A. Haluk Ünal: Sosyalist Siyasetin Program İhtiyacı

Genel

Program dediğimiz şeyi ne kadar çok konuşup, ne kadar az tartıştık, farkında mısınız? 

Sol hareketin içinde yıllardır “program” kavramı bir sihirli sözcük gibi dolaşıyor; herkesin bir programı olmalı, herkes bir program talep ediyor. Ama bu program tam olarak neyi ifade ediyor? Ne kadar yaşayan bir metin, ne kadar bir yol haritası? Ve en önemlisi, nasıl bir toplumsal tahayyülün taşıyıcısı?

Hoşgörünüze sığınarak kavramı anlamaya literal noktadan başlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Kelime kökü “Pro-Gramme” önceden yazılan teriminden türetilmiş; yapılacak işler listesini ve planlamayı ima ediyor. Konumuz sosyalist siyaset/örgüt olunca; program, örgütün dışarıya söylediklerinden ibaret değil; örgütün kendi iç diyaloğunu, kendi kendini inşa etme biçimini de gösteriyor. Bu yüzden bir program, tek başına bir yol haritası değil, aynı zamanda bir tahayyül metni: Hem bugünün taleplerini, hem de geleceğe dair ortak tasarımı bir arada taşıyan canlı bir metin olmalı.

Ancak kavram nötr değil; yüz yılların geleneğinin ve pratiğinin gölgesinde anlam kazanıyor. Bu yüzden, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, programa yaklaşımımız sadece teknik bir mesele değil, dünya görüşümüzün bir sağlaması.

Tarihsel olarak program, çoğunlukla merkeziyetçi bir bakışla tanımlandı. Platoncu felsefeden ilhamla, partinin kurucu veya öncü kadrolarının tasarımı olarak görüldü; geri kalan kitleler bu tasarımı hayata geçirecek aktörlerdi. 

Hatırlayalım, Platon devletin bilgi ve akıl sahibi olanlar tarafından yönetilmesini önermişti. Sonraki sağ ve sol devletçi siyasetler, bu öneriyi devleti “bilgili ve akıllılar” yönetsin biçimine dönüştürdü. Sonuç, örtülü ya da açık sermaye diktatörlükleri ve sol diktatoryal devletler oldu. Bu model, son 100 yılda defalarca denendi ve hayal kırıklıkları, hatalar ve ağır bedeller bıraktı.

Bugün özgürlükçü sosyalizm iddiası taşıyorsak, program tanımını bu tarihsel mirastan arındırmamız gerekiyor. Taleplerden tasarıma kolektif geçiş, bu kırılmayı aşabilir. Emekçilerin ve işçi sınıfının kendi örgütleri, program sorununa kendi kısmiliklerini aşmanın kollektif imkanı olarak bakabilir. Bu şekilde, emekçi sınıfların yetiştirdiği bilgi ve akıl kendisini bir program olarak ortaya koyar; ama “bilgili ve akıllılar” gibi bir kast yerine, bu bilgi ve ortak akıl, kollektif öz yönetim ve koordinasyonun sözleşmesi olabilir.

Taleplerden Tasarıma

Benim kanaatimce, tarihsel sayısız olgunun işaret ettiği yeni bir metodolojiyle; yatay, çoğulcu, eşitlikçi, cinsiyet özgürlükçü ve ekolojist ilkeler özgürlükçü sosyalist metodolojinin asgari temelini oluşturmalı. 

Bu ilkeler olmadan, sadece ideolojik bir tartışma yürütmüş oluruz ki; gerçek bir patikaya bile adım atmamız mümkün değil. Program, bu ilkelerin ışığında şekillenmeli; her talep, her stratejik adım bu çerçevede tartışılmalı ve kolektif olarak uygulanabilir olmalı.

Program, artık yalnızca liderlerin veya uzman kadroların reçetesi olamaz; tabandan gelen fikirlerin, yerel deneyimlerin ve farklı ezilen grupların seslerinin birbirini çaprazlayabileceği, emekçiler içinde bilimi ve bilgiyi temsil eden kesimlerin birikimlerinin sentezleneceği, bir koordinasyon yöntemi olmalı. 

Çoğunluğun diğerlerini bastırdığı bir “çoğunluk diktası” yaratmak yerine, açık kaynak kodu gibi sürekli revize edilebilen ve katkıya açık bir çerçeve sunmalı. Böylece program, yönetim kadrolarının değil, hareketin bütününün ortak aklını ve katkısını canlı tutabilmeli.

Program dediğimizde zaman boyutunu katiyen ihmal edemeyiz: Sözlükte “önceden belirlenmiş bir düzen” veya “yapılacak işlerin sıralaması” olarak tanımlansa da, siyasal alanda bu köprü yalnızca “ne yapacağız?” sorusunu değil, “dünden yarına, nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz?” sorusunu da önümüze koyar.

Taleplerden Tasarıma: Paris Komünü Örneği

Benim kanaatimce, program yalnızca taleplerin toplamı değil; taleplerin kolektif tasarıma dönüşmesinin yoludur. Paris Komünü, bu dönüşümün somut bir örneğini sunar.

