Bazı yazarlar vardır, “Hangi kitabını okudum?” değil, “Hangisini okuyamadım?” diye düşünür insan. Adı her geçtiğinde, kendi kendine “Acaba benim duymadan yazıp yayımladığı bir şeyleri var mı?” kuşkusu ile kendini yoklar, kitaplığınızı tarar, not defterinize bakıp durursunuz. İkna olup da en son çıkan kitabına başladığınızda da bu defa “Acaba ne yazdı?” merakıyla sayfaları çevirirsiniz.
Benim için “güzel ve güçlü yazar” tanımı kolay kolay değişmez. Beğendiğim yazarların kitaplarını daima gözümün önünde tutarım. İstisnasız ayda bir Melayê Cizîrî’nin divanından birkaç şiir okumasam, Kürtçeyi kızdırdığımı düşünürüm. Broch ile selamlaşmasam, Erzurum günlerim bana küser. Mersin-Erzurum-Almanya ve Paris arasında, valizimden hiç eksiltmediğim Varlık ve Zaman’ın kapağını açıp, altını çizdiğim cümleleri biraz okumazsam, on yılların arkadaşlarını unuturum. Jean d’Ormesson’a bakıp Fransız edebiyatının zenginliğini kıskanmazsam, edebiyatın güzelliğini kavrayamam. O nedenle, vazgeçilmez yazarlarım anılarım kadar çoktur. Zaten yazarın işi bu değil mi? Hem büyüklüğünü gösterecek hem de sendeki büyüleri kışkırtacak.
Murathan Mungan biraz bu ikisinin ortası ama en çok da kendine ait yazarlardan biridir. Mungan’ın okumadığım hangi kitabı var, bilmiyorum. Ama 2001 yılında okuduğum Yüksek Topuklar’daki Tuğde karakterinin 25 yılda milyonlarca gerçek Tuğde’ye dönüşü karşısında çok şaşkınım.
Bu yüzden, Murathan Mungan deyince, Yüksek Topuklar aklıma geliyor. Ama Şairin Romanı’nı da anmadan olmaz. Mungan gibi yazarlar hakkında kesin konuşulmaz. Çünkü yazacağı yeni bir kitap diğerlerini pekâlâ gölgede bırakabilir. Böyle durumlarda, aynı yazarın bütün sanatsal üretimlerine bakmak daha tedbirli olmamızı sağlar. Mesela şiirlerine bakmanız işinizi kolaylaştırabilir. Ki Mungan, şiirler üzerinden de çoktan hayatınıza girmiştir. Hele bestelenmiş şiirleri kesinkes kulağınıza çalınmıştır birkaç kez.
Yabancısı değilseniz, Yeni Türkü’den “Göç Yolları”, Nükhet Duru’dan “Bir Tek Sevgili”yi dinlerken aşkın depremlerine çokça yakalanırsınız. Sezen “Eskidendi, Çok Eskiden” dese de inanmazsınız; çünkü aynı şarkıyı yirmi dokuz yıl sonra kendisi de söylüyor.

Ancak bu yazının esas konusu, Murathan Mungan’ın 995 Km kitabı ve kitabı okuduğum saatlerde medyaya düşen bir haberdir. Rudaw’ın verdiği bilgiye göre: ilk kurşun eyleminin yapıldığı, “Hakkari’nin Şemdinli ilçesindeki jandarma karakolu yıkılıyor. 1990’lı yıllarda JİTEM tarafından kullanıldığı da iddia edilen karakolun yerine, gençler için eğitim ve kültür merkezi inşa edilecek.” (Rudaw, 30.06.2025)
Haberi okuyan pek çok kişi, medya diline ve yaşanan süreçle birlikte karakolun yıkılışını bir normalleşme adımı olarak görebilir. Ancak aynı karakol ve benzerlerinin içinde yaşatılan işkence, şiddet ve kayıpların; Kürdistanlılar için henüz davası görülmemiş binlerce olayın üssü olduğu da unutuluyor gibi.
Bu yüzden, günlük medya dilinin tarihsel suçlara ev sahipliği yapmış bir mekânı basitleştirmedeki trajikliği; romanın kılı kırk yaran ve gerçekleri anlatışındaki sorgulayıcı haliyle karşılaştırınca, “İyi ki edebiyat ve büyük edebiyatçılar var,” diyorum.
Hem devlete hem de Hizbullah’a çalışan bir tetikçinin hikâyesini anlatan kitapta, “Diyarbakır’dan Alanya’ya 995 kilometre yol almış oluyorsun. Bu yol senin izlerini silmeye yeter.” cümlesini, suç işletme ve suçu örtbas etmenin bin bir yönteminden biri olarak okuyabiliriz. Sayfalar ilerledikçe, gündüz normal kurumlarla iş yapan devletin; akşam çöker çökmez illegal yapılara dönüşünün kentler arası trafiğine bolca tanıklık ediyoruz.
Gazeteci-yazar Saim Baran’ı öldürerek 41. Cinayetini işleyen tetikçinin soğukkanlı halleriyle başlayan olaylar dizisi, Mungan’ın olağanüstü kurgusu ile edebi bir hafifliğe bürünse de, o dönemi gören bizler için her hareket, her kelime, yaşadıklarımızdan bir kesit.
Her ne kadar polisiye roman olarak adlandırılsa da, bana kalırsa politik bir roman örneğidir kitap. Hatta polisiye olarak adlandırılmasında bile, yaşanan savaşın yeterince görülmeyişinin etkisi olduğunu düşünüyorum.
Olağanüstü hâl, faili belli cinayetler, yeraltı mezarları, resmî işkence merkezleri, köy baskınları ve hepsinin aktörü olan yüzü maskeli adamlar ordusunun yaydığı korku havasını ustaca romanlaştıran Mungan’ın savaş karşısındaki tutumu, edebiyatçının nasıl’lığına da örnektir.
Bu yüzden 995 Km’yi Mungan’ın kaleminden okurken, yaşadıklarımızın 995 kilometreden fazlası da zihnimizce tamamlanıyor.
Mungan, Kürtlerin yaşadıklarına hiçbir zaman sırt dönmedi. Belki de bu yüzden dönemi olay yerinden anlatabilecek kadar konuya hâkim.
Yaşadığımız savaşın her anı göz önünde ve milyonlarca kişinin hayatını karartarak geçti. Ancak beklediğimiz barışın nasıl olacağına dair aynı milyonların henüz sevindiği bir şey yok.
Bu yüzden Mungan, her büyük yazar gibi, kimseyi beklemeden kendi tanıklığını romanlaştırmış. Medyanın Şemdinli’de, “o karakol şimdi yıkılıyor” gibi turistik başlıklarına takılmadan, gerçekleri edebiyattan okumanın daha vicdani olduğuna inanıyorum.
Tıpkı 995 Km’de geçen şu söz gibi:
“Ne demişler, ne cennet ucuz, ne cehennem lüzumsuz! Buralar medeni yerlerdir, dediklerine bakma sen, burası da savaş meydanı.”
İyi okumalar.










