Ayfer Karakaya: Aleviliği etno-dinsel bir kimlik olarak tanımlamak en doğrusudur

* Aleviliğin şeriat-merkezli din anlayışının dışında olduğu düşünülürse, Aleviliğe “mezhep” demek haklı olarak sorunlu görülebilir. Ama öte taraftan Aleviliğe, kendine özgü, bağımsız bir inanç olduğu vurgusuyla “inanç sistemi” demek de hiçbir şekilde yanlış değildir.

*Aleviliği bir etno-dinsel kimlik olarak tanımlamak en doğrusudur. Nitekim tam da bu yüzden, Aleviliğin spesifik inanç ögelerini ne kadar benimsediği veya ritüellerini ne kadar uyguladığından bağımsız, Alevi bir anne-babadan dünyaya gelmiş ve bu kimliği benimseyen herkes Alevidir.

*Aleviler, Osmanlı devletinin kendine yeni meşruiyet zemini olarak kabul ettiği Sünni İslam’ın tam anlamıyla “ötekisi” konumundadır. Bu yüzden kriminalize edilmiş bir inanç ve  kimliktir ve bu inancı/ kimliği benimseyenler dönem dönem büyük katliamlara uğramış, demografik ve ekonomik nedenlerle varlıklarına müsamaha gösterildikleri durumlarda da sosyal ve dini olarak bastırılmış, marjinalleştirilmiştir.

*Alevi katliamları Türkiyeli Alevileri de duygusal olarak çok etkiledi. Türkiyeli Aleviler Suriye iç savaşına kadar oradaki Arap Alevilerinden hemen hiç haberdar değildi. Ama hem ülkede hem bölgede yükselen mezhepçilik ve mezhepçi katliamlar Arap Alevileri ile Anadolu Alevileri arasında bir duygudaşlığın ve dayanışmanın da  yolunu açtı. 

*Alevilikte kadın-erkek eşittir denilir. Bu hem doğru hem yanlış. Toplumsal hayatta, bilhassa da geleneksel olarak Alevilerde de esas itibariyle erkek egemen bir yapı olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Bu aslında şaşılacak bir şey değil, zira sonuç itibariyle Aleviler yalıtılmış bir adada yaşamıyor, erkek-baskın bir kültürün egemen olduğu bir coğrafyada yaşıyor. 

Behice Feride Demir:

İnsan zekâsının karşısında artık yapay bir zekâ sistemi var. Sadece yardım ve yöntemle sınırlı olmayan bu işletimde, manipüle edilen, mutlaklaştırılan ve mükemmelleştirilen pek çok şeyin evrimi de kaçınılmazdır. Bugün için değişmeyecek doğru ve geliştirilmeyecek bilgi yok. Herakleitos’un o enfes sözüyle: Artık “Güneş her gün yenidir.” Düşünce değiştiğine göre, inancın kimi prosedürleri de yeniden yorumlanmak zorundadır. Batı dünyası uzun zamandır din ve devlet işlerini birbirinden ayırırken, Doğu’nun despotları ise bu arzın karşısına yeniden mezhep savaşlarını körükleyerek bu kazanımı boşa düşürmenin peşindeler.

Bu yüzden milenyumun 25 yılı, insan haklarının daralması ve mezhep savaşlarının genişlemesiyle geçti. Bugün dünyadaki savaşların önemli bir kısmı inanç temelli olup, milletler kendi değerleriyle tehdit ve tenkit edilmektedir.

İnanç çeşitliliği ve çelişkilerin çok kolay patlatıldığı yerlerden biri olan Ortadoğu’da, gerek iç gerekse dış müdahalelerle kökleşmiş inanç farklılıkları kuşatılmakta; terör rejimleri, azınlıkları ve kültürleri acımasızca hedef almaktadır. Mezhep çelişkisi, hem bölgesel tarih hem de siyasi pek çok derin anlaşmazlık yüzünden katliamlara sebep kılınmıştır.

Hatta Kürdistan’daki ısmarlama sınırlar ve yasalardan daha eski olan bu mesele, ne yazık ki hakkaniyetli çözümler yerine ideolojilerin algı malzemesine dönüştürülmüş ve tarihî öznelikleri silikleştirilmiştir.

