- yüzyıl, sosyalizmin yeniden doğuşu için bir kriz ve fırsatlar nebulası gibi. Neoliberal eşitsizlikler, ekolojik felaketler ve otoriter rejimlerin yükselişi, eski sosyalist paradigmaların sınırlarını acımasızca ortaya serdi. Marksist-Leninist hipotez otoriter bürokrasilere saplanırken, aynı annenin çocuğu sosyal demokrat reformizm kapitalist sistem tarafından yutuldu.
Öte yandan bir süredir, bu karanlık nebulada, Kuzey Doğu Suriye ve Meksika, Chiapas’taki praxisler (irade ve kendiliğindenliğin diyalektik ilişkisi) birer kutup yıldızı gibi parlıyor. KDS’de halk meclisleri, kooperatifler, kadın özgürleşmesi ve ekolojik projelerle; Meksika Chiapas’ta ise, özerk komünler, kolektif tarım ve yerli kimliğiyle, yalnızca yerel mücadelelere değil, halkların küresel özgürlük arayışlarına öncülük eden birer model olarak kabul görmeye başladı.
Bu pratiklerde bir şablon aramayın. Ama modeller bulabiliriz. Praxis, doğru yol ve yöntemiyle organik çağdaş bir sosyalist doku örüyor. Bu dokuda, Murray Bookchin’in üçüncü devrim vizyonu ile Antonio Gramsci’nin hegemonya mücadelesi ve kuşatma savaşı, iki ışıklı yüz gibi belirip kayboluyor.
Gramscigil Hegemonya Mücadelesi ve Kuşatma Savaşı
Kısaca hatırlayalım; Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri ’nde, kapitalist devletin sadece zor (askeri ve polisiye baskı) değil, rıza üretme (kültürel ve ideolojik ikna) yoluyla da ayakta durduğunu söyler. Gramsci’nin deyişiyle, “Devlet, hegemonya zırhıyla korunur; bu zırh, kitlelerin bilincinde ‘doğal’ ve ‘evrensel’ gibi görünen ideolojilerle örülür.” Hegemonya olmadan askeri yol (sopa) tek başına uzun ömürlü olamamıştır.
Hegemonya, devletin ideolojisini kitlelere “doğal” ve “evrensel” gibi benimseten bir makine: medya, eğitim, din, kültür, hepsi bu rızayı inşa eder. Gramsci’ye göre, sosyalist dönüşüm, bu hegemonyaya karşı bir mücadeleyle başlar. “Karşı-hegemonya, kitlelerin mevcut düzenin ‘doğal’ olmadığını fark etmesini sağlar; bu, yeni bir yaşamın tohumlarını eker,” der Gramsci. Bu nedenle kapitalist ideolojinin kitleler üzerindeki egemenliğini kırmak için, sosyalist bir hareket kendi karşı-hegemonyasını inşa etmelidir.
İşte burada “kuşatma savaşı” devreye girer: Devletin kültürel hegemonyası adım adım kırılarak, karşı-hegemonya inşa edilmeksizin kitleler yeni bir yaşam talebini içselleştiremeyecektir. ‘Yeni Yaşam’, hegemonya mücadelesinin alternatif model ve zeminlerinde boy verebilir. Kurulan modellerin, formasyonların kültürel, ideolojik ve toplumsal alanda alternatif değerler (dayanışma, eşitlik, kolektivizm) yaratıp yaratamadığı tek gerçekçi sağlama aracıdır.
Gramsci, bu fikirleri, 20. yüzyıl başında İtalya’nın faşist rejimi ve kapitalist hegemonyası karşısında geliştirdi. Rojava ve Chiapas, adını koymadan, Gramsci’nin bu vizyonunu 21. yüzyılın kaosunda yeniden örüyor.
Kuzey Doğu Suriye’de Hegemonya Mücadelesi ve Kuşatma Savaşı
Rojava’da, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve halk meclisleri, Suriye rejiminin ve IŞİD’in baskıcı hegemonya çabasına karşı, Gramsci’nin hegemonya mücadelesi ve kuşatma savaşını, teorik bir şablon olmadan, yerel koşulların ve praxisin ateşiyle hayata geçiriyor. Bu, hem rejimin Arap milliyetçiliği ve patriyarkal ideolojisine hem de SDG saflarındaki patriarkaya karşı stratejik bir mücadele.
