Türkiye, Batılı analizlerde sıklıkla demokrasi ile otoriterlik arasında gidip gelen, reformla gerileme arasında salınan bir ülke olarak betimlenir. Bu çerçeve sadece yanıltıcı değil, aynı zamanda sorunun özünü gizler. Türkiye’de bugün yaşananlar siyasal geleneğin dışına çıkılması değil, onun mantıksal uzantısıdır. Mevcut otoriterlik bir kişinin, bir partinin ya da bir dönemin sapması değildir; hiyerarşi, inkar ve asimilasyon üzerine kurulu bir devlet ideolojisinin kaçınılmaz sonucudur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş projesi, İttihat ve Terakki’nin bıraktığı yerden devam etti. Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen Müslüman nüfusun Anadolu’ya yerleştirilmesi, yalnızca demografik bir hareketten ibaret değildi; bu, ulus inşasının aracıydı. Sünni-Müslüman-Türk kimliği ekseninde tanımlanan bu proje, çoğulcu bir yurttaşlık anlayışı yerine homojen bir ulus yaratmayı hedefledi. Bu süreç, devletin inşasına yapısal olarak bağlı bir şiddeti beraberinde getirdi. Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi, Alevi ve Kürt nüfuslara yönelik sistematik politikalar, tek tip bir toplum yaratma idealinin sonucuydu. Devlet, farklı dil, inanç ve kimlik taşıyanları “terbiye edilmesi gereken” unsurlar olarak gördü. Asimilasyon bir seçenek değil, sistemin işleyiş mantığıydı.
Bu ideolojik çerçeve, Anayasa’ya ve yasal düzenlmelere kodlandı. Türk kimliği dışında hiçbir kolektif kimliğe tanınırlık alanı bırakılmadı. Bu, sadece hukuki bir düzenleme değil, toplumsal uzlaşmanın kendisinin nasıl kurulacağına dair bir karardı: Eşitlik temelinde değil, dominant kimliğe uyum temelinde. Mevcut anayasa ve kanunlar, bu kimlik dışında başka kimseye farklı kimliği ile yaşam hakkı tanımamaktadır. Bu durum bir kazadan ya da unutulmadan değil, bilinçli bir tercihten kaynaklanır. Türkiye’de seçimler yapılır, partiler vardır, bir parlamento mevcuttur. Ancak bu demokratik ritüeller, eşit yurttaşlık temelinde kurulmuş bir siyasal sözleşmenin varlığını göstermez. Yargıdan orduya, bürokrasiden medyaya kadar tüm kurumlar yapısal olarak yürütmeye bağlıdır ve ideolojik olarak devletin bölünmezliği ilkesine kilitlidir.
Bu sistem basit bir “demokratik gerileme” değildir. Zaten merkeziyetçi ve otoriter bir devlet geleneğinin pekiştirilmesidir. Devlet kendisini toplumun temsilcisi değil, onu şekillendiren ve terbiye eden bir üst otorite olarak konumlandırır. Siyasal çoğulculuk, bu ideolojik çekirdeği sorgulamadığı sürece tolere edilir. Recep Tayyip Erdoğan bu sistemi icat etmedi; onu devraldı, kişiselleştirdi ve sertleştirdi. Asıl mesele, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana devletin inşa sürecinin ayrılmaz parçası olan şiddetle hiçbir zaman yüzleşmemesidir. Bu yapı, toplumsal bir tabanı olmadan ayakta kalamazdı. Türk toplumu, uzun yıllar boyunca militarizm, etnik üstünlük ve güvenlik söylemleri üzerinden biçimlendirildi. Irkçılık marjinal bir olgu değil; eğitim sistemi, medya ve resmi söylem aracılığıyla normalleştirilmiş bir ideolojik araçtır.
Sonuç olarak ortaya çıkan siyasal kültürde, devlet şiddeti “birlik”, “beka” ya da “ulusal güvenlik” adına meşrulaştırılır. Kitlesel tutuklamalar, gazetecilerin susturulması, askeri operasyonlar hak ihlali değil zorunluluk olarak sunulur. Muhalefet partileri, kendilerini laik ya da sosyal demokrat olarak tanımlayanlar dahil, büyük ölçüde bu ideolojik çerçevenin içinde hareket eder. Milliyetçilik, devletin bölünmezliği ve özellikle Kürt meselesi gibi temel başlıklarda iktidarla süreklilik gösterirler. Ayrışma çoğu zaman taktik düzeyde kalır.
Türkiye’deki otoriter yapının merkezinde çözümsüz Kürt meselesi yer alır. Devlet, bir asrı aşkın süredir Kürtlerin siyasal özne olarak tanınmasını engellemek için muazzam kaynaklar harcamıştır. Her siyasal talep bastırma, kriminalizasyon ya da içerme yoluyla etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. Bu bir güvenlik sorunu değildir; yapısal bir sorundur. Türkiye’nin siyasal sistemi, Kürtlerin siyasal ajansının inkarı üzerine kuruludur. Gerçek bir demokratikleşme, Kürtlerin “yönetilmesi gereken bir sorun” değil, kurucu bir siyasal özne olarak tanınmasını gerektirir. Tam da bu nedenle reform süreçleri tıkanır, barış girişimleri çöker ve otoriterlik yeniden güç kazanır. Sistem, kendi ideolojik temellerini sarsmadan demokratikleşemez. Güncel “terörsüz Türkiye” süreci ve kurulan meclis komisyonu, bu yapısal sorunu çözmekten çok derinleştirme riski taşıyor.