Kürdistan için önemli bir yaşam ve inanç dinamiği olan Aleviliğe yaklaşım ve ona bağlı kimi tutumlar yeniden tartışılmayı hak ediyor. Ancak tarihsel olaylar, bireylerin niyeti kadar grup ve diğer toplumsal kesimlerin desteğini gerektiriyor. Bu nedenle politik söylemler kadar hukuki, bilimsel ve toplumsal kabullere de ihtiyaç vardır.

Bu kapsamda Alevilik konusunda devletin yarattığı karartmayı ve bilgi kirliliğinin nedenlerini, William and Mary Üniversitesi Tarih Bölümünde doçent doktor olarak görev yapan ve aynı yerde Ortadoğu, İslam ve Osmanlı tarihi dersleri veren  Doçent Doktor Ayfer Karakaya-Stump’a sordum.

Alevilik üzerine araştırma ve tezleriyle farklı bir anlayışı benimseyen Ayfer Karakaya-Stump, uzun zamandır bu mayınlı bölgede bilgi ve belge üretiyor.

Kuşkusuz, asırları geride bırakan bu sorunun binlerce röportajlık sorusu ve farklı cevapları vardır. Ancak Karakaya-Stump gibi yenilikçi ve cesur bilim insanlarını dinlemenin, dolaşımdaki kimi olguları sorgulamaya katkı sunacağını düşünüyorum.

Karakaya-Stump’ın bir kadın olarak, erkeklerin parsellediği inanç ve fikir dünyasına fener tutması ise ayrıca değerlidir.

Nûpel okurlarının bu röportajı, mekân, zaman ve güncel gelişmeler bağlamında değerlendireceğine inanıyorum:

Ayfer Hanım, Alevi tarihine dair “mezhep” ve “inanç sistemi” şeklinde iki ayrı tartışma söz konusu. Tam olarak Aleviliğin tarihsel gerçekliği nedir?

Anladığım kadarıyla bu soru açısından “mezhep” veya “inanç sistemi” demek arasındaki esas fark, en azından bu farklı kullanımların ima ettiği şey, Aleviliğin İslam’la olan ilişkisine dair süregiden tartışmalarla ilgilidir. Mesele biraz karışık bir mesele olduğundan vereceğim yanıt da bazılarına biraz karışık gelebilir, ama şöyle söyleyeyim: 

Öncelikle benim bir tarihçi olarak uzun yıllara yayılan çalışmalarım sonucundaki tespitim, Aleviliğin tarihsel olarak kökenlerinin en geniş anlamıyla Sufilik havuzu içinde aranması gerektiği yönünde . Daha özelde ise veriler bize Aleviliğin tarihsel arka planını oluşturan Kızılbaş hareketinin, geç Ortaçağ ve Erken Modern dönemlerde, bilhassa da 13. ve 15. yüzyıllar arasında Anadolu ve komşu coğrafyalarda kök salmış bir takım Sufi çevreleri ve radikal derviş zümrelerinin bir koalisyonu olduğunu gösteriyor. Bu zümrelerin ortak özelliği, batıni ve antinomyan, yani şeriat merkezli, legalist din anlayışını reddetmeleri ve tabii Ali taraftarlıkları. 

Ancak şunu da biliyoruz ki bu tip batıni ve antinomyan eğilimli gruplar zamanla Sufiliğin ana akımından dışlanmıştır; nitekim o yüzden ilk başta “en geniş anlamıyla” ifadesini kullandım. Bugün (ana akım) tasavvuf veya Sufi tarikatlar dediğimizde  zamanla, erken dönemlerde ortaya çıkan alternatif anlayışların dışlanması ve böylece şeriat-merkezli din anlayışı ile bir anlamda uzlaşılması sonucunda ortaya çıkan olgulardan bahsediyoruz aslında. Ancak Aleviliğin tarihsel köklerini oluşturan Sufi çevreler ve Rum Abdalları gibi radikal derviş zümreleri, deyim yerindeyse bu uzlaşmayı kabul etmemiş, dışında kalmıştır. Sapkın olarak görülme nedenleri de budur.

