Behice Feride Demir: Psikiyatr Dr. Işık İşcanlı İle Hafta Sonu Sohbeti

Yazarlar

Gündelik hayatımızda kullandığımız bazı kelimeler hem genel hem de şahsi zamanımızın ruh halini yansıtıyor. Psikolojik sorunlar, travma, psikoloğa gitmek, depresyon, sakinleştiriciler, düşük moral, manipülasyon ve şiddet gibi ifadeler artık ekmek ve sudan fazla dilimizde dolaşıyor. İnsanlar arası ilişkilerde yeni düzeni sağlayan bu ifadeler, bir şekilde hayatımızın kalitesini de gösteriyor.

Emek, samimiyet, paylaşım, sosyal dayanışma, vefa, utanma, dostluk ve arkadaşlık gibi geçmişi olan değerleri devre dışı bırakan bu yeni zihniyetin elbette psikolojik, sosyal, toplumsal ve siyasal bir arka planı var. Ya da psikiyatrinin tabiriyle bir bilinçaltısı var.

Pek çok şeyde olduğu gibi burada da iyi-kötü, doğru-yanlış ile yerinde ve ayarında olanı bilen birey ve toplumlar olduğu gibi, hâlâ tabuları fazla olan kişi ve toplumlar da vardır.

Kürdistanlılar, ne yazık ki kendilerine ait kurumları olmadığı için acılarını, hatalarını veya sorunlarını bilimsel ortam ve olgularla yeterince tartışıp çözüme bağlama imkânlarından mahrumlar. Hatta olay ve olguları suç, ceza, küçümseme, kaçınma, bastırma ve kendine görelilikle realize etmeyi bir yaşam biçimi hâline getirmek zorunda kalıyorlar.

Bugün hâlâ kimi durumlarda psikiyatrik veya psikolojik nedenleri hesaba katmaktan çekiniyoruz. Oysa psikiyatri, asrımızın iddialı bilimlerinden biri olarak bireyler için çözüm geliştiren bir alan olarak  giderek kabul görüyor. Hâlet-i ruhiyemizi bir Kürt psikiyatristten duymak hem sevindirici hem de şaşırtıcı oldu. Dr. Işık İşcanlı, Diyarbakır’dan Rotterdam’a uzanan 50 yıllık hekimlik-uzman psikiyatrist hayatını ve kimi  gözlemlerini bizimle paylaştı. 

Kürdistan’ın 20. yüzyılda yetiştirdiği bu entelektüel Kürt kadınını, doktor, yazar ve döneminin siyasi öncüsü olarak dinlemek, tanımak keyifliydi.

Dr. Işık İşcanlı gibi, bugün tarihsel tanıklığı ve hafızası paha biçilmez olan insanların her sözü ve anlatımı belge niteliğindedir. Bu nedenle elimden geldikçe yazılanlara dokunmamaya çalıştım. Her yazılanın kayıtlara geçmesi, siyasi tarihimiz açısından önemlidir. Bu yüzden bazı cevaplar çok uzun gelebilir. Kürdistan kadın tarihi adına, hem DDKAD hem de Dr. İşcanlı eski ile yeninin buluşma noktası olduğu için yazılanların ayrıca bir önemi vardır.

Röportajın tamamı on bir sorudan oluşuyor. Ancak okurlarımızı fazla yormamak için röportajı iki günlük bir dizi şeklinde yayınlayacağız.

İlk bölümde dünyadaki gelişmelere, şiddet ve şiddetin temeline dikkat çekerken; ikinci bölümde DDKAD’ın tarihi bağlamında Kürt kadın mücadelesini konuştuk.

Dünya siyasetinin bugün sahip olduğu üslup ve düşünce seviyesini nasıl buluyorsunuz? Bu kadar gerginlik, ayrımcılık ve şiddet, kitlelerin üzerinde nasıl bir etki bırakıyor? Gelecek kuşaklar bu söylemlerden nasıl etkileniyor sizce?

Bir gün tarihçiler, insanlar arasındaki iletişim ve siyasetin dili ile ilgili bir sınıflandırma yapacak olursa, bence 11 Eylül’ü baz alacaklardır.

Neden 11 Eylül baz alınacak?

Avrupa’da, Avrupa toplumlarının ve halklarının uzun yıllara dayanan bir demokrasi, adalet ve insan hakları mücadelesi vardı ve bunun sonucu olarak oluşturulmuş demokratik bir düzen-sistem geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuştur. Bunlar çok ideal formda olmasa da Avrupa’da bir insan hakları normu mevcuttu. Ancak 11 Eylül’den sonra bu normlarda bana göre negatif anlamda büyük değişiklikler oldu.

