şey var: Varlığını sürdürmek için engel gördüğü her birey veya kurumu tasfiye etmek. Kimi zaman zorla, kimi zaman da hileyle.

     Mutlak butlan kararı temel olarak rejim değişikliğinin bir yansıması oldu. Artık Erdoğan seçime gitsin veya gitmesin, önünde bir engel kalmadı. Devrimci muhalefet çizgisi hariç bütün muhalefeti “yerli ve milli” çizgiye getirdi. Artık yeni ama adı henüz konulmamış bir rejime sahip ülke var. Hiç kuşkusuz bu yeni rejim son derece çürük bir zemin üzerinde bulunmaktadır. Tek güçlü dayanağı konjonktürel olanaklar ve elindeki baskı unsurlarından başka bir şey değildir. Bunlara ek olarak Erdoğan’ın kendi cephesini toparlayıcı liderlik yeteneklerini de yazmak gerekir. Ancak Erdoğan’dan sonrası yok. Yeni rejim, istemese de bir kaosun doğumuna ebelik ediyor. Bu doğum kendi sonunu hazırlamakla birlikte, neler olacağına dair net bir veri ileri süremiyor. Nefret yüklü ırkçılık, patlamaya hazır toplumsal yapılar, hukuksuzluk ve ekonomik soygunlardan kaynaklı toplumsal çürümenin kurtarılamaz bir noktada oluşu, yeni rejimin Erdoğan’dan sonra kanlı bir hesaplaşmaya girişeceğini gösteriyor. Bunun mimarları da Erdoğan’dan sonrasını yönetmek isteyen kadroları olacaktır. Bütün veriler bize eski rejimin yeniden kurulması veya yeni rejimin yeni kurallarını dayatması şeklinde olsa bile Kürtlere yeni bir şey vermeyeceğini gösteriyor. Türk rejiminin kendi kavgalarının içinde yer alındığında, yenilecek yumrukların nereden geldiği de belirsiz olacaktır. 

     Ana dil eğitim hakkı, tutsaklar, öz yönetim hakkı, işgal edilen yerler gibi sorunlarımız “mutlak butlan” kavgasından daha önemlidir bizim için. İki haksızın ortasında durup kendi haklılığımızı ileri sürmemiz, duyulmayan bir çığlıktır.

 

İlginizi Çekebilir

Cesim Soylu: Göbeklitepe’den Günümüze Kürt Toplumsal Hafızası ve ‘Yedi Bilge’nin Tarihsel Kökenleri
Amerikan ordusu ablukayı delmeye, İran’a gitmeye çalışan gemiyi vurdu

Öne Çıkanlar