A. Halûk Ünal: Yeni Çağ, Yeni Bilim, Yeniden Sosyalizm

Yazarlar

Kendisine sosyalist demekte ısrar eden herkes, sosyalizmin diğer bütün ideolojiler gibi büyük bir tıkanıklık içinde olduğunu seziyor ya da fark ediyor olmalı. Kendisine sosyalist demekte ısrar edenlerin anlamlı bir kısmı bizler, sosyalist mücadeleler tarihinin son güçlü paradigması Marksizmin de tilmizlerince dondurulup, taşlaştırıldığını düşünüyoruz. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ön oyununu izlediğimiz şu günlerde, kapitalist sistem kendisini büyük bir doğa talanı ve savaşlarla yenilemeye çalışıyor.

Buna karşı dünyada ve Türkiye’de sosyalist güçlerin etkili, umut verici stratejiler geliştiremediğinin tanığıyız. Bunun için görünen tek bir yol var. Sosyalizmin -bir ideoloji değil- kadim bir dünya görüşü ve yaşam felsefesi olduğunu düşünen bütün sosyalistlerin, cinsiyet, etnisite, coğrafya farkı gözetmeksizin bilgilerini, imkanlarını birleştirmeleri ve yeni sosyalist paradigmanın teorik ve pratik eylemcileri (praksist) halinde gelmeleri gerekiyor.

Sosyalizmin 21. yüzyıldaki iki önemli meyvesi olan Meksika, Chiapas ve kuzeydoğu Suriye gerçekliğini ufkunun merkezine yerleştirmiş olanların, bu iki tarihi vakanın (olay) ve vahanın bölgesel ve küresel ilham verici modellere dönüşebilmesi için ciddi çabalara ihtiyaç olduğunu fark etmesi elzem.

Bu çabaların başında, her iki olayın da paradigmanın kendisi değil, önemli diyalektik iz düşümleri olduğunu teslim etmek geliyor. Hepimiz geçmiş ezberlerimiz çerçevesinde ‘düşüncenin somuttan soyuta, soyuttan da somuta yolculuk yapması gerektiğini’ kabul ederiz. Ama geçmiş ezberlerimiz, düşünceyle varlık arasındaki ilişkinin varlık tarafından belirlendiğini, düşüncenin ise varlığı ancak etkileyebileceğini söyler. Tek bir olaya bu eski gözlüklerle (kabullerle) bakanla yeni gözlüklerle bakan kaçınılmaz çok farklı sonuçlar üretecektir.

Marksist (komünist) hipotezin başına gelen dogmalaştırma kötülüğünden – örneğin 1917’de hipotezin parantezini kapatmak ve zafer sarhoşluğu içinde onu artık bir tez olarak dondurmak- uzak durabilmek için, 21. yüzyılda sosyalizmin yeni paradigmasının (hipotezinin) yeni bir felsefi temele ve bilim yöntemine ihtiyacı olduğunu kabul etmemiz; basitçe söylersek eski gözlükleri çıkarıp hayata yeni gözlüklerle bakmaya başlamamız gerekir. Bu ihtiyacı tespit etmek bizi kaçınılmaz olarak asıl meselenin kapısına ulaştırır: sosyalizmi ve onun bilimle olan ilişkisini yeniden tanımlamak.

Sosyalizm Bir Keşif mi İcat mı

Sosyalizm, bir icat değil, insanlığın derinliklerinden gelen bir hakikatin keşfidir. Bu hakikat, devletli toplumlar öncesinde var olan hiyerarşisiz, sınıfsız, eşitlikçi ve dayanışmacı yaşam formundan (komünal) neşet eder.

Son beş bin yıldır, sermaye ve devletli toplumların baskıcı güçleri bu komünal hafızayı tasfiye etmeye çalışsa da insanlık bu hafızayı sayısız direnişle canlı tutmuştur. Sosyalist dünya görüşü, bu hafızayı günümüzde yeniden inşa etmek için bilime dayanmak zorundadır. Çünkü bilim, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bu eşitlikçi özü, çağımızın ihtiyaçlarına ve her toplumun özgün gerçekliğine uygun bir şekilde yeniden kurmanın yollarını sunar.

