Kürt tarihine dair arşivlerde karşılaşılan boşluklar, çoğu zaman teknik bir eksiklik olarak yorumlanır. Oysa bu boşluklar, hangi deneyimlerin ve hangi aktörlerin kayda değer görüldüğü ile doğrudan ilişkilidir. Arşivlerdeki sessizlik, siyasal bir kayıt rejiminin ürünü ve Hamidiye Alayları üzerinden Kürt coğrafyasında kurulan yönetme pratiğidir. Bu pratiğin dışında kalan yerel reddiyelerin nasıl görünmez kılındığı da bu çerçevede ele almak gerekir. İbrahim Talu örneği, bu sessizliğin sahadaki karşılığını anlamak için bir okuma imkânı sunmaktadır….
Arşiv sessizliği Kürt tarihini şekillendirmiştir
Kürt tarihine dair yazılı ve erişilebilir kaynaklara ulaşmanın güçlüğü, çoğu zaman teknik bir arşiv sorunu gibi ele alınır. Oysa mesele, belgelerin kaybolmuş ya da henüz tasnif edilmemiş olması meselesi değildir. Temel sorun, Kürtlerin tarihsel ve siyasal bir özne olarak hangi koşullarda, hangi başlıklar altında ve hangi dil aracılığıyla kayda geçirildiğidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden itibaren Kürt coğrafyası, devlet nezdinde bir toplumsal alan olarak değil, denetlenmesi, bastırılması ve gerektiğinde zor yoluyla yeniden düzenlenmesi gereken bir güvenlik sahası olarak görülmüştür.
Bu yaklaşım, arşivlerin üretim biçimini doğrudan etkilemiştir. Kürt coğrafyasına dair belgeler, büyük ölçüde “asayiş”, “eşkıyalık”, “itaatsizlik” ve “aşiret kavgası” gibi başlıklar altında tutulmuştur. Kürtlerin siyasal talepleri, inanç temelli itirazları ve yerel özerklik arayışları, sistematik biçimde kriminal bir çerçeveye hapsedilmiştir. Bu nedenle bugün karşılaşılan arşiv boşluğu, bir belgesizlik değil, seçici ve siyasal bir kayıt rejiminin sonucudur.
Suçlayıcı kayıt dili, Kürt-Alevi önderlerini dışlamıştır…
Bu kayıt rejimi, özellikle devletin merkezileştirici ve Sünni-İslam merkezli politikalarıyla uyumsuz görülen Kürt-Alevi topluluklar, söz konusu olduğunda daha da derinleşir. Alevi Kürt aşiretleri, hem mezhepsel hem de etnik konumları nedeniyle, devletin gözünde, çoğu zaman “sorunlu” ve “güvenilmez” kategorisinde yer almışlardır. Bu toplulukların yerel önderleri, ya hiç kayda geçirilmemiştir, ya da dolaylı, parçalı ve suçlayıcı ifadelerle anılmışlardır.

Osmanlı arşiv belgelerinde ve resmî raporlarda, Kürt-Alevi önderler, nadiren isimleriyle ve siyasal konumlarıyla yer alır. Bunun yerine, onları tanımlayan dil büyük ölçüde kriminalleştirici ve ahlâkî olarak damgalayıcıdır. Kürt vilayetlerine dair raporlarda, sıkça karşılaşılan “müfsid eşkıya”, “itaatsiz aşiret reisi”, “mezheb-i batıl üzere olanlar” ve “devlet otoritesine muhalif unsurlar” gibi ifadeler, yerel önderleri siyasal aktörler olarak değil, düzeni bozan unsurlar olarak kodlamaktadır.
Bu dilin sistematik karakteri, geç Osmanlı bürokrasisinin Kürt meselesine yaklaşımını inceleyen çalışmalarda açıkça görülür. Mesut Yeğen, devlet söyleminin Kürtleri nasıl tanımladığını şu şekilde özetler:
“Kürt aktörler, devlet söyleminde siyasal muhataplar olarak değil, ‘eşkıyalık’, ‘irtica’ ve ‘itaatsizlik’ kategorileri içinde tanımlanmış, böylece siyasal talepleri baştan gayrimeşru kılınmıştır.”

Benzer biçimde Martin van Bruinessen, Alevi Kürt önderlerin iki yönlü bir dışlamaya maruz kaldığını vurgular. Bu dışlama, hem aşiret düzeni içinde özerk güç olmalarından, hem de Sünni olmayan inanç yapılarından kaynaklanmaktadır:
“Osmanlı raporları, Alevi Kürt önderleri yalnızca isyankâr olarak değil, aynı zamanda dinen sapkın olarak da tanımlamış, bu iki nitelik onları devletin gözünde, iki kat şüpheli hale getirmiştir.”
