Fransa tarafından 1830’dan beri sömürgeleştirilen Cezayir, tarihsel koşulların diğer ülkelerde olduğu gibi Cezayir halkında da ulusal bilincin gelişmesiyle 1954 yılından sonra ulusal kurtuluş savaşı yürütmeye başladı. Tarihteki bütün örneklerinde görüldüğü gibi sınıfsal ve ulusal kurtuluş savaşları şiddete dayalı olarak başladığı için Cezayir ulusal kurtuluş savaşı da hem sömürgecilere, hem de işbirlikçilerine karşı şiddeti öne çıkaran mücadele yöntemini şiar edindi, başarıya gidecek yol buradan geçiyordu.
Çünkü ellerinden alınan toprak, kimlik ve özgürlükleri şiddet yoluyla alınmıştı, öyleyse şiddet yoluyla da geriye alınacaktı. Yaşanan bütün süreçler bizlerin bildiği yöntemleri içeriyordu, tanıdıktı. Çünkü aynı yöntemler kullanılmıştı. Iş birlikçiler, askeri güçlerin vahşi yöntemleri, örgütün kendi içindeki ayrılıklar ve daha bir çok etken tıpkı Vietnamlılar, Kübalılar gibi Kürtlerin de sonradan göreceği tarihsel yaşanmışlıklardı. Ağır bir bedel gerektiren savaşın ardından 1962 yılında yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık lehinde, 16 bin kişi de aleyhinde oy kullandı ve Cezayir bağımsızlığına kavuştu.
Elbette sonsuza kadar sürecek bir savaş yoktur. Her savaş bir noktada son bulacaktır. Bu durum tarihin ilk zamanlarından günümüze kadar en net ifadesini Galyalı komutan Brennus’un Romalılardan istediği altın fidye gelince terazinin bir tarafına kılıcını koyarak yeni altın istediği zaman: “Vae Victis (yazik yenilmişe)” diye bağırdığı söylenir. Bu nedenle her savaş, galibin insafına kalarak bitirilir. Uzun süren savaşlarda her iki taraf bir noktada buluşmak zorunluluğu hissederler çünkü savaş uzamış, maddi ve manevi kayıplar çoğalmış, hatta bazen savaşın gerekçesi bile ilk çıkış anlamını aşındırmıştır. Bu nedenle barış her iki taraf için en az kayıpla karşılanacak şekilde kendini dayatır. Cezayir savaşı da bir noktada kendi sınırlarını aşarak Fransa’ya dayandı. Sömürgecilik başkasının gündüzünü karanlığa çevirirken kendisinin gecesinin bile aydınlık olacağını sanmanın bedelini ödedi.
Uzun süreçlerden sonra Fransa halkı bu savaşı artık taşıyamayacağına ikna olunca içten içe kaynamaya başlayan toplumsal yapı bir noktada aydınlarla buluştu. Sartre öncülük ederek sokaklara çıkınca m, tutuklanmasını isteyen hükümet üyelerine C. de Gaulle: “Sartre Fransa’dır” diyerek karşı çıkmıştır. C. de Gaulle savaştan gelen biriydi. Esir düştü, çıktı. Politik hayata atıldı, geri çekildi. Sonra Fransa’nın yeni 5. cumhuriyeti için siyaset sahnesine tekrar döndü. Altı aylık süresi olan yetkilerle yeni bir anayasa ve ona bağlı yasalar eşliğinde politik adımlar attı. Cezayir’in bağımsızlığını tanıdı. Ancak Fransa’nın (ergenekoncuları olarak bilinen) Gizli Ordu Örgütü (OAS) teorik ve pratik faaliyete başladı.
Cezayir Fransa’nındı, gelişmemiş! alt kültürün temsilcilerine bırakılamazdı. Cezayir’de kanlı vahşetlere imza attılar, öyle ki örneklerine bakınca Türk kontrgerillasının Kurdistan’da uyguladığı yöntemlerin pek de farklı olmadığını görebiliriz. Bir yandan “harkiler” (Cezayir’deki korucular denilebilir) öte yandan Cezayir’in, Fransa’nın sömürgesi olarak kalmasını savunanlar her yöntemi kullanarak Cezayir halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini engellemeye çalıştılar.