Karl Marx, bu komünal hafızayı bilimle yeniden inşa etme gereğini fark eden ilk düşünürlerden biriydi. 19. yüzyılda bilimsel sosyalizmi geliştirirken, insanlığın eşitlikçi geçmişinin izlerini takip etti ve bu hafızayı çağının bilimiyle güncellemeyi amaçladı. Ancak o dönemde bilim, Newtonian paradigmanın pozitivist, determinist ve indirgemeci sınırları içinde ilerliyordu. Tarih ve antropoloji devletsiz toplumlara dair çok sınırlı bilgiye sahipti.

Marx’ın paradigması da bu sınırlardan etkilendi; toplumsal değişimi ‘üretim ilişkilerinin mekanik bir evrimi olarak açıklayan ve köylülük gibi dinamikleri göz ardı eden’ bir çerçeve ortaya çıktı. Bu determinist bakış, sosyalizmi felsefi olarak pozitivist bir çerçeveye hapsetti.

Murray Bookchin, tam da bu eksiğin giderilebilmesi için, The Third Revolution adlı eserinde sosyalizmin keşif yolculuğunu tarih içinde sürdürür ve komünal hafızanın 1200-1939 sürecinde, isyanlarla nasıl kendini gösterdiğini ortaya koyar. Meraklısına bu 4 ciltlik başyapıtı incelemeyi önerip, izini sürdüğü ve kaydettiği olaylar içinden en çarpıcı bazı örneklere bakalım.

Bookchin, 16. yüzyıl Alman Köylü Savaşları’nda, Thomas Müntzer liderliğindeki köylüler, eşitlikçi bir düzen özlemiyle yaşanan ayaklanmayı şöyle tanımlar: “Köylü isyanları, yalnızca feodal baskıya karşı bir tepki değil, aynı zamanda ortaklaşa yaşamın ve toplumsal dayanışmanın hatırasını yeniden canlandırma çabasıydı” (The Third Revolution, Volume 1).[^1]

Paris Komünü için ise şöyle düşünmektedir: “1871 Paris Komünü, bu hafızanın modern bir yansıması oldu: ‘Komün, [zanaatkârlar öncülüğünde] halkın doğrudan demokrasi yoluyla kendi kaderini eline aldığı bir deneydi; bu, sosyalizmin yalnızca bir teori [ütopya] değil, yaşanmış bir gerçeklik olduğunu gösterdi’” (The Third Revolution, Volume 2).[^2]

Bizler, 21. yüzyılın bilgi üretim zenginliği içinde, aynı keşfin izini sürüyoruz. Marx’ın Newtonian bilimle denediği gibi, biz de bu komünal hafızayı günümüzün bilimsel paradigmasıyla yeniden ilişkilendirerek güncellemeyi hedefliyoruz.

Newtonian bilimin yerini alan kuantum bilimi, belirsizlik, dolanıklık ve süperpozisyon gibi ilkelerle, felsefeyi, sosyolojiyi ve sosyalizmi statik bir çerçeveden kurtararak daha esnek ve ilişkisel bir anlayış sunabilir. Bu yeni bilimsel paradigma, insanlığın eşitlikçi hafızasını, her toplumun özgün gerçekliğinde yeniden inşa etmenin yollarını açabilir. Bu keşif, hepimizin ortak yolculuğudur.

Quantum Bilimiyle Sosyalizmi Yeniden Düşünmek

Sosyalizm, insanlığın komünal hafızasını güncellemek ve çağa uygun yeniden inşa etmek için bilime dayanmak zorundadır. Günümüzün kuantum bilimi, belirsizlik, dolanıklık ve süperpozisyon gibi ilkelerle, sosyalizmi bu kelepçelerden kurtararak daha derin, esnek ve ilişkisel bir anlayış sunabilir mi?

Peki, kuantum bilimi sosyalist mücadeleyle nasıl bağlanabilir? Bu soruya, geçmişteki şabloncu siyaset anlayışını, militanın kutsal bilincini ve topluluğun maruz kaldığı dışsal müdahaleleri analiz ederek yanıt aramaya çalışacağım. Sonuçta bu yazı bir manifesto değil, bir tartışmayı derinleştirmeye çalışan bir çağrı.

