Bir bina yapılırken kullanılan malzemelerin kalitesiz olması, çürük bir temele ve kaygan bir zemine sahip olması; o binanın bir süre sonra temelinden başlayarak çürüyeceğini ve bu çürümenin ardından büyük bir sarsıntıyla çökeceğini gösterir. Türk devleti de bu örneğe uygun olarak kuruldu, gelişti ve şimdi de çöküş dönemine girdi. Erdoğan’la birlikte rejimin değişmesine rağmen; kurulan yeni rejimin eskinin tüm hata ve eksikliklerini düzeltmek yerine, üstüne kendi hatalarını da ekleyerek diktiği bir tür “kaçak kat”, sistemi çöküşe sürükledi. Her muhalif düşüncenin haklılık payı olmakla birlikte, hiçbiri tam anlamıyla bu çöküşü sadece kendine bağlayamaz.
Her iktidar gibi bu iktidar da tek bir neden yerine, çoklu nedenlerden dolayı batmak zorundaydı ve battı. Rejimin görünen sahipleri olan Erdoğan ve ortağı Bahçeli’nin tek yapabildikleri; sürekli güven tazelemek ve bunun yetersiz olduğu noktalarda devletin tüm olanaklarını kullanarak tehditler savurup zindan kapılarını açmak dışında bir şey değil. Her baskı önce korkuya dayalı bir suskunlukla karşılanır; ardından baskının dozu arttıkça yüksek sesle direnenler azalırken, içten içe bir direniş filizlenir. En sonunda hiç beklenmedik bir anda ve bir yerde, kurulan korku imparatorluğu çatırdamaya başlar ve yıkılır. Bu noktadan sonra önemli olan, yerine gelecek olan “yeni” iktidarın nasıl bir yol izleyeceğinin beklenmesidir.
Türk toplumu ve devleti şimdi çökmedi; kurulmaya başladığı andan itibaren çökmeye başlamıştı. Çünkü baskı, soykırım ve var olmayan ancak devşirilen veya sahiplenilen halkların bir potaya atılarak adına “Türk” denilmesiyle kurulan devletin bu kadar yaşaması bile çok uzun bir süreydi. Elbette bunda sömürgeciliğin ince çalışmasının, devşirdiği ulusların insanlarına ekonomik ikbal sağlamasının ve zamana yayılan bir cinayete imza atmasının büyük payı vardı. Fakat her toplum mühendisliği gibi bunun da gerçeklikle uyuşmayan, kendine ait bir illüzyonu vardı. “…Türkiye halkına Türk milleti denir” gibi alay edilerek yapılan tanımın ne kadar “kapsayıcı” olduğuna dair ikna çalışmasının bir yerde duvara çarpacağı önceki tarihsel örneklerden de görülebilirdi; görmek istemediler.
15 Ağustos, bu hayale indirilen büyük bir darbe olarak görmeyenlere gerçeği gösterdi. Cumhuriyetin kuruluşunda siyasi olarak tasarlanan bu çalışmanın her şeye yeteceği düşünülerek, adeta “kervan yolda düzülür” mantığıyla yola çıkıldı ve “vatanın bekası” adına yapılanlardan “suç” teşkil edenler görmezden gelinmeye başlandı. Koçgiri, Piran, Dersim ve Pontus başta olmak üzere işlenen insanlık suçları elbette sadece tanımlanan birer suç değildi; bu suçun oluşmasında en önemli faktör olan “toplumsal rıza” ve suça zemin oluşturan yan faktörlerin varlığı da belirleyiciydi. Toplumsal ilişkilerin bozulmasına böyle başlandı.
Devlet yönetiminin halkı talan etmesi, her iktidar değişiminde sırayla gerçekleşti. İşkence her dönemde alkışlanan bir “devlet tavrıydı.” Toplumun bu çürümeye rıza gösteren bireyleri, günün birinde kendilerinin de kısa yoldan zengin olabileceği düşüncesiyle “çalıyor ama çalışıyor” demekte bir mahzur görmediler. Ortaklaşa işlenen bir suç zinciri, doğal olarak geneli kapsayan bir yapıya dönüştü. Tek aykırı ses; sert, keskin ve uzlaşmaz tavır alan direnişçi Kürtlerden ve devrimcilerden yükseldi. Binlercesi canını ortaya koyarak mücadele etti. Perişan edilerek zulümlere uğratılanlar, hayatları darmadağın edilenler devrimciler ve Kürtlerdi. Elbette Kürtlerin de sadece direnişçileri bu zulme uğratıldı; “devletinin” kendisine sağladığı olanaklarla beslenenler değil.