Türk partilerinin komisyona sundukları raporlar, Kürt meselesini yine güvenlik ve asimilasyon çerçevesinde ele alıyor. Bu raporlar, tam da asimilasyon sürecini hızlandırmak ve oluşturulan Türk kimliğine entegre etmeyi hedeflemektedir. Kürt siyasetinin karşı karşıya olduğu ikilem burada netleşir: Mevcut Türk kimliğine “entegre olmak” ya da “adapte olmak”, asimilasyonu kabul etmek ve Kürt halkının siyasal özne olmasının önüne geçmek anlamına gelir. Bu süreç, Kürtlerin kolektif kimliklerini muhafaza ederek siyasal özne olma hakkını ortadan kaldırmayı hedefler. Komisyon çalışmaları, sorunu yapısal boyutundan koparıp teknik ve güvenlikçi bir zemine çekmeye çalışıyor.
Oysa Kürt meselesi, Türkiye’nin kurucu ideolojisinin çoğulculuğu dışlayan karakterinin en görünür tezahürüdür. Bu düğümü çözmek kolay değildir ve kesinlikle basit bir “entegrasyon” ya da “normalleşme” süreci değildir. Kürt siyasetinin bu durumu gözönünde bulundurarak davranması gerekmektedir. Bu düğümü çözmek, sadece Kürtlerle ilgili politikaları değiştirmekle mümkün değildir; tüm devlet-toplum ilişkisinin yeniden kurgulanmasını gerektirir. Modern Türkiye’nin en çarpıcı özelliklerinden biri, geçmişle hesaplaşmayı sistematik biçimde reddetmesidir. Ermeni Soykırımı, Kürtlere ve Alevilere yönelik kitlesel şiddet, 1990’lı yıllardaki köy yakmalar, zorla kaybetmeler ve yargısız infazlar ne hukuki ne de siyasal olarak ele alınmıştır. Bu sessizlik tesadüf değildir. İnkar üzerine kurulu bir devlet, tarihsel şeffaflığa tahammül edemez. Geçmiş suçların kabulü, siyasal düzenin ahlaki meşruiyetini temelden sarsar. Bu nedenle tarih ya sterilize edilir, ya kriminalize edilir ya da bir silah olarak kullanılır.
Hafıza tehdit, hakikat suç haline gelir. Batılı hükümetler Türkiye’deki demokratik çöküşten söz ederken, aynı anda onu kilit bir NATO müttefiki olarak desteklemeyi sürdürmektedir. Türkiye’nin askeri kapasitesi, jeostratejik konumu ve göç kontrolündeki rolü, onu anlamlı uluslararası baskıdan muaf kılmıştır. Bu desteğin sonuçları vardır: Güvenlik devletini cesaretlendirir; içeride baskıyı, dışarıda güç projeksiyonunu meşrulaştırır. Erdoğan’ın dış politikası yalnızca kişisel iktidar kaygısıyla değil, gücü militarizasyonla eşitleyen bir devlet geleneğiyle de ilgilidir.
Yaygın varsayım, Erdoğan gittiğinde Türkiye’nin demokrasiye döneceği yönündedir ve bu tehlikeli derecede yüzeyseldir. Otoriterlik, onu besleyen ideolojik yapı yerinde durduğu sürece bir lider değişikliğiyle sona ermeyecektir. Türkiye’nin ihtiyacı daha iyi yöneticiler değil; eşitlik, çoğulculuk ve rızaya dayalı yeni bir siyasal sözleşmedir. Bu, Kürtlerin de içinde yer aldığı tüm toplumsal kesimlerin eşit siyasal özneler olarak tanındığı, farklı kimliklerin var olma hakkının anayasal güvenceye kavuşturulduğu bir düzendir.
Bu dönüşüm devletten gelmeyecektir. Bastırılan seslerin ısrarından, Kürt siyasetinin asimilasyonu reddetme kararlılığından, tarihsel hakikatin resmi mitlere meydan okumasından ve uluslararası aktörlerin ilkelere öncelik vermesinden doğacaktır. Kürt siyaseti bu süreçte kritik bir rol taşır: Ne dominant kimliğe asimilasyonu kabul edebilir ne de siyasal öznelliğinden vazgeçebilir.
Mevcut “çözüm” süreçlerinin sunduğu entegrasyon, aslında bir yok oluş teklifidir. Bu düğüm ancak Türkiye’nin kurucu ideolojisinin aşılmasıyla, çoğulcu bir siyasal düzenin inşasıyla çözülebilir. Aksi halde Türkiye’nin krizi sürecektir, bir istisna olarak değil, çözülememiş tarihsel bir düğümün kaçınılmaz sonucu olarak.