Quantum Bilimiyle Sosyalizmi İlişkilendirmek

Marx, 19. yüzyılda Newtonian bilimin zahiri (görünen) dünyayı açıklayan çerçevesiyle sosyalizmi bilimsel bir temele oturtmaya çalışmıştı, ama bu çerçeve batıni (ilk bakışta görünmeyen, psikolojik, kültürel) boyutları ihmal etti. 1848 Devrimleri’nde işçilerin kooperatif hayalleri, [^3] Paris Komünü ’nde zanaatkârların dayanışma ruhu,[^4] sadece maddi değil, psikolojik ve kültürel dönüşümleri de içeriyordu. Ama ne o günlerde ne de sonrasında hiçbir Marksist mücadele içindeki bireyin (varlığın) psikolojik, kültürel, ontolojik boyutlarını ele almaya, tarihi bu bakışla yazmaya çalışmadı. Günümüzün kuantum bilimi, bu batıni (ilk bakışta görülemeyecek olan) boyutları anlamak için yeni bir yol öneriyor.

Kuantum Sosyolojisinin Öncülleri ve Barad-Wendt Farkı

Kuantum sosyolojisi, kuantum fiziğinin ilkelerini (dolanıklık, süperpozisyon, belirsizlik) toplumsal dinamiklere uygulayan bir alan. David Bohm, Quantum Theory (1951) kitabında bilincin maddeyle dolanık olduğunu savunarak erken temeller attı: “Bilincin, maddenin her formuna nüfuz ettiğini düşünmeliyiz” (s. 271). Danah Zohar, The Quantum Society (1994) kitabında, “Toplumlar, kuantum sistemleri gibi, bireylerin ve grupların dolanık ilişkileriyle işler” (s. 45) diyerek, toplumsal bağları vurguladı. Emmanuel Haven ve Andrei Khrennikov, Quantum Social Science (2013) kitabında kuantum olasılık teorisini sosyal bilimlere uyguladı. Vera Bühlmann, toplumsal sistemlerin kuantum benzeri akışkanlığını araştırdı. Mohammad H. Tamdgidi, Advancing Utopistics (2007) kitabında kuantum sosyolojisini sosyalist bir vizyonla birleştirdi: “Kuantum sosyolojisi, toplumsal değişimin olasılıksal doğasını anlamamızı sağlar” (s. 45).

Ancak Karen Barad ve Alexander Wendt, bu öncülerden farklı olarak, kuantum sosyolojisini sosyalist mücadeleyle daha doğrudan bağlayacak çalışmalara sahip.

Kimdir Barad ve Wendt? Neden Onlar?

Karen Barad, 1956’da ABD’de doğan bir fizikçi ve felsefeci, Kaliforniya Üniversitesi Santa Cruz’da feminist çalışmalar ve bilim felsefesi profesörü. Fizik doktorası sonrası, kuantum fiziğini feminist bir perspektifle toplumsal analizlere uyguladı. Meeting the Universe Halfway (2007) kitabında, “Dünya, izole varlıklardan değil, birbirine dolanık ilişkilerden oluşur. Her eylem, bireyleri, toplumları ve doğayı yeniden şekillendirir” (s. 139) diyerek, Newtonian sosyolojinin birey-toplum-doğa ayrımını eleştirir. Barad’ın feminist hareketle bağı, sosyalist mücadele için bireylerin ruhunu ve doğayla bağları özgürleştiren bir vizyon sunar. 

Karen Barad’ın agential realism terimi, Türkçe’ye “fail gerçekçilik” olarak çevrilebilir; “fail” (agent), bireylerin, toplumların ve doğanın eylemsel rollerini vurgular. Bu teori, Newtonian sosyolojinin birey-toplum-doğa ayrımını reddederek, her şeyin dolanık bir ağ içinde anlam kazandığını savunur. Barad, “Gerçeklik, izole nesnelerden değil, fail ilişkilerin dinamik etkileşimlerinden ortaya çıkar” (Meeting the Universe Halfway, s. 206) der. Sosyalist mücadele için bu, bireylerin ruhunu, toplumsal cinsiyet dinamiklerini ve ekolojik bağların önemini ve bütünlüğünü gösteren bir vizyon sunar. Agential realism, sosyalizmin bu batıni (görünmeyen, psikolojik, kültürel) boyutları kucaklayarak, cinsiyet eşitliği ve ekolojik dayanışmayı merkeze almamız için önemli fikirler ileri sürer.

