BBC Ortadoğu muhabiri Hugo Bachega konuyu ele aldı:
Eski bir ordu komutanı olan Joseph Aoun, İsrail ile İran destekli Lübnan milis gücü ve siyasi partisi Hizbullah arasında yaşanan yıkıcı bir savaşın ardından göreve geldi. O dönemde Hizbullah zayıflamış ve ülke içinde izole edilmişti ve Aoun, Hizbullah’ı silahsızlandırma sözü vermişti. Hizbullah’ın silahları konusundaki çözümsüz gibi görünen sorun uzun zamandır Lübnan’ı bölüyor, ancak Aoun bunu çözebileceğine inanıyor gibiydi. Bana, “Ben iyimser doğdum,” dedi.
Tanıştığımız sırada Lübnan’da kırılgan bir ateşkes yürürlükteydi. Bu anlaşma, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşı Kasım 2024’te sona erdirmişti, ancak İsrail, grupla bağlantılı olduğunu söylediği kişi ve hedeflere neredeyse her gün saldırılar düzenliyordu. Ülkenin bazı bölgelerinde çatışma hiç durmamıştı. Doğu Beyrut’taki evimden bile zaman zaman İsrail insansız hava araçlarının tepede daireler çizerek çıkardığı sesi duyabiliyordum.
Hizbullah destekçileri için bu grup, Lübnan topraklarını ele geçirmeye çalışan bir düşman olarak gördükleri İsrail’e karşı tek koruyucu kalkanlarıdır. Muhalifler ise Şii Müslüman bir grup olan Hizbullah’ı, İranlı hamisinin çıkarlarını savunmak ve ülkeyi istenmeyen ve gereksiz savaşlara sürüklemekle suçluyor.
Şubat ayında ABD-İsrail’in Tahran’ı bombalamasının ilk gününde İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in bir saldırıda öldürülmesinin ardından Hizbullah, İsrail’e roketler fırlattı. Grup, bunun Hamaney’in ölümüne ve ateşkes süresince İsrail’in sürekli bombardımanına misilleme olduğunu söyledi; İsrail ise hava saldırıları ve Güney Lübnan’a yönelik bir başka kara işgaliyle karşılık verdi.
Cumhurbaşkanı Aoun, kan dökülmesini durdurma umuduyla İsrail ile doğrudan müzakere etmeyi önerdi; bu, diplomatik ilişkileri olmayan iki ülke için önemli bir adımdı. İsrail, ABD’nin İran ile ateşkes anlaşmasına varmasının ve İsrail’in Lübnan’da sadece bir günde 300’den fazla kişinin ölümüne yol açan geniş çaplı hava saldırıları düzenlemesinin ardından geçen haftaya kadar bu teklifi görmezden geldi.
İki ülkenin büyükelçileri arasında, ateşkesin sağlanmasına odaklanması beklenen bir görüşmenin Salı günü Washington’da yapılması planlanıyor. Hizbullah üzerindeki etkisi çok sınırlı olan Lübnan hükümeti ne yapabilir? Ve kalıcı bir barış bulma şansı nedir?
Çatışmanın içinde şekillendi
Arapça’da “Tanrı Partisi” anlamına gelen Hizbullah, 1980’lerde İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında Lübnan İç Savaşı esnasında kurulmuştu. Kuruluşundan bu yana İran tarafından finanse edilen, eğitilen ve silahlandırılan grubun resmi hedeflerinden biri de İsrail’in yok edilmesi var.
1989’da Lübnan’daki çatışmayı sona erdiren Taif Anlaşması, tüm milislerin silahsızlandırılmasını ve çok kültürlü ve çok dinli bir ülkede mezhepler arasında güç paylaşımı anlaşmasını öngördü. Ancak, kendisini İsrail işgaline karşı savaşan bir direniş hareketi olarak tanımlayan Hizbullah, silahlarını elinde tutmayı başardı. İsrail, güney Lübnan’ı 18 yıl işgal ettikten sonra 2000 yılında birliklerini geri çekti, ancak toprak anlaşmazlıkları devam etti. Ve 2006’da İsrail ile savaşı sona erdiren ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep eden Birleşmiş Milletler’in 1701 sayılı kararı hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı.
Grup, İngiltere ve ABD de dahil olmak üzere birçok ülke tarafından terör örgütü olarak tanımlanıyor. Ancak Lübnan’da Hizbullah, bir milis gücünden çok daha fazlası. Parlamentoda ve hükümette temsil edilen bir siyasi parti ve devletin bulunmadığı bölgelerde okullar ve hastaneler de dahil olmak üzere hizmetler yürüten bir sosyal hareket. Ülkenin en güçlü grubudur.
