Kitap, Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun büyülü, kadim ve kayıp kuyularında dolaşıyor. Yalnızca insanlar değil, dağlar, taşlar, atlar, baykuşlar ve meşeler bile konuşuyor burada. Her biri bir sır akıtıyor. Ve “zaman,” bir müverrihe dönüşüyor…
Bir İçsel Kazı Defteri
Dosyayı ilk gördüğümüzde içeriğinden çok inceliği dikkatimizi çekti. Açıkçası, önce biraz tereddüt ettik. Ama sonra, her şeye rağmen okumaya karar verdik. Yayın kurulumuz kitabı bitirdiğinde hepimiz birbirimize bakıp aynı şeyi düşündük:
“Bu kitap mutlaka yayımlanmalı.”
Bazı kitaplar daha kapağını açmadan içine çeker. Ne olduğunu anlamadan, bir duygunun ortasında bulursun kendini.
Muraz Arslan’ın Takunyalı Rahvan Atlar’ı da işte tam böyle bir kitap. Ne bir roman ne de klasik bir öykü derlemesi… Daha çok bir ritüel, bir hafıza töreni, bir iç kanama.
“Kadim” adını taşıyan karakterin yolculuğu, aslında tek kişinin değil; birçok kişinin, belki de bizatihi insanın yolculuğu. Cinsiyeti, kimliği, sesi sürekli dönüşen bir varlık. Her dönüşümde biraz daha içine kıvrılıyor. Bu kitap anlatmıyor, kazıyor. Her sayfada biraz daha eşeliyorsun: tarih, mit, travma, rüya, şifa ve durgunluk, fersah fersah önünüze seriliyor.
Arslan, bizi bir içtoprak’a çağırıyor ve devam ediyor:
“İnsanlık, o günden sonra kadının teninde tanrının sustuğunu hep bilecekti.”
Kadim, çoğumuzun içine gömdüğü, adı konmamış utançların simgesi gibi. Ne belirgin bir kimliği var ne de sabit bir bakışı. Her dönüşümde biraz daha içimize işliyor. Onun bir cinsiyeti yok, ya da belki fazlasıyla var. O hem kesilmiş hem dikilmiş bir bedenin hikâyesi. Bir ustura kesiğiyle tanrılıktan çıkıp insan olmaya razı olmuş bir yarığın öyküsü.
Sayfalar ilerledikçe değil, bazen bir cümlede ansızın duruyorsun. Sanki kitap seni orada beklemiş gibi. Seni senin yerine hatırlıyor. O anda mahremiyetin, yaraların, saklanamaz hâle geliyor. Kitap seni saklamıyor; gösteriyor, içine sokuyor:
“Kadim, gördü görmesine, bildi bilmesine; ama ya görüp de yutamadıklarını ya bilip de yuttuklarını ne yapacaktı?”
İşte burada duruyor zamanın kadranı. Bildiğimiz tüm anlamlar lime lime oluyor. Görmekle bilmek arasında, lal olmakla dile gelmek arasında gerilmiş ince bir tel üzerinde yürüyor Kadim. Bazen bir kadın bedeninde, bazen rüyalarında gömülen bir er olarak. Ama hep aynı yarayla: Göbek bağı.
Anlatı boyunca en çok tekrar eden imgelerden biri bu. Sadece fiziksel değil, ruhsal bir bağ. Zamanla, coğrafyayla, atalarla, inançla, yalanla, kendimizle olan bağ. Ve o bağ her doğumda yeniden kesiliyor, yeniden kanıyor:
“Göbek bağımı kendim kestim,
kefenimi kendim diktim.
Diktiğim yerden söküldü…”
Bu dizelere sadece bakmak yetmez; onun içinde biraz dolaşmak, gezmek, oturmak gerek. Arslan’ın dili bunu dayatıyor zaten. Bazı cümleler öyle ağır ki, okurken içinize oturuyor. Dili mistik ama yapmacık değil. Metin süslemeye değil, derinliğe çalışıyor.
Sayfalar boyunca şifacılar da var, Alkarısı da. Meşe ağaçları da var, büyülü dikişler de. Mitos var, modern acılar var. Ve hepsi bir tek ruhun içinde kol kola: Kadim’in.