Bu suçlayıcı dil, yalnızca bireyleri hedef almakla kalmaz. Aynı zamanda bu önderlerin temsil ettiği toplumsal yapıları da meşruiyet dışına iter. Böylece Alevi Kürt aşiretleri, devletin gözünde muhatap alınması gereken topluluklar olmaktan çıkar ve denetlenmesi, bastırılması ya da dağıtılması gereken sorun alanlarına dönüşür.
Bu nedenle; Kürt-Alevi tarihine dair bilgi eksikliği, basit bir arşiv boşluğu olarak değerlendirilemez. Aksine bu eksiklik, yerel önderlerin bilinçli biçimde kriminalize edildiği, siyasal ve ahlâkî olarak damgalandığı ve bu yolla tarihsel kayıttan dışlandığı yapısal bir bastırma pratiğinin doğrudan sonucudur.
Hamidiye Alayları yeni bir yönetme pratiğinin kurumsallığıdır…
Yazım, arşivlerdeki boşlukları varsayımlarla doldurmak yerine bu boşlukların nasıl üretildiğini ve hangi devlet pratiklerinin sonucu olduğunu görünür kılmayı hedefliyor. Osmanlı’nın Kürt coğrafyasında kurduğu en belirleyici yönetme modellerinden biri olan Hamidiye Alayları, bu sessizliğin nasıl kurumsallaştığını anlamak için merkezi bir yer tutuyor. Hamidiye pratiği üzerinden ilerlemek, Kürt meselesinin yalnızca ne zaman ortaya çıktığını değil, devlet tarafından hangi yöntemlerle, hangi dil ve araçlarla ele alındığını da açığa çıkarıyor. Bu nedenle Hamidiye Alayları’nı tarihsel bir örnek olmanın ötesinde, Kürt sorununun bugüne uzanan çerçevesini kuran temel eşiklerden biri olarak ele almak gerekir.
19.yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti, Kürt vilayetlerinde artan denetim ihtiyacını klasik idari ve askerî araçlarla karşılayamayacağı düşüncesi ile bu kurumsallığı devreye koymuştur. Merkezi otoritenin zayıfladığı, sınır güvenliğinin tartışmalı hale geldiği ve uluslararası baskıların arttığı bu dönemde devlet, Kürt coğrafyasını doğrudan yönetmek yerine, yerel güçleri kendi adına harekete geçirecek bir model geliştirdi. Hamidiye Hafif Süvari Alayları, bu yeni yönetme anlayışının kurumsal ifadesiydi.

Resmî söylemde Hamidiye Alayları’nın kuruluş gerekçeleri; Rus tehdidine karşı sınır savunması, Ermeni isyanlarının bastırılması ve bölgede asayişin sağlanması olarak sunulmuştur. Ancak sahadaki uygulama bu gerekçelerin ötesine geçmiştir. Aşiretlerin silahlandırılması, belirli liderlere rütbe, maaş ve dokunulmazlık tanınması, devletle doğrudan temas kuran yeni bir yerel elitin yaratılması anlamına gelmiştir. Bu durum, devletin Kürt coğrafyasında tarafsız bir düzen kurucu olmaktan çıkarak, yerel güç dengelerini yeniden tasarlayan bir aktöre dönüştüğünü göstermektedir.
Janet Klein bu dönüşümü şu sözlerle tarif eder: “Hamidiye Alayları, doğu vilayetlerinde devlet yönetiminin yeni bir biçimini temsil ediyordu. Bu yönetim biçimi, Kürt nüfusu yönetmek, disipline etmek ve parçalamak için aşiret güçlerine dayanıyordu.”
Bu tespit, Hamidiye Alayları’nın geçici bir askerî deney değil, Kürt toplumunu aşiretler üzerinden bölerek yönetmeyi hedefleyen kalıcı bir devlet pratiği olduğunu açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla Hamidiye Alaylar pratiği, Kürt sorununun başlangıç anından çok, devletin Kürt meselesini hangi yöntemlerle ele alacağını belirleyen tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
“Asayiş” dili Kürt meselesini kriminalize etmiştir!
Hamidiye Alayları ile birlikte Kürt meselesi, siyasal ve toplumsal talepler ekseninde değil, güvenlik ve kamu düzeni başlıkları altında ele alınmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım, yalnızca dönemin otoriter karakteriyle açıklanamaz. Kürt meselesini baştan itibaren siyaset dışı bir alan olarak tanımlama iradesinin ürünüdür.