Alexander Wendt, 1958’de Almanya’da doğan bir siyaset bilimci ve sosyolog, Ohio Eyalet Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü. Quantum Mind and Social Science’ta (2015), “Toplumlar, sabit bir yolda değil, birden fazla potansiyel durumu aynı anda barındırır. Olayların sonucu belirsizdir” (s. 209) diyerek, Newtonian sosyolojinin determinist yaklaşımına meydan okuyor. Wendt’in politik pratiği sınırlı, ama uluslararası ilişkilerdeki esnek yaklaşımı, sosyalist mücadele için şabloncu hedefler yerine farklı olasılıkları kucaklamayı önerdiği için ilham verici. Örneğin, 1970’ler Portekiz devriminde işçi konseyleri hem çatışma hem dayanışma potansiyelini taşıyordu; Wendt’in süperpozisyon anlayışı, bu olasılıkları analiz ederek sosyalist stratejilerin esnekliğini güçlendirir.[^5]

Ben, onların sosyalizmin tıkanıklıklarını (dogmalaşma, indirgemecilik) aşmak için yeni gözlükler sunduğunu düşünüyorum.

Barad’ın Feminist Sosyolojiye Bakışı ve Kuantumla Kesişimi

Barad’ın agential realism teorisi, feminist bir perspektifle kuantum sosyolojisini dönüştürme yönünde atılmış önemli bir adım. Newtonian sosyoloji, toplumu erkek egemen bir mozaik gibi görür: bireyler, toplumlar ve doğa ayrı parçalardır; güç ilişkileri ve toplumsal cinsiyet ihmal edilir. Barad, “Toplumsal fenomenler, bireylerin, toplumların ve doğanın dolanık ilişkileriyle şekillenir; bu ilişkiler, cinsiyet ve güç dinamiklerini içerir” (s. 333) diyerek, toplumsal cinsiyetin dolanık bir ağ içinde nasıl üretildiğini analiz eder.

Barad’ın feminist bakışı, sosyalist mücadelede kadınların özgürleşmesini birey-toplum-doğa bağlarıyla birleştirir. Kuantumla feminizmin kesişimi, Barad’ın dolanıklık anlayışında yatar. Kadınların bir iş yerinde eşit ücret için mücadele etmesi, sadece ekonomik değil, psikolojik (özgüven), kültürel (ataerkil normların kırılması) ve ekolojik (doğayla bağların güçlenmesi) dalgalar yaratır. 

Barad, bu dalgaları analiz ederek, sosyalist mücadelenin cinsiyet eşitliğini ve ekolojik dayanışmayı nasıl kucaklayabileceğini gösterir. Örneğin, “Doğa ve toplum, birbirinden ayrı değil, dolanık bir bütündür” (s. 267) diyerek, feminist sosyalizmin doğayla bağlarını vurgular. Örneğin, Marks ve Engels’in “ütopik sosyalistler” yani gerçekleşemez hayaller olarak dışladığı isimlerden olan Charles Fourier’nin falansterlerinde “kadınların eşitlikçi rolleri, sadece ekonomik değil, psikolojik (kadınların özgüveni) ve kültürel (ataerkil normların kırılması) bir dönüşüm yaratmayı amaçlamıştı.” Barad’ın agential realismi, bu dolanık dinamikleri anlamamızı sağlar. [^6]

Doğru Metafor Mozaik mi, Ebru Teknesi mi?

Newtonian sosyoloji, toplumu bir mozaik gibi görür: her parça (birey, toplum, doğa) ayrıdır ve değişim, bu parçaların mekanik bir şekilde yeniden dizilmesiyle gerçekleşir. Marx’ın pozitivist yaklaşımı, köylülüğün kadim formlarını, örneğin, Rusya’daki obşçinaları (köy komünlerini) “ilkel/geri” gördü ve Sol Sosyalist Devrimcilerin (SR’lar) “kapitalist olmayan yol” önerisini reddetti. [^7] Bu, sosyalizmin devletli toplumlar öncesi hafızasını ihmal ederek; sosyalizmi, Paris Komünü veya 1848 Devrimleri ile başlatan dar bir çerçeveye hapsetti.

Kuantumcu sosyoloji, toplumu bir ebru teknesi gibi görmelidir bence: her eylem, teknede dalgalar yaratır; bu dalgalar, zahiri (maddi) ve batıni (psikolojik, kültürel) boyutlarda, anında değil, zamanla değişim üretir. Ebru teknesi, suyun üzerinde yüzen renklerin dansıdır; bir damla boya, teknenin her yerini etkiler, ama desenin nasıl oluşacağı belirsizdir. Ebru ustası, her damlayla sabırlı bir dans yaratır; toplumsal değişim de bu sabırla, zahiri ve batıni boyutlarda desenler oluşturur. Her zaman “ebru sanatı” üzerine bilindik bir sözleri olmasa da paralel süreçte, İbnü’l Arabi’nin vahdet-i vücud felsefesi, “Her şey birbiriyle bağlantılıdır” diyerek, ebrunun dokusuyla çok akrabadır. İbn Haldun’un Mukaddime ’sinde (1377), “Toplumlar, birbiriyle iç içe geçmiş dinamiklerle şekillenir; bu dinamikler, sabır ve zamanla ortaya çıkar” (s. 245, modern çeviri) ifadesi, ebru teknesinin ‘renk ahenk’ akışkanlığını anımsatır. Geleceğin “sosyalist bilimcileri” ne zaman ötesi bir başlangıç noktası teklif eder.