Kitap, Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun büyülü, kadim ve kayıp kuyularında dolaşıyor. Yalnızca insanlar değil, dağlar, taşlar, atlar, baykuşlar ve meşeler bile konuşuyor burada. Her biri bir sır akıtıyor. Ve “zaman,” bir müverrihe dönüşüyor:
“Zaman mı beni yiyor, ben mi zamanın rahminde kayboluyorum, bilmiyorum.”
Arslan, bildik anlatı tekniklerinden kaçıyor. Masalın içinden geçiyor, şiire çarpıyor, sonra incinmiş bir öykünün içine dalıyor. Cinsiyet rolleri, mitolojik göndermeler, yeraltı temaları, doğu mistisizmi ve içsel keşifler, hepsi iç içe. Ama bu çokluk bir dağınıklık değil; parçalanmış kaydın sadık bir izdüşümü. Bizler de öyleyiz: çok dilli, çok kimlikli, çok yaralı ve çok çileli.

Metin samimi duruyor; çünkü dili yumuşak, sesi kadim ve yalın. Arslan okurunu küçümsemiyor, ama onu sınamaktan da geri durmuyor. Kitap seni zorlamıyor ama seni dürtüyor. Kendi iç sesinle baş başa bırakıyor
“Kadınlar susar. İşte böyle başladı kadınlığın tarihi: bir ustura kesiğiyle, bir tanrının susarak insanlaşmasıyla.”
Kitabın adı da buna işaret: Takunyalı Rahvan Atlar… Gizemin metaforu gibi. Takunya, topraktan gözyaşını akıtır. Rahvan ise o yaşları siler. Bu kitabı hızlı okuyamazsınız. Her cümlesi sizi tökezletir. Paytak paytak yürütür. Her paragrafın sonunda durup içe bakarsınız.
Ve belki de en çok bu yüzden kıymetli bu eser. Görkemli hikâyelerle ya da büyük aşklarla ilgilenmiyor. Anlattığı şey, anlatılamayanın diliyle yazılmış: sükûtla örülmüş bir iç-destan.
“Zaman, etin duvarında çivilidir.”
Bu satırda zaman bir takvim değil, bir çürüme. İçimizde dönüp duran ve her an başka bir yerimizi aşındıran görünmez bir ur.
“Duy beni baykuş! Anlat bana zamanın öyküsünü. Hangi anı israf ettiğimi ya da hangi anın beni yuttuğunu anlat.”
İşte bu yüzden bu eser bir öykü kitabı değil yalnızca. Kendi içine bakmaya cesareti olanlara yazılmış. Gövdenin, belleğin, inancın, yarığın ve yıkımın kitabı.
Kadim’in sesi uzaklardan değil, içimizin en karanlık yerinden geliyor. Öyle bir yer ki, orada artık kelime yok. Orası ancak acıyla konuşabiliyor.
Ama metin acıyı kutsamıyor. Onu tanıyor. Ona bir yer veriyor. Onu yok etmeye çalışmıyor. Onunla birlikte var olmanın yollarını arıyor:
“Ben Kadim’im. İçimdeki mühürler, geçmişin yorgun gölgeleri ve zamanın avuçları arasında hâlâ buradayım.”
Bu cümleyle kapanıyor birçok şey. Ve belki de o noktadan sonra artık başka biri oluyorsunuz. Kitaplar çoğu zaman size bir şeyler katar. Ama Takunyalı Rahvan Atlar öyle değil. O sizden alıyor. Yerine kendi iç sesinizi bırakıyor.
Kitap bittiğinde aklımda cümle kaldı:
“Her şey biterken, göğsüne sarılı o eski sevdayla hâlâ inatla yanıp tutuşurdu.”
Okur için, yalnızca cesareti varsa bir aynaya bakma davetidir Takunyalı Rahvan Atlar.
Carl Jung’un biz sözüyle bitirelim:
“Bireyleşme sürecinde en büyük engel, kendi gölgemizle yüzleşme cesaretimizin olmayışıdır.”