Bu söylemsel çerçeveyi Mesut Yeğen şu şekilde tanımlar: “Kürt meselesi siyasal bir sorun olarak değil, kamu düzeni, eşkıyalık ve gerici direniş meselesi olarak formüle edildi. Bu söylemsel çerçeve geç Osmanlı dönemine kadar uzanır.”
Bu dil, Kürtlerin taleplerini siyasal müzakere konusu olmaktan çıkararak, bastırılması gereken bir düzensizlik alanına hapseder. Hamidiye Alayları, bu dilin sahadaki askerî karşılığıdır. Bugün Kürt meselesinin hâlâ “asayiş”, “terör” ve “güvenlik” kavramlarıyla ele alınması, Hamidiye döneminde kurulan bu söylemsel çerçevenin sürekliliğini göstermektedir.
Aşiretlerin silahlandırılması iç bölünmeleri derinleştirmiştir!
Hamidiye Alayları’nın Kürt toplumu üzerindeki en yıkıcı etkilerinden biri, iç bölünmeleri kurumsallaştırmasıdır. Devlet, belirli aşiretleri silahlandırarak ve onlara resmî yetkiler tanıyarak, Kürt toplumu içinde kalıcı bir hiyerarşi yaratmıştır. Bu hiyerarşi, askerî sonuçların yanı sıra siyasal ve toplumsal etkiler de üretmiştir.
Martin van Bruinessen bu süreci şöyle açıklar: “Osmanlı devleti, belirli aşiretleri silahlandırarak ve onlara resmî yetkiler tanıyarak, Kürt toplumu içindeki bölünmeleri derinleştirmiş ve daha geniş bir Kürt birliğinin herhangi bir ihtimalini zayıflatmıştır.”
Bu politika, Kürt toplumunun ortak bir siyasal özne olarak hareket etme kapasitesini zayıflatmış ve Kürt meselesini parçalı, iç gerilimlerle yüklü ve devlet müdahalesine açık bir yapıya dönüştürmüştür. Bu bölünmüşlük, sonraki dönemlerde de farklı biçimlerde yeniden üretilecektir.
Yerel reddiyeler arşivlerde görünmez kılınmıştır!
Hamidiye Alayları’nın dayattığı bu yeni düzen, tüm Kürt aşiretleri tarafından kabul edilmemiştir. Özellikle yerel özerkliği, mezhepsel kimliği ve toplumsal düzeni tehdit altında gören topluluklar, bu yapıya mesafeli durmuş ya da açık biçimde direnmiştir. Ancak bu reddiyeler, çoğu zaman arşivlerde ayrıntılı biçimde yer almaz. Devletin kayıt rejimi, bu tür karşı duruşları eşkıyalık ya da asayiş sorunu başlığı altında silikleştirmeyi tercih etmiştir.
İbrahim Talu sessizlik içinden okunan bir direniştir!
Bu yapısal sessizliğin somutlaştığı örneklerden biri, Varto–Bingöl–Dersim hattında yaşayan Xormek aşiretinin önde gelenlerinden İbrahim Talu’dur. Talu hakkında doğrudan ve kapsamlı arşiv belgesi bulmak zordur. Bu durum, onun tarihsel etkisinin sınırlı olmasından değil, Hamidiye düzenine eklemlenmeyen figürlerin bilinçli biçimde kayda geçirilmemesinden kaynaklı olan bir durumdur.
İbrahim Talu’ya dair bilgiler, büyük ölçüde sözlü tarih, yerel hafıza ve ikincil kaynaklar aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. Bu durum, Kürt tarihinin nasıl yazılmadığını da gösterir. Talu’nun Hamidiye Alayları’na katılmayı reddetmesi, aşiretinin mezhepsel kimliğini ve yerel özerkliğini koruma iradesi olarak okunmalıdır.
Hamidiye’ye dahil olmak, devlet adına şiddetin parçası haline gelmek anlamına gelmiştir. Talu’nun reddiyesi ise bu şiddet düzeninin dışında kalma çabasını temsil eder. Bu nedenle devlet kayıtlarında asayiş sorunu olarak kodlanan bu tutum, yerel bellekte onur ve direniş olarak hatırlanmıştır.