Cumhurbaşkanı Aoun, iktidara geldiğinden beri “devlet silah tekeli” olarak adlandırdığı bir politikayı savunuyor. 2024’teki ateşkes anlaşmasının bir parçası olarak Hizbullah, onlarca yıldır fiilen grubun kontrolü altında olan güney Lübnan’dan savaşçılarını ve silahlarını çekmeyi kabul etmişti. Hizbullah ayrıca Beyrut’un güney banliyöleri olan Dahieh ve cephaneliğinin bir kısmının bulunduğu doğu Bekaa Vadisi üzerinde de etkili ancak genel sekreteri Naim Kasım, ülke çapında tam bir silahsızlanmayı görüşmeyi reddetti.
Ancak Aoun, Hizbullah’ın silahlarının rızası olmadan ortadan kaldırılmasının şiddete yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu. Ağustos ayında görüştüğümüzde, “Ülkenin bir başka iç savaşa sürüklenmesine izin veremeyiz” demişti. İsrail’in devam eden saldırıları ve Hizbullah’ın müzakereyi reddetmesi karşısında Aoun’a planının ne olduğunu sordum. Yapabileceği neredeyse başka bir şey olmadığını söyledi.
Kartları olmayan bir hükümet
Doğu Akdeniz kıyısında, sadece 4.000 mil karelik küçük bir ülke olan Lübnan’ın nüfusu yaklaşık 5,8 milyondur ve resmi olarak 18 dini mezhebi tanımaktadır. Halkının üçte ikisinin Müslüman olduğu tahmin ediliyor – Sünni ve Şii nüfusları büyüklük olarak nispeten eşit – ve üçte biri de Hristiyan. Aralık ayında yapılan bir Gallup anketi, Lübnanlıların neredeyse beşte dördünün sadece ülke ordusunun silah bulundurmasına izin verilmesinden yana olduğunu gösterdi – başka bir deyişle, Hizbullah da dahil olmak üzere grupların silahsızlandırılması gerektiğini savundular. Ankete verilen yanıtlar, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, genel kabul görmüş görüşleri takip etti. Hristiyanlar, Dürziler ve Sünniler arasında ezici bir destek vardı; Lübnanlı Şiilerin üçte ikisinden fazlası ise karşı çıktı.
Beyrut’taki Carnegie Center düşünce kuruluşunun kıdemli editörü Michael Young bana, bazı kişilerin, kronik olarak yetersiz teçhizat ve fonlardan yoksun olan ordunun Hizbullah’ı silahsızlandırmamasının “irade eksikliğinden” kaynaklandığını düşünmenin “safça” olduğunu söyledi:
“Şii topluluğuna gelip bunu zorla dayatamazsınız. Başarısız olursunuz ve bu bir felaket olur. Ordular kendi halklarıyla askeri çatışmaya girmek için yaratılmamıştır. Hizbullah gibi bir grubu silahsızlandırmak ne anlama geliyor? Ordu her Şii evine girip silahsızlandırma kapasitesine sahip mi? Hayır, değil. Hizbullah’ın füze ve ağır silahlarının bulunduğu bölgelere gidip o bölgeleri silahsızlandırabilirler mi? Yapamazlar.”
İsrail ile beklenen müzakereler hakkında kendisine sorduğumda, “Lübnan’ın sunabileceği hiçbir şey yok” çünkü Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlayamıyor dedi:
“Hükümetin elinde hiçbir koz yok ve bu kabul etmemiz gereken bir gerçek.”
‘Sabrımızın da bir sınırı var’
Geçtiğimiz ay televizyonda yayınlanan bir konuşmada Kassem, Hizbullah’ın ateşkes sırasında İsrail’in saldırılarına karşılık vermemesinin “diplomasiyi engellemekle suçlanmamak” için olduğunu, ancak İsrail’in anlaşmanın “tek bir maddesine bile uymadığını” söyledi. İsrail birlikleri ayrıca, savaş sırasında işgal edilen güneydeki beş mevkide kalmaya devam etmişti; bu da anlaşmanın bir başka ihlaliydi ve İsrailli yetkililer bunun ülkenin kuzeyindeki yerleşim yerlerini korumak için gerekli önlemler olduğunu söylemişti. Kassem, “Sabrımızın bir sınırı var” dedi ve Hizbullah’ın “silahları konusunda kimseyle tartışmayacağını” belirtti. Peki, Hizbullah silahsızlanabilir mi?
Hizbullah’ın varoluş nedeninin temelinde silahlı direniş yatıyor; bayrağında saldırı tüfeği taşıyan bir el figürü bulunuyor. Grup, İran’ın “Direniş Ekseni” olarak adlandırdığı, Gazze ve Batı Şeria’daki Hamas ile Yemen’deki Husileri de içeren silahlı grupların ittifakının bir parçası.
7 Ekim 2023’te Hamas liderliğindeki saldırıların ardından yaşanan çatışmalarda İsrail ve ABD tarafından ciddi şekilde zayıflatılmış olsalar da yenilgiye uğratılmadılar.