Şimdi Aleviliğin tarihsel olarak geniş Sufilik havuzu içinde şekillendiği tespitinden hareketle, Aleviliğe “mezhep” demek mümkündür. Ama burada da şu önemli rezervi hemen koymak gerekiyor: Standart İslami söylemde “mezhep” esas itibariyle fıkıhla ilgili farklı ekolleri ifade eder ve fıkıh da tanımı gereği İslam hukuku demektir. Bu anlamda ve tabii Aleviliğin şeriat-merkezli din anlayışının dışında olduğu düşünülürse, Aleviliğe “mezhep” demek haklı olarak sorunlu görülebilir. Dolayısıyla “mezhep” terimini Alevilik için kullanacaksak, bunu İslami söylemdeki dar teknik anlamıyla, yani fıkhi ekol manasında değil, aynı söylemsel ve simgesel çerçevede ortaya çıkmış farklı dini yorumlar şeklinde çok daha geniş anlamıyla ancak kullanabiliriz

Şimdi bu işin bir tarafı, isterseniz tarihsel ve teknik tarafı diyelim. Ama öte taraftan Aleviliğe, kendine özgü, bağımsız bir inanç olduğu vurgusuyla “inanç sistemi” demek de hiçbir şekilde yanlış değildir. Zira geldiğimiz noktada Alevilik tarihsel kökenleri ne olursa olsun ana akım kabul edilen İslam’dan, hem Sünni hem Şii formlarından, hem inanç hem ritüel olarak o kadar farklılaşmıştır ki, dahası bunların temsil ettiği Müslüman ümmetinden duygusal olarak o derece bir kopuş yaşamıştır ki, Aleviliğin bağımsız bir inanç sistemi olarak kabul edilmesi bence de kaçınılmaz ve gereklidir. Ancak bunu yaparken Aleviliğin tarihi kökenlerine dair zorlama, bilimsel ve ampirik hiçbir temeli olmayan hayali kurgulara ihtiyaç yoktur. Onun yerine şöyle düşünebilir: Diller nasıl zamanla lehçelere ve oradan bağımsız dil gruplarına ayrılıyorsa, inançlar ve kültürler de o şekilde değişir ve gelişir ve bağımsız kimlikler kazanır.

Biliyorum, toplumun geneli çok daha siyah-beyaz, çok daha basit anlatıları tercih ediyor, gri noktalar insanlarda deyim yerindeyse bir huzursuzluk, daha doğrusu asimile olma korkusu yaratıyor, ama gerçeği tüm karmaşıklığı ile anlamak ve kabul etmek bir tarihçi olarak bence her zaman en sağlıklısıdır. 

Sonuç olarak bütün bu söylediklerim ışığında ilk sorunuza dönersek: Bence Alevilik için her iki terim de bu nüanslar unutulmadan ve bağlamına göre kullanılabilir.

Günümüzde çok sayıda Alevilik tanımı var. Bu tanımlar aynı zamanda teritoryal (bölgesel) ve etnik köken tartışmalarını da içeriyor. Aleviler ağırlıklı olarak hangi kökene mensuptur?

Güneşi balçıkla sıvamaya gerek yok, ortada çok net bir gerçek var: Anadolu Aleviliği dediğimiz inanç ve kültür, tarihsel olarak Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşan topluluklar arasında yayılmıştır. Elimizde kesin sayılar olmadığı için oranları tam olarak bilmek imkânsız. Ayrıca geçmişte bu oranlar farklı da olmuş olabilir. Ama benim bugüne dair izlenimim, özellikle birlikte düşünüldüğünde (şimdi unutmuş olsalar bile yakın geçmişte) anadilleri Kürtçe ve Zazaca olan Alevilerin, Türkmen Alevilere göre sayıca daha ağırlıklı olduğu yönünde. 

Ama bunu söyledikten sonra hemen şunu da eklemeliyim: Alevilik sadece bir inanç kimliği değil, aynı zamanda kültürel ve yarı-etnik bir kimliktir ve soydan geçer. O yüzden Aleviliği bir etno-dinsel kimlik olarak tanımlamak en doğrusudur. Nitekim tam da bu yüzden, Aleviliğin spesifik inanç ögelerini ne kadar benimsediği veya ritüellerini ne kadar uyguladığından bağımsız, Alevi bir anne-babadan dünyaya gelmiş ve bu kimliği benimseyen herkes Alevidir. (Bu sonradan Alevileşen kişi veya grupların olmadığı anlamına gelmiyor tabii, ama bunlar da zamanla, sosyalleşmeyle olan süreçler, yoksa anlık ritüellerle gerçekleşmiş kimlik değişiklikleri değil, ama o konuya girmeyelim burada.)

Osmanlı’nın Alevilere yönelik politik bakışı nasıldı? Osmanlı sarayının desteklediği veya geriletmek istediği özel bir Alevi politikası var mıydı?