Bu yönetme pratiği Cumhuriyet döneminde de sürmüştür…
Hamidiye Alayları’yla kurulan yönetme pratiği, Osmanlı’nın yıkılmasıyla sona ermemiştir. Aksine bu pratik, Cumhuriyet döneminde farklı araçlar ve yeni bir dil eşliğinde sürdürülmüştür. Geç Osmanlı döneminde geliştirilen nüfus denetimi, gözetim ve şiddet eksenli yönetim tekniklerinin Cumhuriyet tarafından terk edilmediği, aksine dönüştürülerek yoğunlaştırıldığı görülmektedir. Nitekim Uğur Ümit Üngör bu sürekliliği açık biçimde şöyle ifade eder:
“Geç Osmanlı dönemine ait nüfus denetimi, gözetim ve şiddet yöntemleri terk edilmedi. Cumhuriyet rejimi bu yöntemleri uyarlayarak yoğunlaştırdı.”
Bu tespit, Hamidiye Alayları ile kurulan devlet pratiğinin tarihsel bir parantez olmadığını ve Kürt coğrafyasını güvenlik, sadakat ve denetim ekseninde yönetme anlayışının Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini göstermektedir.
1921 Koçgiri ve 1937–38 Dersim soykırımında, Hamidiye döneminde kurulan devlet refleksinin Cumhuriyet koşullarında devam ettiğini gösteren tarihsel eşiklerdir. Bu süreklilik, Kürt sorununun neden yalnızca bir dönemle açıklanamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Sessizlik tarihsel bir belge niteliği taşır…
Hamidiye Alayları, Kürt meselesinde geçici bir askerî uygulama olarak değil, Kürt coğrafyasını güvenlik, sadakat ve iç bölme ekseninde yönetmeye yönelik kalıcı bir devlet pratiği olarak ortaya çıkmıştır. Aşiretlerin silahlandırılması, yerel güç dengelerinin devlet eliyle yeniden kurulması ve Kürt toplumunun mezhepsel ve toplumsal fay hatları üzerinden parçalanması, bu pratiğin temel unsurlarını oluşturmuştur. Bu yönüyle Hamidiye, yalnızca kendi dönemine ait bir politika değil, daha sonra farklı adlar, araçlar ve söylemlerle sürdürülecek bir yönetme anlayışının erken uygulamasıdır.
İbrahim Talu örneği, bu yönetme pratiğinin sahadaki sonuçlarını anlamak açısından özel bir anlam taşır. Hamidiye sistemine eklemlenmemek, yalnızca askerî ya da idarî baskıya maruz kalmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda tarihsel kayıttan dışlanmayı da beraberinde getirmiştir. Talu’ya dair doğrudan ve kapsamlı arşiv belgelerinin yokluğu, bireysel bir ihmal değildir. Bu durum, Hamidiye düzeninin dışında kalan yerel önderlerin, nasıl sistematik biçimde sessizleştirildiğini göstermektedir. Bu sessizlik, direnişin yokluğuna değil, direnişin kayda geçirilmemesine işaret eder.
Bu çerçevede Kürt tarihindeki boşluklar, bilgisizlikten ya da kaynak yetersizliğinden değil, bilinçli bir bastırma ve kriminalleştirme pratiğinden kaynaklanmaktadır. Devletin kayıt rejimi, kendisiyle uyumlu aktörleri görünür kılarken, itiraz edenleri, eklemlenmeyenleri ve yerel özerkliği savunanları; “asayiş”, “eşkıyalık” ya da “itaatsizlik” başlıkları altında ya silikleştirmiş ya da tamamen görünmez hale getirmiştir. Bu nedenle arşivdeki sessizlik, bir eksiklik değil, başlı başına tarihsel bir veridir.
Hamidiye Alayları’yla kurulan bu yönetme pratiğinin Osmanlı’nın yıkılmasıyla sona ermediği, Cumhuriyet döneminde farklı araçlar ve yeni bir söylemle sürdürüldüğü görülmektedir. Kürt meselesinin bugün hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik ve kamu düzeni çerçevesinde ele alınması, bu tarihsel sürekliliğin güncel bir yansımasıdır. Dolayısıyla Kürt sorununun bugünkü biçimini anlamak, yalnızca güncel politikalara bakmayı değil, bu politikaların hangi tarihsel eşiklerde, hangi yöntemlerle ve hangi dille kurulduğunu görmeyi gerektirir.
Hamidiye Alayları ve İbrahim Talu örneği, Kürt meselesinin yalnızca bastırılan isyanların değil, kayda geçirilmemiş direnişlerin, susturulmuş yerel önderliklerin ve bilinçli arşiv sessizliklerinin de tarihi olduğunu göstermektedir. Bu sessizlikler görülmeden, Kürt sorununun neden kalıcılaştığını, neden çözümsüzleştiğini ve neden sürekli aynı güvenlik dili içinde yeniden üretildiğini anlamak mümkün değildir.








