A. Halûk Ünal: Türkler Neden Kürtlerle Empati Kuramıyor

Yazarlar

Bir başkasının acısını anlamak için, önce onun hikayesini duymak, o hikayeyi “bizim” hikayemizle bağdaştırmak gerekir…

Giriş

Bu yazı konusunda bir uzman değilim, sadece altmış yaşını devirmiş, merakı ve bilgi sevgisi hâlâ canlı bir amatörüm. Bu yazıya cesaret etmemin sebebi, kolonyalist Türk devletiyle Bakur Kürtlerinin umulan “süreç”inde, “Ne mutlu Türküm diyene” toplumu içinde büyümüş bir sosyalist olarak, kendi toplumumda bazı farkındalıklar yaratmak; aynı zamanda “dirilişini tamamlamış” Kürt halkının yeni “demokratik toplum” mücadelesinde “kültürel özsavunmaları” için – Grok’un bilgi bankasının da katkısıyla- birkaç fikri mühimmat sunmak.

Empati

Empati, bir başkasının dünyasına adım atmak, onun hislerini, düşüncelerini, hayata nasıl baktığını anlamaya çalışmak. Türkçede çoğu zaman sempatiyle karıştırılır, ama aralarında koca bir uçurum var. Sempati, birine uzaktan üzülmek, onun adına sevinmek ya da sevimli, sıcak görünmek için takınılan bir nezaket. Empati ise, birinin makosenlerini giyip onun yolunda yürümeye çalışmak; sadece hissetmek değil, anlamak için çaba göstermek. 

“Ne mutlu Türküm diyene” çağrısına teslim olmuş toplumda, sempatik olmak bir zamanlar doğaldı: bir komşuya sarılmak, bir arkadaşın sevincine gülümsemek, sokakta bir yabancıyla iki laf etmek. Farklı halklardan gelen göçmenler, Anadolu’nun “doğal toplum” geleneklerini taşıyordu. Ama önce “Türklüğün inşa zorbalığı” altında, sonra 90’lar ve Özalizmle bu doğallık kayboldu. Yeni Türk halkı için sempatik olmak, piyasaya uygun, “satılabilir” bir maskeye dönüştü. 

Gösteriş, rüküşlük, bir zamanlar ayıpken, sosyal piyasada yer bulmanın yolu oldu. Peki, sempatik olmak bu kadar kolaysa, neden empati, hele ki Kürt halkının yaşadıklarını anlamak söz konusu olduğunda, bu kadar zor?

Psikoloji disiplini, empatinin iki parçası olduğunu söylüyor: biri zihinsel, diğeri duygusal. Zihinsel empati, birinin ne düşündüğünü, dünyaya nasıl baktığını çözmeye çalışmak; onun kafasının içindeki haritayı okumak. Duygusal empati, birinin sevincini ya da acısını yüreğinde hissetmek, onunla dalgalanmak. Bu iki parça birleştiğinde, empati bir köprü olur. Psikolog Carl Rogers bunu şöyle anlatıyor: “Empati, bir başkasının gözünden bakmak, onun dünyasına girmek ve kendi yargılarını kapıda bırakmaktır” (Rogers, 1951). Yani, birini anlamak için kendi doğrularını bir kenara koyma cesareti göstermek.

Bu cesaret, Türk toplumunda neden eksik? Bir cevap, Raymond Williams’ın “seçici gelenek” kavramında yatıyor. X’te Rhytme Subversiv (@snnomade) bunu güzel özetlemiş: Williams, her toplumun geçmişinden bazı şeyleri seçip yücelttiğini, bazılarını ise unutturduğunu söyler (Williams, 1961). Kolonyalist Türk devleti, “Ne mutlu Türküm diyene” söylemiyle bir kimlik inşa ederken, bu seçici geleneği ustalıkla kullandı. Kurtuluş Savaşı, Çanakkale gibi kurgu anlatılar ve “Türk kimliği” merkeze kondu; ama TC’nin kolonisi olan Kürtlerin hikayeleri – sürgünler, baskılar, kimlik mücadeleleri – bu anlatının dışında bırakıldı. Seçici gelenek, hegemonyanın bir aracı; sadece “biz”i yücelten hikayeleri parlatır, “öteki”nin acısını görünmez kılar. 