Klasik Sosyalist Kaygılar ve Değişim Odaklı Sosyalizm

Burada klasik tedrisattan geçmiş okuyucunun zihninde haklı olarak şüpheler oluşmuştur: “Bu karmaşık analiz, sosyalist stratejiyi dağınık hale getirmez mi?” Burada tartışmamız boyutlara dair. Dağınıklık gibi görünen, denklemdeki bilinmeyenlerin çoğalmasına benziyor. Düşünme yönteminde matematikten cebire geçiş gibi de diyebilirim. İhtiyacımız basitlik ve hız değil, zenginlik ve derinlik. Burada haklı olarak şu konuda şüpheye düşmüş olabilirsin: “Kuantumcu sosyoloji çok teorik değil mi?” Newtonian sosyolojinin basitliği, pratikte hızlı çözümler sunar, ama bu, batıni boyutları ihmal eder. Kuantumcu sosyoloji, 20. yüzyıl İtalyan köylü kooperatiflerinde olduğu gibi, pratikte dayanışma ağlarını güçlendirerek teoriyi eyleme dönüştürür. [^8]

Sosyalizm, bir futbol maçı gibi skoru değil, süreçteki değişimi – bireylerin ruhunda, topluluğun kültüründe yarattığı dönüşümü – önemsemelidir. “Her olasılığı değerlendirmek, karar almayı yavaşlatmaz mı?” sorusu da 50 yıllık “acilci, koşuşturmacı, skorel” zihniyetten gelenlerin aklına düşebilir. 

Zaten sorun da bu ya. Devletin ve egemen sınıfın yarattığı gündemlere hapsolup, onlara tepki vermeyi sosyalist mücadele sanarak on yıllar geçirdik. Nadir zamanlar dışında gündem belirleyici olamadık. Çünkü devlet hep, toplumu, toplumun ihtiyaçlarını, kendi hedefleri açısından, bizden daha iyi, daha derinlemesine analiz etti ve yönetecek araçlar geliştirdi. Bizler ise elimizdeki şablonlara hayatı uydurmaya çalışarak ne gündem yaratabildik ne de kitlelerin ciddiye alacağı öneriler geliştirebildik.

Neden İkna Edici Buluyorum?

Barad ve Wendt’in kuantumcu sosyolojisini ikna edici buluyorum, çünkü sosyalizmin sadece maddi dünyayı değil, batıni boyutları da özgürleştirmesi gerektiğini gösteriyorlar. Barad’ın feminist dolanıklık anlayışı, birey-toplum-doğa bağlarını cinsiyet eşitliği ve ekolojik dayanışmayla birleştiriyor; Wendt’in süperpozisyonu, esnekliği, derinliği, çok boyutluluğu teşvik ediyor.

Kuantumcu sosyoloji, bize yeni gözlükler öneriyor: bireylerin, toplumların ve doğanın bağlarını anlamak, farklı gelecekleri kucaklamak ve belirsizlikteki fırsatları görmek. Bu gözlükler belki “her şeyi çözmez” ama önemli bir sorgulama başlatır. Sen bu yeni gözlükleri denemeye hazır mısın? Kendi payıma tarihe ve güncel olana bu gözlüklerle baktığımda, Kuzey Doğu Suriye’yi bu gözlüklerle izlediğimde gördüklerim, eski gözlüklerden çok daha zengin ve umut verici.

Dip Notlar

[^1]: 16. yüzyıl Alman Köylü Savaşları (1524-1525), Thomas Müntzer liderliğinde köylülerin feodal baskıya karşı eşitlikçi bir düzen özlemiyle ayaklanmasıydı. Bu isyanlar, ekonomik taleplerin ötesinde, psikolojik (dayanışma ruhu) ve kültürel (komünal geleneklerin canlanması) dönüşümler yarattı. Kuantumcu sosyolojinin dolanıklık ilkesine benzer şekilde, bireylerin kolektif bilinçle bağ kurması, uzun vadeli toplumsal dalgalar üretti. Bkz. Peter Blickle, The Revolution of 1525 (1981), s. 45-67. 