Özellikle 16. Yüzyıldan itibaren Kızılbaşlar veya Aleviler, Osmanlı devletinin kendine yeni meşruiyet zemini olarak kabul ettiği Sünni İslam’ın tam anlamıyla “ötekisi” konumundadır. Bu yüzden kriminalize edilmiş bir inanç ve  kimliktir ve bu inancı/ kimliği benimseyenler dönem dönem büyük katliamlara uğramış, demografik ve ekonomik nedenlerle varlıklarına müsamaha gösterildikleri durumlarda da sosyal ve dini olarak bastırılmış, marjinalleştirilmiştir. Bu nedenle bilhassa şehirlerde ve kasabalarda Kızılbaş/Alevi varlığı hemen hemen hiç kalmamış, gittikçe kırsal alanlarla sınırlı hale gelmiştir.

Burada genel de atlanan şu hususu da not etmek isterim: Osmanlı’nın Kızılbaşlara/Alevilere karşı yürüttüğü kriminalize etme kampanyasının sonuçları itibariyle tek hedefi bu kimliği benimseyen kesimler değildi aslında. Nominal olarak Sünni olan ama dini vecibelerini yerine getirme konusunda pek de titiz olmayanların da, “aman sonra bizi de Kızılbaş sanırlar” korkusuyla şeri kurallara daha sıkı sıkıya uymasını, mesela Cuma namazına gitmiyorsa gitmeye başlamasını da beraberinde getirmiştir. Böylece, şeriat-merkezli ve daha gelenekçi bir Sünnilik etrafında toplum gittikçe dinen daha da homojen hale getirilmiş ve Sünni İslam’ın hamisi olma iddiasındaki Osmanlı hanedanıyla siyaseten daha fazla entegre olmuştur.

Sorunuza tekrar dönersek, sanırım sorunuzdaki asıl alt metin Bektaşilik konusu. Şimdi önce şu tespiti yapalım: Bektaşi tarikatının Osmanlı indinde çok ikircikli bir konumu vardı. Bir yandan resmen tanınan bir Sufi tarikattı, ama aynı zamanda dinen, (hatta dönem dönem siyaseten de) hep şüphe ve gözlem altındaydı. Buna rağmen Osmanlı devletinin Kızılbaş/Alevi toplulukları Bektaşi şemsiye altında bir dereceye kadar da olsa kontrol altına alma ve siyaseten nötrleştirme çabası bir vakıadır; nitekim o yüzden Kızılbaş/Alevi toplulukları ile bağlantılı dergâh ve tekkelerin zamanla resmen Kırşehir’deki Bektaşi dergâhına bağlandığını görüyoruz.  

Ancak buradan hareketle Bektaşileri, devletin Kızılbaş Alevileri asimile etmeyi amaçlayan bir uzantısı gibi değerlendirmek yanlış olur. Onun yerine, devletin makbul kabul ettiği Sünnilik ile örtüşmeyen belli bir inancı muhafaza etmek için siyasi erkle uzlaşma yolunu seçmiş, Alevilikle (özellikle Rum Abdalları bağlamında) tarihsel olarak aynı ortak mirası paylaşan bir oluşum olarak görmek daha doğru bir bakış açısı olur. Nitekim 1826’da Bektaşiliğin sapkınlık suçlamalarıyla kapatılması ve sert bir şekilde bastırılması da daha önceki tolere etme halinin aslında ne kadar ikircikli bir zemine dayandığının kanıtıdır.

 Kemalizm ile Aleviler arasındaki iletişim ve ilişkilenme biçimini günümüz gerçekliği çerçevesinde nasıl yorumlayabiliriz?

Şimdi önce şunu görmemiz gerekir: Tarih boyunca baskı görmüş hemen tüm dini azınlıklar, modern dönemlerde seküler ulusalcı veya sol ideolojileri siyaseten kendine daha yakın hissetmiştir ve desteklemiştir. Bunun nedeni açıktır: Bu ideolojilerin laiklik temelinde eşit vatandaşlığın yolunu açacağına inanmış, buna umut bağlamışlardır. Türkiye’de Alevilerin Kemalizm’e olan bağlılıklarını da bu açıdan baktığımızda anlamlandırmak hiç de zor değildir. 