Paris Komünü’nün bildirileri, dönemin sosyal yapısını ve sınıfsal dengelerini derinlemesine yansıtır. Henri Lefebvre’nin 26 Mart 1871 tarihli bildirisi şöyle der:

“Le peuple de Paris ne se contente pas de réclamer ses droits, il s’organise pour les exercer lui-même.”
(Paris halkı yalnızca haklarını talep etmiyor, onları bizzat kendisi uygulamak üzere örgütleniyor.)

Komün’ün sosyal yapısı, sadece işçilerden değil, zanaatkârlar, küçük esnaf ve kent yoksullarından oluşuyordu. “Baldırı çıplaklar” olarak anılan bu kesim, 1789’dan itibaren Fransız siyaset sahnesinin kitlesel gövdesini oluşturmuştu. Komün’ün dinamizmini ve tabandan gelen örgütleme mantığını onlar belirledi, fikriyatını ise aydınlar ve zanaatkârlar şekillendirdi.

19 Nisan 1871 tarihli bir başka bildiri şöyle der:

“Nous ne voulons pas seulement des droits, nous voulons l’organisation collective de notre vie.”
(Sadece haklarımızı değil, yaşamımızın kolektif örgütlenmesini istiyoruz.)

Bildiriler, taleplerin kolektif bir program tasarımına dönüşmesini açıkça ortaya koyuyor. Önemli olan, Komün’ün merkezi bir liderliğe veya seçkin bir kastın bilgisine dayanmamasıdır. Farklı sosyal kesimlerin katılımı, tabandan gelen mahalle ve sokak komünlerinden başlayarak Paris’in geneline hakim olan dinamizm ve kolektif akıl, tasarımın temelini oluşturuyordu.

Türkiye Örneği

Bir çoğunuzun aklına Gezi Direnişi gelecek sanıyorum. Ama üzelerek söylemeliyim ki Gezi, arkasında hiçbir yazılı belge, ortak bir talepler listesi bırakmaksızın söndü ve dip akıntılara geri döndü. Bu nedenle program, taleplerden tasarıma konusuna uygun bir olgu niteliğine sahip değil. Buna karşın yakın tarihimizde ülke solunun bu konuda sınavı sayılması gereken bir olgu var : Demokrasi İçin Birlik Platformu – 2021 Demokrasi Konferansı.

2021 yılında, Rıza Türmen öncülüğünde kurulan “Demokrasi İçin Birlik” platformu, ülke tarihinin en kapsamlı demokrasi konferansına imza attı. Konferansın amaçlarından biri, solun mümkün olan en geniş kesiminin ortak çalışmasıyla bir program taslağı ortaya çıkarmasına zemin sunmaktı. Ancak 21 farklı alan masasından, sendika ve STK ağı üzerinden doğrudan bir taslak çıkmadı. Yine de, o güne kadar yapılmış en kapsamlı talepler dökümü elde edildi ve kitaplaştırıldı.

Bu deneyim, Türkiye solu açısından hem Kürt hem Türk hareketleri için kapasite ölçümü bakımından önemli bir sınav oldu. 

Konferansın ortaya çıkardığı çarpıcı gerçek, Türkiye solunun önemli bir kesiminin taleplerle tasarım arasındaki ilişkiyi düşünmemiş olmasıydı. 

Öte yandan taleplerin birikimi -henüz tasarıma dönüşmemiş olsa da- programın ne anlama gelebileceğini ve tabandan gelen dinamizmin tasarıma nasıl evrilebileceğini gösteren hayati bir deneyim sundu.

Bookchin ve Üçüncü Devrim Paradigması: Rojava Örneği

Günümüzde taleplerden tasarıma metodunun yaşayan canlı örneği, bir sahne ve ucu açık bir olay olarak Rojava -Kadınların- Devrimidir. Öcalan’ın, Bookchin’i Kürt Siyasetine tercüme etmesi sayesinde ortaya çıkan model, KSH’nin de en önemli meyvesi Rojava’ya zemin olmuştur.   

Murray Bookchin’in paradigması, Marksist ve anarşist sosyalizmden belirgin biçimde ayrılır; merkeziyetçi devrim modellerinin ötesine geçer ve tarihte “üçüncü devrimlerin” izini sürer. 

Bu yaklaşım, yalnızca tarihsel olguları açıklamakla kalmaz; aynı zamanda program perspektifi açısından da özgürlükçü sosyalist bir yol haritası sunar. Bookchin, özellikle The Third Revolution: Popular Movements in the Revolutionary Era (1996–2005) başyapıtında, tabandan gelen kolektif hareketlerin nasıl örgütlenebileceğini ve devrimsel süreçlerin nasıl demokratik, eşitlikçi ve ekolojik temeller üzerine inşa edilebileceğini ayrıntılarıyla gösterir.

Bookchin, 1789 ve benzerlerini “birinci devrimler” 1917 ve benzerlerini ise “ ikinci devrimler” olarak adlandırıyor. “Üçüncü devrimlerin” ise birinci ve ikinci devrim iktidarlarınca nasıl ezildiğini, çalındığını ve/veya nasıl yenildiklerini anlatıyor. Komünalist Paradigma, kendisini bu dip akıntıya bağlıyor, oradan besleniyor.

