Amed Mardin: Türkiye’nin Kendi Tarihiyle Yüzleşme Zamanı

Yazarlar

 Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yalnızca siyasal kurumlarını değil, toplumsal belleğini ve kolektif vicdanını da yeniden biçimlendiren derin bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Ancak bu dönüşüm, çoğu zaman yüzleşmeden çok bastırma üzerinden ilerledi. Bugün Türkiye’nin demokratik geleceği, ekonomik reformlardan ya da seçim sonuçlarından çok daha fazla, kendi tarihiyle kuracağı ilişkiye bağlı.

Cumhuriyet’in kuruluşu, Osmanlı’nın çok etnili ve çok dinli yapısından bilinçli bir kopuş anlamına geliyordu. Yeni devlet, homojen bir ulus yaratmayı hedefledi. “Türk” kimliği hukuki bir vatandaşlık kategorisi olarak tanımlansa da pratikte bu kimlik, Sünni-Müslüman çoğunluğu merkezine alan dışlayıcı bir standarda dönüştü. Okullar, medya, askeri yapı ve bürokrasi; itaat, sadakat ve devlete bağlılık üzerinden şekillenen bir vatandaş modeli üretti. Farklılık, çoğu zaman bir zenginlik değil, bir tehdit olarak kodlandı. Bu zihniyetin arka planında, Osmanlı’nın son döneminden bugüne taşınan İttihat ve Terakki geleneği önemli bir rol oynadı. 1908 devriminin ardından iktidara gelen İttihatçılar, merkeziyetçi, otoriter ve güvenlik odaklı bir yönetim anlayışı benimsedi. Bu yaklaşım yalnızca tarihsel bir siyasal hareket olarak kalmadı; Türkiye’nin siyasal ve toplumsal dokusuna yerleşerek farklı dönemlerde farklı ideolojik kılıflar altında yeniden üretildi.

Devletin bekası adına sertlik, cezalandırma ve dışlama meşrulaştırıldı; bu yaklaşım toplumsal hayata da sirayet etti. Zamanla bu yapı, sürekli bir “düşman yaratma” mitolojisiyle beslendi. Toplum, içeride ve dışarıda tehditler olduğu fikri üzerinden terbiye edildi. Bu algı, hem milliyetçi hem de dini söylemlerle güçlendirildi. Özellikle bazı dini referanslar, siyasal bağlamda araçsallaştırılarak farklı halklara ve inanç gruplarına karşı bir karşıtlık üretmenin zemini haline getirildi. Örneğin, 1915’teki Ermeni tehciri sırasında kullanılan “hain unsurlar” söylemi, 1950’lerdeki 6-7 Eylül olaylarında Rumları hedef alan “iç düşman” söylemi ve 1990’larda Kürt köylerinin boşaltılması sırasında dile getirilen “teröre destek” gerekçeleri, aynı zihniyetin farklı tezahürleridir. Bu süreç, merhamet ve adalet gibi dini değerleri geri plana iterken, şiddeti ve dışlamayı normalleştirdi. Başkalarının haklarının gasp edilmesi, sürgün edilmesi ya da yok sayılması, çoğu zaman “milli çıkar” ya da “kutsal dava” söylemleriyle meşrulaştırıldı.

Bu kültürün en ağır bedelini, Türkiye’nin dini ve etnik azınlıkları ödedi. Ermeniler 1915’te başlayan tehcir ve katliam süreciyle Anadolu’daki varlıklarının büyük kısmını kaybetti. Tarihçiler arasında tartışmalı olmakla birlikte, yüzbinlerce Ermeni’nin bu süreçte hayatını kaybettiği konusunda geniş bir uzlaşı var. Bu sadece bir nüfus kaybı değil, aynı zamanda şehirlerin, köylerin, kiliselerin ve ortak yaşam belleğinin yok oluşuydu. Rumlar 1923 mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi, 1955’teki 6-7 Eylül olayları ve 1964’teki sınır dışı kararnamesiyle kademeli olarak Anadolu’dan koparıldı. İstanbul, İzmir ve Karadeniz’de yüzyıllar boyu süren Rum varlığı, ekonomik baskılar, mülksüzleştirme ve şiddet yoluyla sona erdi. Süryaniler özellikle Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu olarak adlandırdığı bölgede 1915 sırasında yaşanan katliamlar ve sonrasındaki göç dalgalarıyla varlıklarını büyük ölçüde kaybetti. Bugün Mardin, Midyat ve civarında kalan az sayıdaki Süryani toplumu, kültürel asimilasyon ve güvenlik kaygılarıyla mücadele ediyor.

Türkiye Yahudileri ise özellikle 1930’lar ve 1940’larda yükselen milliyetçi söylem, komplo teorileri ve Varlık Vergisi gibi ekonomik baskılar nedeniyle sürekli bir güvensizlik atmosferinde yaşadı. 1948’de İsrail’in kuruluşu sonrasında yaşanan göç dalgaları, toplumun nüfusunu önemli ölçüde azalttı.