Türk toplumunun kolektif hafızası bu seçici gelenekle şekillenirken, Kürtlerin acıları, sanki “bizim” hikayemizin parçası değilmiş gibi uzaklaştırıldı. Bu, empatiyi neredeyse imkânsızlaştırır; çünkü bir başkasının acısını anlamak için, önce onun hikayesini duymak, o hikayeyi “bizim” hikayemizle bağdaştırmak gerekir. Ama bir not: Kolonize edilmiş Kürt toplumunda da seçici gelenek işler; bu, bazen “özcülük” gibi sonuçlar doğurur. Yine de asıl meselemize dönelim.

Duygusal zeka, bu noktada kilit. Psikolog Daniel Goleman, duygusal zekayı şöyle tarif ediyor: “Başkalarının duygularını anlamak, onların ihtiyaçlarına yanıt verebilmek için bir pusula gibidir” (Goleman, 1995). Ama bu pusula kendiliğinden çalışmaz; öğrenmek, merak etmek, başkalarının hikâyelerine açık olmak gerekir. Özalizmle gelen piyasa toplumu, ilişkileri yüzeyselleştirdi; sempatik olmak, içtenlikten çok, beğenilmek, sosyal piyasada yer bulmak için bir yol oldu. Devletin makul tebaası olmakla, piyasanın uyumlu “öznesi” olmak bu kavşakta kesişti! 

Bu yüzeysellik, derin bir empatiyi gölgede bırakıyor. Seçici gelenek de Türk toplumunun duygusal zekasını sınırlandırıyor; Kürtlerin acıları, ne eğitimde, ne medyada, ne günlük sohbetlerde “bizim” hikayemize dahil ediliyor.

Beynimizin empatideki rolü de ilginç. Bilim insanları, 1990’larda “ayna nöronlar” diye bir şey keşfetti. Bu nöronlar, bir başkasının duygusunu ya da davranışını gördüğümüzde, beynimizde kendi duygularımızmış gibi bir tepki uyandırıyor (Rizzolatti & Craighero, 2004). Birinin gözyaşlarını izlerken içimizdeki burukluk, bu nöronların işi. Ama bu yatkınlık, her zaman kendiliğinden çalışmıyor. Seçici gelenek, önyargılar, korkular ya da bize öğretilen hikayeler, bu nöronların ateşlenmesini engelleyebiliyor. 

Psikolog Daniel Batson, empatiyi şöyle açıklıyor: “Birinin acısını gerçekten hissettiğimizde, bu bizi o acıyı hafifletmek için bir şeyler yapmaya iter” (Batson, 1991). Ama empati, kendiliğinden açılan bir kapı değil; farklı bir hikâyeyi dinlemeye açık olmak, önyargıları aşmak gerekiyor. Türk toplumunun Kürt halkıyla empati kurmakta zorlanmasının ardında yatan nedenleri anlamak için, önce empatiyi ve onun önündeki engelleri anlamak gerek. Sempatik olmak, piyasaya uygun bir maskeyle bağ kurar; ama empati, o maskeyi çıkarıp farklılıkların ötesine geçer. 

Türk devleti, seçici gelenekle “biz”i inşa ederken, Kürtlerin hikayesini dışarıda bıraktı. Bu bağ, duygusal zekayla, başkalarının hikâyelerine kulak vermeyle, kendi anlatılarımızı sorgulamayla güçlenir. Türkler neden Kürtlerle empati kuramıyor? Bu sorunun cevabı, empatiyi ve onun önündeki engelleri anlamakta yatıyor. Bunlardan ilki, bence kolonicilik ve ırkçılığın kaotik iç dinamizmi. “Madde” (drug) etkisi.