[^2]: 1871 Paris Komünü, Fransa-Prusya Savaşı sonrası Paris’te işçilerin, zanaatkârların ve kadınların doğrudan demokrasi deneyimiydi. Zanaatkârların dayanışma ruhu, sadece yönetimsel bir model değil, psikolojik (özgüven, kolektif bilinç) ve kültürel (hiyerarşisiz dayanışma gelenekleri) bir dönüşüm yarattı. Kadınların Komün’deki rolleri, Barad’ın agential realism’indeki cinsiyet eşitliği vurgusuna paralel, dolanık bir ağ oluşturdu. Bkz. Murray Bookchin, The Third Revolution, Volume 2 (1998), s. 123-145. 

[^3]: 1848 Devrimleri, Avrupa’da (özellikle Fransa, Almanya, Avusturya) işçilerin, köylülerin ve zanaatkârların monarşilere ve kapitalist sömürüye karşı ayaklanmalarıydı. İşçilerin kooperatif hayalleri, ekonomik eşitlik talebinin ötesinde, psikolojik bir aidiyet hissi (dayanışma ruhu) ve kültürel bir dönüşüm (kapitalist bireyciliğe karşı kolektif kimlik) yarattı. Örneğin, Fransa’daki atölyelerde işçiler, ortak üretim modelleri önerdi; bu, kuantumcu sosyolojinin dolanıklık ilkesine benzer şekilde, birey-toplum bağlarını güçlendirdi. Bkz. Priscilla Robertson, Revolutions of 1848: A Social History (1952), s. 67-89. 

[^4]: Bkz. Dipnot 2. 

[^5]: 1974 Karanfiller Devrimi sonrası Portekiz’de işçi konseyleri, fabrikalarda ve mahallelerde özyönetim deneyimleri başlattı. Bu konseyler, sadece ekonomik kontrol değil, psikolojik (işçilerin özgüveni) ve kültürel (kapitalist hiyerarşilere karşı dayanışma) dönüşümler yarattı. Wendt’in süperpozisyon ilkesine paralel, konseyler hem çatışma hem dayanışma potansiyelini taşıdı. Bkz. Phil Mailer, Portugal: The Impossible Revolution? (1977), s. 89-112. 

[^6]: Charles Fourier (1772-1837), ütopyacı sosyalistlerden biri olarak, falanster adı verilen komünal yaşam birimleri önerdi. Fourier, kadınların eşitlikçi rollerini merkeze alarak, “Kadınların özgürleşmesi, toplumsal uyumun temel taşıdır” (Théorie des quatre mouvements, 1808, s. 132) dedi. Bu, sadece ekonomik değil, psikolojik (kadınların özgüveni) ve kültürel (ataerkil normların kırılması) bir dönüşüm yarattı. Barad’ın agential realismi, Fourier’nin bu dolanık ilişkilerini (cinsiyet eşitliği, topluluk dayanışması) kuantumcu bir çerçevede anlamamızı sağlar. Bkz. Jonathan Beecher, Charles Fourier: The Visionary and His World (1986), s. 195-210. 

[^7]: Rusya’daki obşçinalar, 19. yüzyılda köylülerin hiyerarşisiz, dayanışmacı tarım komünleriydi. Marx’ın pozitivist yaklaşımı, bunları “ilkel” gördü; Sol Sosyalist Devrimciler (SR’lar), 1917’de “kapitalist olmayan yol” önererek obşçinaların batıni boyutlarını (psikolojik aidiyet, kültürel gelenekler) savundu, ancak Marks’ın dogmatik etkisiyle Bolşevikler bu öneriyi reddetti. Bkz. Esther Kingston-Mann, Lenin and the Problem of Marxist Peasant Revolution (1983), s. 101-120. 

[^8]: Bkz. Dipnot 3.

 

İlginizi Çekebilir

Mecit Zapsu: Tek Devlet, Tek Millet Anlayışı Çökerken Suriye’de Ne Olacak?
Adıyaman Emniyetinde şüpheli ölüm: Gözaltında 2’inci kattan düştüğü iddia edildi

Öne Çıkanlar