Örneğin, Kürtçe eğitim, rejimin Araplaştırma politikalarına karşı bir karşı-hegemonya kalesi. Kobani’de okullarda Kürtçe müfredat, devletin ideolojik asimilasyonunu kırıyor. Gramsci’nin sözleriyle, “Kültürel alan, hegemonyanın en güçlü kalesidir; buradaki mücadele, bilincin özgürleşmesini sağlar.” Bu, Rojava’nın eğitim hamlesinde açıkça görülüyor.
YPJ’nin savaşçıları ve kadın meclisleri, patriyarkal hegemonyaya meydan okuyor. Kadın kooperatifleri, ekonomik özerklik sağlarken, kadınların siyasi liderliği, Suriye’deki erkek egemen ideolojiyi sarsıyor. Rojava’da kadınların yüzde 40 kota ile meclislerde yer alması, Gramsci’nin karşı-hegemonik değerler yaratma ilkesini yansıtıyor. Bookchin’in de belirttiği gibi, “Toplumun özgürleşmesi, kadınların özgürleşmesiyle başlar; hiyerarşisiz bir düzen, ancak patriarkanın yıkılmasıyla mümkündür.”
SDG’nin Kürtler, Araplar, Süryaniler ve diğer grupları bir araya getiren konferansları (özellikle bu yıl, 2025’te Kamışlo ve Haseke konferansları), Gramsci’nin tarihsel blok kavramını hayata geçiriyor. Gramsci, “Tarihsel blok, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir bilinçle birleşmesini sağlar,” der. KDS iradesi, bu çok kültürlü ittifakla, rejimin etnik homojenleştirme politikalarına karşı alternatif bir rıza inşa etmiyor mu sizce de?
Halk meclisleri ve kooperatifler, sivil toplumda devletin hegemonyasına karşı özerk yapılar kuruyor. Örneğin, Cizre’deki bir mahalle meclisi, savaş koşullarında gıda dağıtımını organize ederken, rejimin merkeziyetçi kontrolüne kafa tutuyor. Bookchin’in ifadesiyle, “Doğrudan demokrasi, halkın kendi kaderini eline aldığı komünal yapılarla mümkündür.” Tarım kooperatifleri, kapitalist piyasaya alternatif bir ekonomi örüyor.
SDG’nin Şam’la diyalog arayışı (örneğin, bu yıl boyunca SDG’nin neredeyse bütün sözcü ve yöneticilerinin “birleşik, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi Suriye” açıklamaları), Gramsci’nin rıza inşa etme stratejisine uygun. Bu, rejimi askeri olarak devirmekten ziyade, özerk bir alanları genişletmek için ideolojik mücadele. Sonuç olarak Şam’ın Dürzileri tasfiye planı sonunda çöktü ve Dürzi dini liderlerin birliği ve Dürzi toplumunun KDS’yi referans gösterip, selamlayarak kendi özerk yönetimlerini kurmasıyla sonuçlandı. Yakın zamanda benzeri gelişmeler Alevi toplumunda da gerçekleşirse şaşırmayacak, KDS rüzgarının taşıdığı rıza tohumlarının Suriye’nin her köşesinde filizlenmeye başladığına tanıklık edeceğiz.
Rojava’da bu pratikler, Gramsci’nin adını anmasalar da, onun hegemonya mücadelesi ve kuşatma savaşı önermesini doğruluyor. Bookchin’in üçüncü devrim vizyonu da zaten Kürt Siyasi hareketi rüzgarıyla filizlenen önce Rojava sonra KDS demokratik konfederalizminde somutlaşıyor: “Üçüncü devrim, halkın doğrudan demokrasi ve ekolojik bir bilinçle kendi komünlerini kurmasıdır.” Rojava, bu vizyonu, halk meclisleri ve ekolojik projelerle hayata geçiriyor.
Chiapas’ta Hegemonya Mücadelesi ve Kuşatma Savaşı
Chiapas’ta Zapatista hareketi, Meksika devletinin ve neoliberalizmin hegemonyasına karşı, yerli Mayan topluluklarının iradesiyle ve asırlık direnişin kendiliğindenliğiyle, Gramsci’nin vizyonunu adını koymadan canlandırıyor. Bu, devletin yerli halkları asimile eden ve neoliberalizmin piyasacı ideolojisine karşı stratejik bir mücadele.