Kolonyalizm ve Irkçılığın Madde (Drug) Etkisi

Empati, bir başkasının makosenlerini giyip onun yolunda yürümek, onun acısını, sevincini, hikayesini anlamaya çalışmak, demiştim. Ama bu yürüyüş, bazen zihni ele geçiren bir zehirle kesilir. Türk ezilen, sömürülen toplumunun Kürt halkıyla empati kuramamasının en büyük engellerinden biri, kolonyalist Türk devletinin inşa ettiği anlatılar ve ırkçı önyargıların “madde” gibi bağımlılık yaratan etkisi, bence. 

Bu etki bütün kolonyalist ulus devletlerde, tebasının büyük çoğunluğunu oluşturan, devlet ve onun korumasındaki sermaye tarafından ezilen ve sömürülen kesimlere yöneltilmiştir. Madem psikoloji mecazları ile ilerliyoruz; tebanın ezilen sömürülen kesimlerilerinini babasından her gün dayak yiyen erkek çocuğa benzetebiliriz. Büyük çoğunluğu sinik, ezik kişilikler geliştirirken bir kısmı da isyankar olur. İşte ırkçılık maddesinin asıl alıcısı bu sinik, ezik kesimlerdir. Kendi gerçekleriyle barışabilmenin tek yolu milliyetçilik ırkçılık maddesi ile kafayı bulmaktır. 

Irkçılık/milliyetçilik, tıpkı bir drug gibi işler: İlk başta yapay bir mutluluk, bir üstünlük hissi, sahte bir özgüven sunar; ama zamanla korkuları büyütür, endişeleri kışkırtır. Irkçılık, bu iki uç arasında bir salınım yaratır; bağımlısı, bu zehri daha çok talep ederek ayakta kalır. Bağımlı, maddeyle balayı döneminin “ilk duygusunu” kaybeder ama ömür boyu arar. Sonuçta varacağı yer, ancak maddeyle “normal” olmaktır. Maddesiz “aslında bir hiç olan” kendi gerçeğiyle yüzleşir.

Kolonyalist devlet, bu “madde”yi bonkörce dağıtır; ama işin korkunç yanı, teba da bu üretime katılır, kendi ırkçı anlatılarını çoğaltır. 

Bir de bu kesime gösterilmiş bir havuç olarak Türkçe söylersek “beyaz Türk” topluluğu vardır. Bu küçük azınlık, toplumun en eğitimli kesimlerinden oluşur ve egemenlik araçlarının dişlilerini oluşturur. Bu sayede ailenin örnek çocukları olarak, bir havuca dönüşürler. Örneğin, son 40 yıldır Türkiye’de yaşanan üniversite açma, üniversiteye gitme çılgınlığının altında bu motivasyonu bulacaksınız. “Eğer bir üniversite diploman olursa devletin veya sermaye organizasyonlarının dişlilerinden biri haline gelebilir, sınıf atlayabilirsin!” 

Psikoloji disiplini, insanların kendi gruplarına – yani “biz” dediklerine – daha kolay empati duyduğunu, ama “öteki” olarak görülenlere karşı zihinlerinin kapandığını söylüyor. Sosyolog Henri Tajfel, “sosyal kimlik teorisi”nde şöyle bir şey anlatır: İnsanlar, kendi gruplarını yüceltmek için diğer grupları aşağı görür; bu, kimliklerini güçlendirmenin bir yoludur (Tajfel, 1979). Türk devleti, “Ne mutlu Türküm diyene” söylemiyle bir “biz” inşa ederken, Kürtleri bu hikayenin dışına itti. 

Birinci bölümde bahsettiğimiz Raymond Williams’ın “seçici gelenek” kavramı burada devreye giriyor: Türk kimliği, kurgu zaferlerle parlatıldı, ama Kürtlerin sürgünleri, baskıları, kimlik mücadeleleri anlatının gölgesinde bırakıldı. Kolonyalist devlet, Kürtleri “tehdit” ya da “sorun” olarak sunarak zihinlerde bir sis yarattı. Bu sis, bir Kürt’ün acısını Türk toplumunun kendi hikayesiyle bağdaştırmasını engelliyor. 