Ayfer Karakaya

Bununla birlikte geldiğimiz noktada seküler ulusalcı ideolojilerin, hatta sol ideolojilerin bile mezhepçi önyargıları kırmak konusunda pek de başarılı olmadığını görüyoruz. İşte bakın Suriye’ye, seküler Arap milliyetçisi Baas yönetiminin yıkılmasıyla ki Suriye’deki Arap Alevilerinin ve diğer dini azınlıkların da baştan beri desteklediği bir ideoloji ve partidir bu mezhepçilik feci bir şekilde yeniden hortlamış ve Alevilere karşı, 14. yüzyıldan kalma İbn Teymiye fetvaları eşliğinde korkunç katliamlar yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Peki buna karşı Suriye’deki ve daha genel olarak Arap dünyasındaki sol, liberal veya ılımlı kabul edilen Sünni çevrelerden ciddi bir itiraz yükselmiş midir, katledilen Alevi, Dürzi ve Hristiyan azınlıklarla bir dayanışma hareketi ortaya çıkmış mıdır? Maalesef hayır. Bütün bunlar Suriye’deki Alevilerin seküler Arap milliyetçiliğine olan bağlılığını hiç şüphesiz derinden sarsmıştır.

Aynı seviyede olmasa da, Türkiye’de de aslında Aleviler ulusalcı Kemalist çevrelere ve hatta sol/liberal çevrelere karşı gittikçe artan bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Zira bu çevrelerin, zorunlu din dersleri, aleni nefret söylemleri, işe alımlarda ayrımcılık gibi Alevilere yönelik ciddi insan hakları ihlallerine karşı açık bir tavır alışları yoktur. Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının Alevi kimliği üzerinden gayri-meşrulaştırılma çabaları, bu meyanda hem ona karşı, hem de o bahane edilerek tüm Alevi toplumuna karşı bilhassa sosyal medyadaki açık veya örtülü mezhepçi saldırılar, dahası bu saldırıların bizzat CHP’nin ve kendine sol/liberal diyen çevrelerin içinden çıkması, en azından bir kesim Alevi de büyük bir duygusal kopuş yaratmış görünüyor. Bu yüzden çok kısa vadede olmasa bile, orta ve uzun vadede daha geniş Alevi kesimlerinin de kendine laik, Kemalist diyen grup ve partilerle, daha özelde CHP ile birlikteliğini sorgulamaya başlayabileceğini ben şahsen düşünüyorum.

Alevi-Sünni çelişkisinin uluslararası politikalarla bir bağlantısı var mı?

Ben olduğunu pek sanmıyorum; zaten mevcut şartlar altında olamaz da, zira Alevilerin uluslararası alanda ne bir tanınırlıkları var ne de ülkede siyasi ve ekonomik bir ağırlıkları. Bence bu daha çok iç siyasetle ilgili bir durum. Alevi-Sünni çekişmesi bir türlü aşılamıyor, çünkü mezhepçilik kartı halen iç siyasette çok etkili bir enstrüman ve bilhassa sağ siyasetçiler bu enstrümandan vazgeçmek niyetinde değil.

Ama şunu da ekleyeyim: Suriye’de yaşanan Alevi katliamları Türkiyeli Alevileri de duygusal olarak çok etkiledi. Türkiyeli Aleviler Suriye iç savaşına kadar oradaki Arap Alevilerinden hemen hiç haberdar değildi. Ama hem ülkede hem bölgede yükselen mezhepçilik ve mezhepçi katliamlar Arap Alevileri ile Anadolu Alevileri arasında bir duygudaşlığın ve dayanışmanın da  yolunu açtı. Bu dayanışma nereye kadar gider bilmiyorum, ama orta ve uzun vadede bunun devlet indinde belli bir rahatsızlığa yol açma potansiyeli olabilir.

Ha eğer sorunuzun asıl kastı İran ise; Özellikle Çorum’da Şiileşmiş küçük bir grubu istisna tutarsak, müteşerri Şiiliğin Aleviler arasında çok bir çekiciliği veya başarı şansı olduğunu veya olacağını düşünmüyorum.

Değişen sosyal ve kültürel koşullar, göç hareketleri ve demografik değişiklikler Alevileri nasıl etkiliyor? Bu kadar baskılanmış bir toplumun, söz konusu değişimlere karşı direnç noktaları nelerdir?

