Türkiye’deki yapay Sünni-Türk kimliği, sadece bir tarihsel inşa sürecinin ürünü değil, günümüzde de toplumsal, siyasal ve diplomatik düzeyde yeniden üretilen bir tahakküm aracıdır. Bu kimliğe uymayan her topluluk — Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler veya seküler sol muhalifler — dışlanmakta, marjinalleştirilmekte veya kriminalize edilmektedir. Irkçılıkla yüzleşmeyen bir toplumun demokratikleşmesi mümkün değildir. Türkiye’nin geleceği, “Türk hassasiyetleri” değil, insan onuruna ve eşitliğe dayalı çoğulcu bir kimlik anlayışı inşa edebilmesine bağlıdır.
*
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana uygulanan kimlik siyaseti, homojen bir ulus yaratma hedefiyle şekillenmiştir. “Türk” kimliği, etnik ve kültürel çeşitliliği reddeden, Sünni-İslam temelli bir üst kimlik olarak inşa edilmiştir. Bu kimliğin ideolojik temelleri Ziya Gökalp’in “Türkçülük” anlayışına ve Mustafa Kemal Atatürk döneminde geliştirilen ulus-devlet modeline dayanmaktadır. Avrupa’da yükselen faşist ideolojilerin etkisiyle harmanlanan bu yaklaşım, hem etnik hem de dini açıdan “öteki” olarak konumlandırılan toplulukların dışlanmasına yol açmıştır.
Yapay Sünni-Türk Kimliğinin İnşası
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren “Türk kimliği” kavramsal olarak etnik değil, kültürel bir asimilasyon projesinin aracı haline getirilmiştir. Osmanlı’nın dağılma sürecinde Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen Müslüman göçmenler, yeni kurulan devlette “makbul vatandaş” kategorisinin omurgasını oluşturmuştur. Arnavut, Boşnak, Pomak, Çerkez, Laz, Gürcü ve Azeri kökenli bu gruplar etnik olarak Türk olmasalar da, Sünni Müslümanlık temelinde Türkleştirilmiş ve Cumhuriyet’in ideolojik omurgasıyla bütünleştirilmiştir. Bu süreç, bir yandan Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Yahudiler gibi gayrimüslim veya “sapkın” olarak görülen toplulukların dışlanmasıyla; diğer yandan da Sünni Müslüman olmanın “vatandaşlık normu” haline getirilmesiyle tamamlanmıştır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi, bu yeni ulusal kimliğin sadece bir aidiyet değil, bir bağlılık yemini olarak işlev gördüğünü göstermektedir.
Irkçı Reflekslerin Kurumsallaşması
Türkiye’de ırkçılık, yalnızca bireysel önyargılardan değil, tarihsel olarak yerleşik devlet reflekslerinden beslenmektedir. Eğitim müfredatı, medya söylemleri ve siyasal söylem, ulusal kimliği sürekli olarak “Türk” ve “Sünni” normu üzerinden yeniden üretmektedir. Bu, cumhuriyetin erken döneminden günümüze kadar süreklilik arz eden bir hegemonya biçimidir. Kürt kimliğinin bastırılması, dil yasağı, köy boşaltmaları, zorla göç, “terör” söylemiyle kriminalizasyon gibi politikalar bu ideolojik refleksin doğrudan sonuçlarıdır. Benzer şekilde, Alevi kimliğinin inançsal olarak tanınmaması, cem evlerinin yasal statüden yoksun bırakılması ve gayrimüslim azınlıkların siyasal temsilinin engellenmesi, yapısal ırkçılığın kurumsal tezahürleridir.
Spor Alanında Irkçılığın Güncel Yansımaları
Spor, Türkiye’deki ırkçı reflekslerin en çıplak biçimde gözlemlenebildiği alanlardan biridir. Özellikle Kürt kimliğini kamusal alanda ifade eden futbolcular veya takımlar sistematik bir hedef haline getirilmektedir. Son olarak, Almanya’da Stuttgart forması giyen Kürt kökenli futbolcu Deniz Undav’a yönelik sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen ırkçı saldırılar, bu yapısal zihniyetin sınırları aştığını göstermiştir. Bu saldırılar, sadece bireysel nefret söylemi değil, Türkiye kökenli diasporada yeniden üretilen milliyetçi reflekslerin dışa vurumudur. Benzer biçimde, Türkiye’de Amedspor kulübüne karşı yıllardır sürdürülen sistematik linç kültürü, tribünlerde “Kahrolsun PKK”, “Ya sev ya terk et” gibi sloganlarla kendini göstermektedir. Bu saldırıların failleri çoğu zaman cezasız kalmakta, Türkiye Futbol Federasyonu ve yargı organları bu tür olaylara karşı kurumsal bir sessizlik sergilemektedir. Cezasızlık kültürü, devletin ırkçı şiddete karşı örtük bir onay mekanizması işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Cezasızlık ve Devletin Irkçı Meşruiyet Mekanizması
Türkiye’de ırkçılığın cezalandırılmaması, tesadüfi bir ihmal değil, sistematik bir tercihtir. “Türk hassasiyetleri” olarak tanımlanan ve diplomatik ilişkilerde de sıkça gündeme getirilen bu kavram, aslında devletin ırkçı reflekslerini meşrulaştırma aracıdır. Batı dünyası, Türkiye ile ilişkilerinde bu “hassasiyetleri” gerekçe göstererek Kürt meselesi, azınlık hakları veya insan hakları ihlalleri konularında sessiz kalmaktadır. Bu sessizlik, yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, Avrupa’daki Türk diasporasında da ırkçılığın yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Almanya, Fransa ve Hollanda’daki Türk derneklerinin bir kısmı, etnik milliyetçiliği “vatan sevgisi” kisvesi altında meşrulaştırmakta, Kürt karşıtı söylemi yaygınlaştırmaktadır.
Türkiye’deki yapay Sünni-Türk kimliği, sadece bir tarihsel inşa sürecinin ürünü değil, günümüzde de toplumsal, siyasal ve diplomatik düzeyde yeniden üretilen bir tahakküm aracıdır. Bu kimliğe uymayan her topluluk — Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler veya seküler sol muhalifler — dışlanmakta, marjinalleştirilmekte veya kriminalize edilmektedir. Irkçılıkla yüzleşmeyen bir toplumun demokratikleşmesi mümkün değildir. Türkiye’nin geleceği, “Türk hassasiyetleri” değil, insan onuruna ve eşitliğe dayalı çoğulcu bir kimlik anlayışı inşa edebilmesine bağlıdır.