“Tanrı’nın Savaşçıları: Hizbullah’ın İsrail’e Karşı Otuz Yıllık Mücadelesinin İç Yüzü” kitabının yazarı Nicholas Blanford, İran’ın rolü göz önüne alındığında, grubun izleyeceği yol hakkındaki herhangi bir kararın muhtemelen Beyrut’ta değil, Tahran’da verileceğini söyledi.
Geçen yıl, Güney Lübnan’dan, toplulukların sürekli İsrail saldırıları nedeniyle nasıl korku içinde yaşadığını ve bazılarının Hizbullah’ın stratejisini sorguladığını bildirmiştim. Bu çatışmada, grup İsrail’e saldırarak ve işgalci güçlerle savaşarak, önceki savaşta –İsrail’in uyardığı gibi– zayıflayan askeri yeteneklerinin bir kısmını yeniden inşa etmeyi başardığını gösterdi. Batılı bir diplomat bana, bu toparlanmanın, 2024 savaşından sonra Lübnan’a gönderilen İran’ın seçkin İslam Devrim Muhafızları Birliği yetkilileri tarafından yönetildiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında yetkililer, güney Lübnan’da, kuzey İsrail sınırına paralel olarak sözde bir güvenlik tampon bölgesi oluşturmayı hedeflediklerini söylüyor. Bu durum, Lübnan’da ülkenin bazı bölgelerinin çatışma sona erdikten sonra bile işgal altında kalacağı endişesini doğurdu. Bu da güneyde evlerinden edilen binlerce insanın asla geri dönemeyebileceği anlamına geliyor. Bu durum, Hizbullah’ın, topraklarını savunamayan bir devlette silahlarına ihtiyaç duyulduğu yönündeki söylemini güçlendirebilir.
Blanford, bunun Hizbullah’ın silahsızlanmasının olası olmamasının bir başka nedeni olduğunu söylüyor. “Hizbullah’ın her şeyi ‘direniş önceliği’ dediği şeyle ilgili. Partinin diğer tüm unsurları… onu korumak ve sürdürmek için var. Bu onun atan kalbi. Askeri bileşeni kaldırırsanız, örgüt tamamen başka bir şeye dönüşür,” dedi.
Sonu olmayan bir kriz
Lübnan’da çatışmaların başlamasından bu yana 1,2 milyondan fazla insan yerinden edildi ve bunların çoğu Şii topluluklardan. Bu durum mezhepsel gerilimleri daha da artırdı. İsrail’in Hizbullah’la bağlantılı olduğu iddia edilen kişileri hedef alan hava saldırıları nedeniyle, bölge sakinleri yeni gelenlere şüpheyle bakıyor. Bazı bölgelerde çatışmalar çıktı.
“Kara Dalga” kitabının yazarı, gazeteci ve eski BBC muhabiri Kim Ghattas, bana Hizbullah’ın Şii topluluğunun birçok üyesinin hayatında önemli bir yer tuttuğunu söyledi:
“Şii Müslümanlar tarihsel olarak Lübnan’ın ezilenleri olmuştur. Birçoğu için bu, inanç ve ideolojiyle, korku ve savunmasızlık duygusuyla ilgili bir mesele. Silahlarını bırakırlarsa onlara ne olacak? Tekrar ezilecekler mi yoksa dışlanacaklar mı? Bu derinlere kök salmış korkularla tartışmak çok zor.”
Geçen hafta İsrail, Lübnan’a dehşet ve yıkım getiren bir hava saldırısı dalgası başlattı. Bazıları buna Kara Çarşamba diyor. Beyrut’ta, gün ortasında uyarı yapılmadan gelen yoğun bombardıman, daha önce hiç saldırıya uğramamış ve insanların kendilerini güvende hissettiği bazı işlek, yoğun nüfuslu bölgeleri vurdu. Şiddete alışmış insanlar için bile o gün farklıydı. Lübnan Sağlık Bakanlığı, altı hafta önce başlayan savaştan bu yana Lübnan’da 2.000’den fazla kişinin öldüğünü, ancak savaşçılar ile siviller arasında ayrım yapmadığını belirtiyor.
Birçok Lübnanlı sürekli bir kriz halinde sıkışıp kalmış gibi hissediyor. Beyrut sahil şeridine yakın Ain Mreisseh mahallesinde Muhammed Hamoud adında bir adamla tanıştım. İnanamaz bir şekilde, kısmen çökmüş bir konut binasına baktı. “Hiç rahat edemiyorsunuz. Bütün hayatım boyunca sürekli bir savaşın içinde olduğumuz hissine kapıldım. Umarım bu son savaş olur ve işler düzelir.”
/BBC Word/