Evet, bilhassa 20. yüzyılın ortalarından beri Alevi toplumu çok hızlı bir değişim yaşıyor. Devletin asimilasyon politikalarına ilaveten, şehirleşme, modernleşme ve seküllerleşme Aleviliğin hem maddi hem de manevi temellerini sarsıyor. Bu hızlı değişim yoğun iç tartışmaları da beraberinde getiriyor tabii. 

Ama ilginçtir, bütün bunlara rağmen Alevilik ve Alevi kimliği bir şekilde varlığını ve bağlıları için değerini ve gücünü koruyor, hatta arttırıyor, bu önemli. Bence bu direncin kökeninde esas olarak Alevi felsefesinin derinliği ve içkin albenisi ile moderniteyle uyuşan değerleri yatıyor. İkinci olarak da sanatıyla, edebiyatıyla çok güçlü ve zengin bir kültürel mirası var Aleviliğin. Tabii tüm sorunlarına ve bir geçiş döneminde olmanın yarattığı birçok iç tartışmaya ve krize rağmen Türkiye’de ve yurtdışında kurulmuş Alevi örgütleri ve cem evleri de bence önemli dayanak noktaları.

 Kürt hareketinin Alevileri destekleyen bir politik hassasiyeti söz konusuydu. Günümüzün siyasi gündemi bağlamında, bu hassasiyetin devamı hakkında gözlemleriniz nedir? 

Kürt hareketi içerisinde çok sayıda Alevinin yer aldığı malum. Ama Kürt hareketinin kendi içinde de farklı damarlar var, sol/liberal bir kanat var, ama daha muhafazakâr olan bir kanat da var. Ayrıca Alevilerin muhafazakâr Sünni Kürtlerle olan tarihsel sorunları ve onlara dair kötü tarihsel hafızaları var; nitekim ilk barış görüşmeleri sürecinde “İslam bayrağı” söyleminin kullanılması tam da bu kötü hatırları depreştirdiği için Aleviler arasında ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. O yüzden Alevilerin bir kısmı Kürt hareketine şüpheyle yaklaşıyor, hatta hareketin içinde yer alanlar bile aynen Türk ulusalcı hareketini destekleyen Aleviler gibi Alevi kimliğini çoğu zaman ikinci plana atmak, hatta bastırmak zorunda kalıyor gibi geliyor bana. 

Bununla birlikte, şu anda yürütülen yeni barış süreci bağlamında Kürt hareketi gerçekten de zoru başarıp Alevilerin de hassasiyetini dikkate alan bir tavır sergilerse, Aleviler için de eşit vatandaşlık konusunda ısrar eder ve İslam kardeşliği gibi söylemlere mesafesini net bir şekilde koyarsa bu şüphelerin kırılması bence olası. Bu olursa,Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi için de son derece faydalı olacaktır.

CHP’nin kuşatılması ve siyaseten zayıflatılması Alevileri nasıl etkiler sizce? Alevilerin ilgisi başka bir partiye kayabilir mi, yoksa kendi siyasi partilerini kurma ihtimalleri doğar mı?

Aleviler CHP’den uzaklaşacaksa bu kuşatıldığı veya zayıflatıldığı için değil, Alevilere karşı bizzat CHP içinden yapılan mezhepçi saldırılardan, Alevilerden oy alıp Alevilerin sorunlarına sahip çıkmamasından ve toplumdaki yaygın mezhepçilikle cesurca mücadele etmemesinden, hatta bu yönde istekli bile görünmemesinden dolayı olacaktır. 

Aslında birçok Alevi siyaseten oldukça seçeneksiz hissediyor kendini; hatta diyebilirim ki çoğu memnun oldukları için değil mecburiyetten CHP’ye oy veriyor. Bu yeni de değil, ben kendimi bildim bileli öyle. Burada söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama Aleviler, bazılarının sandığı gibi Kılıçdaroğlu ile CHP’ye oy vermeye başlamadı. Hatırlıyorum, Baykal döneminde de Alevilerin çoğu CHP’ye oy verirlerdi ve bunu Baykal’ı hiç sevmedikleri halde yaparlardı. 

Bütün bunlara rağmen, kısa vadede Alevilerin büyük kısmının CHP’den kopacağını sanmıyorum, bunun nedeni laiklik kaygıları ve AKP’nin baskıcı yönetimi. Bununla birlikte daha orta ve uzun vadede, hele hele de AKP yönetimden giderse Alevilerin siyaseten yeni arayışlara girmesini çok olası görüyorum. Ama bunun bir Alevi partisi formunu alacağını sanmıyorum. 