Kürtlerle kurulan ilişki ise, inkar ve güvenlik merkezli yaklaşımın sürekliliğini gösterdi. 1920’lerde başlayan isyanların bastırılması, 1930’lardaki Dersim olayları, 1990’lardaki köy boşaltmaları ve süregelen askeri operasyonlar, yalnızca bireysel yaşamları değil, kolektif hafızayı da tahrip etti. Dil yasakları, zorunlu göçler ve kimlik inkarı, Kürt meselesini Türkiye’nin en derin toplumsal travmalarından biri haline getirdi. Bu geçmişin bugüne etkisi, toplumun farklı kesimlerinde gözlemlenebilen ortak bir sertlik refleksiyle kendini gösteriyor. Sol, liberal, milliyetçi ya da dindar fark etmeksizin, birçok insan eleştirel bir yüzleşme karşısında savunmacı ve saldırgan tepkiler verebiliyor. Bunun nedeni bireysel karakterlerden çok, uzun yıllar boyunca öğretilmiş olan bir siyasal kültür. Eğitim sistemi, medya dili ve resmi tarih anlatısı; cezalandırmayı, dışlamayı ve “öteki”ni susturmayı olağanlaştırdı. 1960’lardan 2000’lere kadar ana akım Türk medyası, devlet merkezli anlatıları sorgulamadan yeniden üretti.

Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet gibi büyük gazeteler, ulusal güvenlik söylemini benimseyerek azınlıkları ya görünmez kıldı ya da potansiyel tehdit olarak sundu. 1990’larda PKK ile mücadele döneminde, “teröre karşı savaş” çerçevesi, Kürt nüfusun maruz kaldığı hak ihlallerinin tartışılmasını büyük ölçüde engelledi. Ancak 2000’li yıllarla birlikte, Agos gazetesi, Bianet, kapatılan Gazete Duvar, Hafıza Merkezi ve T24 gibi bağımsız platformların yükselişi, alternatif anlatıların görünür olmasını sağladı. Hrant Dink’in Agos’ta yaptığı yayınlar, Ermeni meselesini Türkiye kamuoyunda tartışılır hale getirdi. Bugün, bağımsız ve eleştirel gazetecilik, yüzleşmenin en önemli araçlarından biri olmaya devam ediyor. Tarihi olguların belgelenmesi, mağdur anlatılarının görünür kılınması ve resmi söylemlerin sorgulanması, toplumsal belleğin iyileşmesi için hayati önemde. Gerçek bir toplumsal hesaplaşma, yalnızca geçmişi anlatmakla sınırlı kalamaz. Dünyada bu konuda önemli adımlar atan örnekler var.

Almanya, Nazi geçmişiyle kurduğu eleştirel ilişkiyle, toplumsal yüzleşmenin nasıl olabileceğini gösterdi. Eğitim müfredatına Holokost’un ayrıntılı bir şekilde dahil edilmesi, suç mahalllerinin anıt olarak korunması, devlet başkanlarının özür dilemesi ve tazminat ödemeleri, yalnızca sembolik değil, yapısal bir dönüşümü ifade ediyor. Güney Afrika’nın apartheid sonrası Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, mağdur ve faillerin aynı platformda konuşabildiği bir model sundu. Her ne kadar eleştiriler de alsa, bu süreç toplumsal diyalogun yeniden kurulmasına katkı sağladı. Türkiye’de ise henüz böyle kapsamlı bir yüzleşme gerçekleşmedi. Ancak sivil toplumun çabaları umut verici. Hafıza Merkezi’nin yürüttüğü sözlü tarih çalışmaları, Hrant Dink Vakfı’nın kültürel etkinlikleri, İnsan Hakları Derneği’nin dokümantasyonları ve Tarih Vakfı’nın araştırmaları, toplumsal belleğin korunması ve dönüştürülmesi için önemli adımlar. Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesi için somut adımlar atılması gerekiyor: Eğitim müfredatlarının çok sesli hale getirilmesi, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi anlatısında azınlıkların deneyimlerinin de yer alması; devlet arşivlerinin bağımsız araştırmacılara açılması, özellikle 1915, 1930’lar ve 1990’lara dair belgelerin şeffaflaştırılması; bağımsız hakikat komisyonlarının kurulması, mağdurların tanıklıklarının kayıt altına alınması ve kamuoyuyla paylaşılması gerekiyor.

Dini ve etnik azınlıkların kamusal alanda görünür olması, kültürel miraslarının korunması ve anma pratiklerinin desteklenmesi, toplumsal iyileşmenin önemli parçalarıdır. Medya ise nefret söylemini besleyen dilden uzaklaşarak, etik ve sorumlu bir yayıncılığı benimsemek zorundadır. Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesi, bir zayıflık göstergesi değil; toplumsal olgunluğun işaretidir. Geçmişle hesaplaşmadan kurulan her gelecek, kırılgan olmaya mahkûmdur. Ermenilerin, Kürtlerin, Rumların, Süryanilerin, Türkiye Yahudilerinin, Alevilerin ve diğer tüm toplulukların yaşadığı adaletsizlikler, yalnızca onların değil, tüm toplumun ortak meselesidir. Almanya’nın Nazi geçmişiyle kurduğu eleştirel mesafe nasıl o ülkeyi daha özgür ve demokratik kıldıysa, Türkiye’nin de bastırdığı hakikatlerle yüzleşmesi, toplumsal barışın ve gerçek demokrasinin ön koşuludur. Hafızasını onarabildiği ölçüde, Türkiye’nin geleceği mümkün olacaktır.

İlginizi Çekebilir

12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ı katleden polis bir türlü yakalanamıyor
Sinan Dedeoğlu: Ligin Aynasında Bölge Futbolu…

Öne Çıkanlar