Kolonyalizm, sadece toprak ya da yönetimle ilgili değil; zihinleri şekillendiren bir sistem. Türk devleti, asimilasyon politikaları, köy boşaltmalar, dil yasakları gibi kolonyal pratiklerle Kürtleri sustururken, Türk toplumuna bir “üstünlük” hissi aşıladı. En alttakilere, kendi altlarına yerleştirecek bir katman sundu. 

Psikolog Gordon Allport, ırkçılığın bu damgalama sürecini şöyle açıklıyor: “Önyargılar, bir grubu insanlıktan çıkarır; onları ‘öteki’ yapar ve empatiyi zehirler” (Allport, 1954). 1980’ler ve 90’larda medya, Kürtleri “terörist” (tendit) olarak çerçeveledi; bu, Türk toplumunun zihninde bir duvar ördü. Bir Türk, bir Kürt annenin evladını kaybetme kederini kendi acısıyla kıyaslayamıyorsa, bu, kolonyalizmin ve ırkçılığın yarattığı sahte özgüvenle başlar, korku ve endişeyle devam eder.

Bu “madde” etkisi, bir bağımlılık döngüsü gibi çalışır. İlk başta, kolonyal anlatılar ve ırkçı stereotipler, Türk toplumuna bir “birlik” ve “üstünlük” hissi sunar; adeta bir balayı dönemi. Ama bu yapay mutluluk, kısa sürede yerini korkuya bırakır: “Bölünürüz”, “tehdit altındayız” gibi endişeler büyür. Irkçılık, bu korkuları körükler; bağımlı, daha fazla ırkçı anlatı talep eder. Devlet, bu talebi karşılamakta cömerttir: Resmi söylemler, tarih kitapları, medya, Kürtleri “öteki” olarak sunmaya devam eder. 

İşin en korkunç yanı, tebanın da bu “madde” üretimine, merdiven altı tezgahlarıyla katılmasıdır. Sokak sohbetlerinde, sosyal medyada, günlük hayatta, ırkçı hezeyanlar yeniden üretilir; “Kürtler şöyle, Kürtler böyle” sözleri, bu zehri çoğaltır. Bu döngü, empatiyi boğar; çünkü ırkçılık, bir başkasını insan olarak görmek yerine, onu bir “tehdit” ya da “sorun” olarak sabitler.

Psikolog Elizabeth Phelps, korku ve önyargının empatiyi nasıl engellediğini şöyle anlatıyor: “Korku, beynin empati devrelerini kapatır; ötekiyi tehdit olarak gördüğümüzde, onun acısını hissetmek zorlaşır” (Phelps, 2001). Kolonyalist devlet, Kürtleri “bölücü” olarak sunarak bu korkuyu körükledi. 1990’larda yoğunlaşan çatışmalar, medya anlatılarıyla birleştiğinde, Türk toplumunun zihninde Kürtler “öteki” olarak yerleşti. Bu, bir Türk’ün, bir Kürt’ün acısını kendi hikayesiyle bağdaştırmasını imkânsızlaştırıyor. Kolonyalizm ve ırkçılık, adeta bir “madde” gibi, zihni önce sahte bir özgüvenle doldurur, sonra korku ve endişeyle esir alır. 

Türkler, Kürtlerle empati kurabilmek için bu bağımlılık döngüsünden çıkmalı. Kolonyalizm ve ırkçılık, zihni uyuşturan bir zehir gibi çalışır; ama bu zehir, farklı hikayelere kulak vererek, önyargıları sorgulayarak temizlenebilir. Empati, “biz”i de “öteki”yi de insan olarak görmeyi gerektirir. Türk toplumunun, Kürtlerin acısını kendi hikayesiyle bağdaştırması,  “madde” etkisini kırmanın ilk adımı olacaktır. 

Bu konuda asıl görev, türk soluna ve aydınlarına düşer, bence. Kürt halkının geliştireceği kültürel öz savunma da -bir yansıma olarak özcülüğe düşmedikçe- bunu destekler.

 

İlginizi Çekebilir

Mecit Zapsu: Betonun Altından Doğan Direniş; 14 Temmuz
Hüseyin Salih Durmuş: Merhaba Hayri Amca…

Öne Çıkanlar