Suriye’deki Alevilerle Kürdistan ve Türkiye’deki Aleviler arasındaki bağlar nasıldır? Ortaya bir Alevi milliyetçiliği çıkma ihtimali var mı?

Daha önce de söylediğim gibi, Suriye’deki Arap Alevilerinden Anadolu Alevilerinin yakın zamanlara kadar haberleri bile yoktu. Zaten bazı önemli örtüşmelerine rağmen Anadolu Aleviliği ve Arap Aleviliği farklı tarihsel kökenlere ve sosyo-kültürel özelliklere sahip iki topluluk. Bununla birlikte son yıllarda Suriye’de yaşanan Alevi katliamları ve bunlara dünyanın bu kadar duyarsız kalması iki topluluk arasında güçlü bir duygudaşlık yarattı ve aralarında belli oranda bir dayanışma da ortaya çıktı. 

Suriye’deki Kürt Alevileri konusunda da aslında Türkiye’deki Alevilerde pek bir farkındalık yok; oysa Arap Alevilerinden farklı olarak Suriye’deki Aleviler ile Anadolu’daki Aleviler aynı geleneğin parçası, hatta aynı ocakların bağlıları. Bu kopukluğun nedeni, Suriye’deki Kürt Alevi varlığının ne medyada ne de siyasi alanda pek görünür olmaması. Bununla birlikte Suriye’de katliama uğrayan Alevilere yönelik SDG’nin bazı yardımlarının olduğunu biliyoruz, ama görebildiğim kadarıyla bu da medyada yeterince öne çıkarılan bir şey değil.

Sorunuzun son kısmına gelirsek: Bu şartlar altında ben bölgeleri ve sınırları aşan bir Alevi milliyetçiliğinin ortaya çıkmasını pek olası görmüyorum. Bunun iki nedeni var; bir, tarihsel ve kültürel farklılıklar; iki, Alevilerin çok büyük oranda seküler, sol ideolojileri özümsemiş olmaları ve bu yüzden kimlik temelli siyasetten uzak durmaları. 

Ama tabii gelecekte ne olur, onu kesin olarak bilmek zor. Özellikle de bölgede çok daha yaygın ve derin mezhepsel kopuşlar, krizler ve katliamlar yaşanırsa durum değişebilir. Tabii umarım böyle şeyler olmaz.

Son bir soru, Alevilikte kadınlara bakış açısı nasıldır ? Kadın erkek ilişkilerinde eşitlik kültürü ne kadar hakimdir? 

Şimdi Alevilikte kadın-erkek eşittir denilir. Bu hem doğru hem yanlış. Toplumsal hayatta, bilhassa da geleneksel olarak Alevilerde de esas itibariyle erkek egemen bir yapı olduğunu inkâr etmek mümkün değil. Bu aslında şaşılacak bir şey değil, zira sonuç itibariyle Aleviler yalıtılmış bir adada yaşamıyor, erkek-baskın bir kültürün egemen olduğu bir coğrafyada yaşıyor. 

Öte yandan Alevi inancında kadın-erkek eşitliğinin önünü açan ve açabilecek çok önemli bir kavram var, o da “can” kavramı. Anadolu Aleviliğinde kadın ve erkek birlikte ibadet eder, çünkü kadın-erkek cem meydanında eşittir, hepsi candır. Ayrıca Alevilik, kadın ile erkeği mekânsal olarak ve hakları itibariyle ayıran, belli giyim tarzlarını empoze eden şeriatı kabul etmez. Bütün bunlardan dolayı Alevilikte kadın-erkek eşitliği diğer komşu topluluklara göre çok daha ilerdedir ve daha da ileri götürülmesi çok daha kolaydır. Nitekim mesela biliyorsunuz, geleneksel olarak hemen her zaman dedeler tarafından yürütülen cemler artık analar tarafından da yürütülebilmektedir. Buna itiraz edenler olsa bile, “can” ve “canların eşitliği” üzerinden bu değişimi destekleyen çok güçlü savunular ortaya konabilir, nitekim öyle de yapılmaktadır…

 

İlginizi Çekebilir

Japonya, Nagazaki’ye atom bombası atılmasının 80. yılında hayatını kaybedenleri anıyor
Şam Rojava’daki Birlik Konferansı’na tepki gösterdi: Paris’teki toplantılara katılmayacağız

Öne Çıkanlar