C. de Gaulle savaş alanlarında yer almış bir asker olmanın yanı sıra politik alanda da bilinen biriydi. Bu durumun sürdürülebilir olmadığını görüyor, bunun için adım atmak gerektiğine inanıyordu. Dördüncü Cumhuriyetin ve Cezayir savaşının yarattığı siyasi tıkanıklığın aşılması adına yeni bir anayasa, yeni bir cumhuriyet ve sınırlı süre için genişletilmiş yetki isteği kabul edildi ve de Gaulle iktidara yerleşti. Bu sürecin sonunda tekrar başkan seçildi.
Bir parantez açarak eklemek isterim; dünyanın her yerinde sınıfsal ve ulusal çatışmalar aynı nitelik taşırlar. Bu bir anlamda diyalektik ve tarihsel materyalizmin doğrulanmasının yanı sıra ezilen sınıf veya halkların kurtuluşuna giden yolu da gösterir. Bu nedenle “anlatılan bizim hikayemizdir” diyerek parantezi kapatayım.
Kurdistan’ın sömürgeleştirilmesi kabul etmek gerekir ki dünyanın diğer bütün sömürgelerinden çok daha ağır bir süreç içermiştir. Tek bir devletin değil, dört devletin sömürgesi haline getirilmiş, bu devletlerin dünyanın ilgi odağı olduğu Orta Doğu’da olmasının sıkıntısını da ayrıca yaşamıştır. Dört parçalı Kurdistan’in halkı, her parçanın, somurgesi altinda olduğu devletin kulturel asimilasyonunun etkisinde gelişimini sürdürmüştür. Kurdistan Özgürlük Hareketi teorik ve pratik olarak bu parçalı anlayışa büyük oranda yıkmış, geneli kapsayan bir kurtuluş hareketi haline gelmiştir. Gelişimi ve geldiği noktada geçirdiği teorik değişim daha bir çok yazının konusu olacaktır. Destekleyen görüşler olduğu kadar eleştiren görüşlerin de olması doğaldır.
Dünya örneklerine baktığımızda önce gizlilik içeren görüşmelerin başlaması, sonra üzerinde kesin anlaşmanın sağlanması ve ardından da her iki tarafın üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmesiyle süreç ilerlemiştir. Bu sürecin içine her iki tarafın toplumsallığı da katılmıştır. Dil değişimi, tutsaklar, kültürel haklar diye başlayan bir liste yürürlüğe girmiştir. On yıl öncesinin görüşmelerini bir kenarda tutarsak Sayın Öcalan’ın teorik ve pratik sorumluluk alarak yeni dönemde attığı adım, dünya tarihinin bir ilk örneği olarak beliriyor. Güvence olan silahlarin belirli bir süre içinde bırakılması/teslim edilmesi, ikinci adım olarak atıldı. Ilk adım partinin feshiydi. İmralı heyeti olarak tabir edilenlerden P. Buldan’ın zaman zaman umut veren açıklamaları dışında şimdilik devlet tarafından atılan bir adım yok. Elimizde devlet tarafının adım attığını gösteren bir veri yok, basın açıklamaları hariç. Bir başka nokta ise devletin iktidar odaklarının henüz ortak bir netlikte buluşmadığı, sürecin her an bir kırılmaya uğrayabileceğidir.
Bir adım atılacaksa Erdoğan ve Bahçeli’nin şimdiki tutumlarından daha cesur olmaları gerekiyor. Cesur olamıyorlarsa bu ikisinden ayrı daha cesur bir lidere gereksinim var. Yüz yıllık ırkçı-faşist politikayı savunmayan, C. de Gaulle cesareti taşıyan ve gerekirse ayrılmayı da savunan bir liderlerinin olması gerekir. “Terörsüz Türkiye” diye hakaret ederek çözüm bulacağını sanan liderler gerekmiyor.