Önceleri görülmeyen, “münferit” kabul edilen bu çürüme, bireylerle ilişkilendirilerek özünden ayrı tutulmaya çalışıldı. Üst üste gelen ama hesabı sorulmayan bu suç zinciri bir süre sonra kanıksanmaya başlandı. Tepkisizlik genel bir tutum haline dönüştükçe, suç daha açıkça ve çekinmeden işlenmeye başlandı. Din eğitimi altında çocuklara tecavüz edilmesi karşısında “bir kereden bir şey olmaz” denilmesi, bir yüzükle gelen Erdoğan’ın dünyanın sayılı zenginleri arasına girmesi, holdinglerden alınan paylar ve yasalara aykırılığına rağmen “diplomasizliğin” üstüne gidilmemesi; bunlar suçlardan örülü bir binanın çıkılan kaçak katlarıydı. Binanın temeli belki geçmişte olduğu gibi bazı küçük yolsuzlukları taşıyabiliyordu ama artık toplumun neredeyse her kesiminin bulaştığı bu suçların ağırlığını taşıyamıyor. Bu çürüme bu nedenle ağır bir kokuya dönüşerek herkesi sarmaya başladı.
Ancak maalesef genel ve kesin bir rahatsızlık söz konusu değil. Toplumda yaygın olan düşünce bağlamında, örneğin G. Doku dosyasının açılmasının ardında “gerçekten bir adalet ve insan hakları titizliği mi var, yoksa iktidar kliklerinin birbirleriyle olan savaşı mı?” düşüncesi hakimiyetini koruyor. Şaşkınlıkla karşılanmayan suçlar, mizaha dökülerek ertelenen hesap sormalar, iktidarda pişkinlik yaratıyor. Bu kanıksama, karşıda duran bizleri de sarmaya başladı. İtiraz seslerimiz zayıflıyor.
Geldiğimiz noktada basın açıklamaları bile bir “itiraz” olarak görülüyor. “Silahın eleştirisi” yerini “eleştirinin silahına” bırakamadı. Arafta bekliyoruz. Örneğin “Cumartesi Anneleri” kaç kişiyle toplanıyorlar? Nerede kalabalıklar, nerede kendilerini yakın görenler? Koca İstanbul, üç beş metrekarelik tel örgülerin arkasına geçemeyen ve hepimizin sesi olan “Cumartesi Anneleri”nin sesinin yalnızlaşmasını seyrediyor. Ya zindandaki tutsaklar, hastalar ve en az 30 yılları çalınan onur direnişçileri? Bu bedele karşılık bir demet çiçek ve bir barış güvercini uçurulması, o koca bedelin karşılığı mıdır?
Suskunlardan oluşan bir toplumsal yapı, o suçun yeniden üretilmesinin ana merkezidir. Eğer bir iktidar ve toplumsal yapı rızaya dayalı suç üretiyorsa, yeniden yapılandırılmak yerine yıkılmalıdır. Yanlışlardan oluşan bir duvar yıkılır. O duvarı yapan siz değilseniz bile, altında duruyorsanız üzerinize yıkılır. Spordan siyasete, felsefeden sanata, okuldan ekonomiye kadar bütün bir toplumsal yapıyı kapsayarak bunu yaratan devlet çürüdü. Kürdistan’da gelişen “adi suçlara” bir de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Bir toplumsallık kendi kirliliğini G. Doku cinayetinin üzerinden aklamaya çalışıyor.
Oysa binlerce benzer cinayet var, binlerce soygun, işkence ve kokuşmuşluk var. Hepsinin hesabının sorulacağı bir irade gösterilecek mi? Roboskî, Cizre, Sur, Efrîn ya bunlar?
Tarihte suç içeren ve işleyen hiçbir yapı, yıkılıp yerine yenisi konulmadan ayakta kalamadı. Hiçbir devlet bundan muaf değildir; Türk devleti hiç değildir.