Rojava devrimini incelerken, Bookchin’in “libertarian municipalism” ve ekolojik toplum anlayışı doğrudan bir uygulama alanı bulduğuna tanık oluruz. Kuzey Suriye’de Kürt, Arap, Süryani, Ermeni ve diğer etnik topluluklar, merkezi bir devlete dayanmadan – doğru bir öncülük anlayışıyla– yerel meclisler aracılığıyla örgütlenmiş, karar alma süreçlerini tabandan yukarıya doğru inşa etmişlerdir. Her mahalle ve köy, kendi meclisini oluşturmuş; bu meclisler hem yerel talepleri tartışmış hem de üst düzey koordinasyon organlarına temsilci göndermiştir. 

Bu sistem, Bookchin’in kolektif akıl, taban demokrasisi ve ekolojik sorumluluk ilkelerinin canlı bir örneği olarak kalmaz, ona önemli bir katkıyı da içerir: Hayatın zorunlulukları nedeniyle “temsili demokrasi modelleriyle, doğrudan demokrasi modelleri bir arada uygulanın; aralarındaki gerilim dönüştürücü bir imkan” olarak ele alınır. 

Bookchin’in paradigması, merkeziyetçi ve tek odaklı program tasarımlarından farklı olarak, sürekli revize edilebilen, katkıya açık ve çoğulcu bir örgütlenmeyi önceler. Rojava’daki Demokratik Özerklik Modeli, bu bakış açısını somutlaştırır: Ekonomik planlamadan eğitim sistemine, güvenlikten sosyal hizmetlere kadar her alan, yerel katılımın, cinsiyet eşitliğinin ve ekolojik sorumluluğun öncelendiği bir çerçevede tasarlanmıştır. Kadın Meclisleri, özellikle programın toplumsal eşitlik ve cinsiyet özgürlüğü boyutunu uygulamaya koyarken, gençlik ve işçi komiteleri de kolektif karar alma mekanizmalarına katkıda bulunmuştur.

Rojava deneyimi, taleplerden tasarıma sürecinde, Bookchin’den mülhem katkının en güncel örneklerinden biridir. Talepler sadece birer dilek ya da talep listesi olarak kalmamış; yerel dinamikler, sosyal örgütlenmeler ve kolektif akıl sayesinde program, yaşamın tüm alanına yayılmış ve sürekli kendini güncelleyen bir tasarıma dönüşmüştür. Bu, merkeziyetçi devrim modellerinin tarihsel başarısızlıklarını aşmanın ve özgürlükçü bir sosyalist programın ne anlama gelebileceğini göstermesi bakımından kritik bir örnektir.

Rojava deneyimi, aynı zamanda programın nasıl bir toplumsal sözleşmeye dönüştürülebileceğini de ortaya koyar. (Bkz. 2014 Rojava ve 2024 Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetim toplumsal sözleşmeleri)  Sadece liderlerin veya uzmanların tasarladığı bir yol haritası yerine, tabandan gelen taleplerin, kolektif aklın ve ekolojik bilinçle şekillendirilmiş ortak kararların bütünleştiği bir yapı mevcuttur. 

Bir yandan kuşatıldıkları kapitalist modernite ile sürekli gerçekçi bir mücadele ve müzakere siyaseti geliştirirken; her uygulamanın kapitalizmi öyle ya da böyle, az ya da çok aşabilecek bir içerik ve dinamiğe uygun tasarlanması esasında, izledikleri yola da -üçüncü devrimden mülhem- üçüncü yol diyoruz. 

Bu, Bookchin’in paradigması temelinde, Öcalan ve KSH’nin özgürlükçü sosyalizm perspektifinde en somut kazanım ve katkısıdır: Program; toplumun kendi elleriyle inşa ettiği, sürekli yaşayan ve dönüştürülebilir, “bütün mümkünlerin kıyısında” bir ortak akıl dokusudur. 

Kaynakça (başlıktan sona tüm metin için)

  1. Lefebvre, Henri. La Commune de Paris, 1871: Documents et témoignages. Paris: Editions Sociales, 1965.
  2. Bookchin, Murray. The Third Revolution: Popular Movements in the Revolutionary Era. New York: Cassell, 1996-2005.
  3. “Demokrasi İçin Birlik: 2021 Konferansı Raporu.” İstanbul: DİB Yayınları, 2021.
  4. Platon. Devlet (The Republic). Çeviri: İ. S. Bayrak, İstanbul: Can Yayınları, 1998.
  5. Graeber, David. Fragments of an Anarchist Anthropology. Chicago: Prickly Paradigm Press, 2004.

Yazı serisinin sonu…

Kaynak : ChatGPT

İlginizi Çekebilir

Nasrallah’ın  öldürmesinden bir yıl sonra Hizbullah yeniden mi toparlanıyor? 
Serokê PDKê Mesûd Barzanî û serokê YNK Bafil Talabanî li Pîrmam civiyan

Öne Çıkanlar