Zapatistalar, Mayan dillerinde eğitim ve kültürel festivallerle, devletin İspanyolca dayatmasına ve yerli kimliğini silme politikalarına karşı koyuyor. Örneğin, Oventic caracol’unda çocuklar, Mayan dillerinde öğreniyor. Portuguesa: “Kültürel hegemonyaya karşı anti kolonyal mücadele, kimliğin yeniden inşasıyla başlar.” Bu, Zapatistaların eğitim hamlesinde açıkça görülüyor.
Zapatista kadınları, patriyarkal hegemonyaya karşı eğitim programları ve yönetimde lider rollerle mücadele ediyor. 1993’te kabul edilen Kadın Devrim Yasası, kadınların eşitliğini garanti altına alıyor. Bookchin’in sözleriyle, “Kadınların özgürleşmesi, hiyerarşisiz bir toplumun temel taşıdır.” Bu, Zapatistaların kadın mücadelesinde açıkça yankılanıyor.
Zapatistalar, yerli köylüleri, topraksız çiftçileri ve küresel dayanışma ağlarını birleştiriyor. Örneğin, 1996’daki Birinci Kıtalararası Buluşma, Zapatistaları küresel anti-kapitalist hareketlerle buluşturdu. Gramsci’nin tarihsel blok kavramı, “Ezilenlerin birliği, yeni bir toplumsal bilinci doğurur,” der. Zapatistalar, bu birliği yerel ve küresel düzeyde örüyor. Geçenlerde Öcalan’ın da benzer yönde çağrılar yaptığını biliyoruz.
‘Caracoles’, devletin merkeziyetçi hegemonyasına karşı özerk yapılar olarak işliyor. Örneğin, bir caracol’da sağlık hizmetleri ve eğitim, devletin sunduğu hizmetlerden bağımsız olarak organize ediliyor. Bookchin’in ifadesiyle, “Komünalizm, halkın kendi özerk yapılarını kurarak devletin tahakkümüne son vermesidir.” Kahve kooperatifleri, neoliberal piyasaya karşı ekonomik özerklik sağlıyor.
Zapatistalar, Meksika devletiyle doğrudan çatışmak yerine, özerk alanlarını koruyarak stratejik bir mesafe tutuyor. 2001’deki San Andrés Anlaşmaları adıyla tarihe kaydolan müzakereler, bu pragmatik (mücadele müzakere diyalektiği) yaklaşımın bir örneği. Gramsci’nin kuşatma savaşı, “Hegemonyaya karşı mücadele, sabırlı ve stratejik bir inşa sürecidir,” der. Zapatistalar, bu stratejiyi barışçıl bir direnişle uyguluyor.
Zapatistalar, Rojava’dan farklı olarak, silahlı mücadeleyi 1994 sonrası büyük ölçüde bırakarak barışçıl bir kuşatma savaşına odaklandı. Bu, devletin hegemonyasına karşı daha yerleşik bir mücadele, somut koşulların analizinden doğan doğru stratejinin bir ürünüydü. Ki, her geçen gün bu stratejinin doğruluğunu kanıtladı.
Sonuç Yerine
KDS ve Chiapas, Gramsci’nin hegemonya mücadelesi ve kuşatma savaşını, adını koymadan, en alttakilerin stratejik örgütlülüğüyle hayata geçiriyor. Bu, bir tahayyül değil; devletin ideolojik aygıtlarına (asimilasyon, patriarka, piyasacı ideoloji) karşı bilinçli bir mücadele. Rojava’da bir mahalle meclisi, rejimin kontrolüne karşı gıda dağıtımını organize ederken; Chiapas’ta bir caracol, yerli çocukların kendi dillerinde eğitim almasını sağlıyor. Her ikisi de Gramsci’nin sivil toplumda karşı-hegemonya fikrini, yerel koşulların imkanlarıyla örüyor. Bookchin’in üçüncü devrim tezi, “Halkın doğrudan demokrasi ve ekolojik bilinçle kendi komünlerin” den oluşan halı tezgahında Gramsci düğümleriyle geleceğin renkahenk halıları dokunuyor.