Bilmiyorum, hatırlıyor musunuz? Bu olaydan sonra ABD, Afganistan’a saldırdı ve “Taliban” üyelerini tek tip turuncu tulumlarla uçaklara bindirerek Guantanamo By Adası’na götürdü. Avrupa’da çok gördüğüm ve üzüldüğüm bir görüntü olan domuzların kamyonlarla taşındığı gibi insanları taşıdılar. O insanlar suçlu olabilir ama suçlunun da bir hakkı vardır. ABD’deki Guantanamo By Üssü’ne götürülenlere ne oldu, onlara neler yapıldı, nasıl bir uygulamaya tabi tutuldular, mahkeme var mıydı, kişisel hakları korundu mu bilemiyoruz. Daha sonra basına bazı şeyler yansıdı ama bütün dünya buna sessiz kaldı. Bu, demokrasinin beşiği dediğimiz Avrupa ülkelerinden tek biri bile demedi ki: “Bu insanlar suçlu olabilir ama senin bunları böyle götürmeye hakkın yok.” Amnesty International, BM İnsan Hakları Komisyonları ne yapıyordu? Hiç kimse buna ses çıkarmadı. Bana göre, o günden beri siyasete hâkim olan en büyük özelliklerden biri, insan haklarının ortak normlarının kalmamış olmasıdır.

Ve üstelik bunlar, demokrasinin egemen olduğu bir zaman diliminde yapıldı. Olan bitene karşı dünyadan ses çıkmadı. O gün bugündür, dünyadaki egemen güçler istedikleri zaman ve yerde kitle katliamı yapıyor, insanları öldürüyor ya da taşeronları aracılığıyla kitlesel katliamlar yaptırıyorlar. İktidarları yıkıp yöneticilerini öldürüyorlar. Yani şiddet, günümüzün ve çağın normali haline geldi, meşrulaştı. Devletler eliyle yapıldı, hatta taşeronlar aracılığıyla yapılan şiddet bile meşrulaştırıldı. Ve ne yazık ki bunu yargılayabilecek yapılar da yok artık.

Dr.Işık İşcanlı

Tabii ki şiddet her zaman vardı. Kürtler olarak biz bunu çok iyi biliyoruz. Kitlesel şiddetin ne olduğunu en iyi biz biliyoruz; bizimle beraber Ermeniler ve Yahudiler de biliyor. Ancak benim kastettiğim, artık demokratik sınırları genişleyen  dünyanın  sessizliğidir. 

Bilgi ve bilişim devrimi, gündelik hayatımızı kökten değiştirdi. Ancak buna karşılık, insan ilişkileri kopma noktasına Birbirine karşı sorumluluk ve tahammül duygusu zayıfladı. Toplumsal değerler neden bu kadar çabuk çözüldü?

Ben “dijital çağ” veya “dijital devrim” ifadelerini de kullanıyorum. Ve bu, çok hızlı bir şekilde hepimizin hayatına girdi. Bir kere, akıllı telefonlar hemen hemen herkeste var. Tabi yüzde kaçının internet bağlantısı var? Bunları bilmiyorum. Arayıp bulmak mümkündür. Oradan, bu çağın özelliğini daha rahat çıkarabiliriz. Ama dijital bir çağda olduğumuz  kesin. Devrim diyorum çünkü günlük hayatımızın her saniyesine, her dakikasına müdahil olan dijitalizmin hâkimiyetinde yaşıyoruz. Bana göre bu, çok köklü bir değişim.

Düşünebiliyor musunuz? Mesela on, on beş sene önce, yeni yeni hastaneler elektronik hasta dosyası sistemine geçmişlerdi. Sistem de en ufak bir aksama olduğunda hiçbirimiz çalışamıyorduk. Ya evimize gidiyorduk ya da bir iki saat bekliyorduk ki sistem tekrar otursun, çalışmaya başlayalım. Hayatımız, bizim dışımızda öyle bir organize edildi anlamadık bile. Kuşkusuz bizim de kişisel katkılarımız var ama yeni bir yaşam biçimine evrildik hep beraber. Kimimiz bunun aktif, kimimiz de pasif destekleyicisi olduk.

Ama her iyi şey, içinde kötülükleri de barındırır ya da her kötü şey, içinde iyilikleri de barındırır. Benim açımdan dijital çağın iyilikleri oldukça fazladır. Hayatımı -hayatımızı kolaylaştırdı. Ama tabii, en ufak bir aksaklıkta da günlük hayat felç olabilir. Bunun yanında, değerlerin ve ilişkilerin pozitif ya da negatif etkilenmesi de mümkün.

Mesela çocukların, gençlerin etkilenme oranı o kadar fazla ki, bunun artı ve eksileri için henüz bir karar düzeni oluşmuş değil. Henüz hasar ve kazanç tablosu netleşmiş değil. Örneğin, bize,  psikiyatri servisine, o kadar çok davranış bozukluğu olan çocuk ve genç geliyor ki… Anne babanın söylediği: “Akşama kadar odasında, bilgisayarın başında.” Şimdi bu çocuklar, tam gelişme çağında, sosyal ilişkiler içinde davranışlarını regüle etmeyi öğrenecekleri yaşta, sosyal ilişkiden uzak kalıyorlar. Sosyal bağları  dijital platformlarda kuruyorlar. Bunun toplumsal ilişkilere yansıması farklı şekillerde oluyor ve olacak.

Ben daha çok psikolojik yanına değineyim; bireyden topluma gidebilirim, bildiğim kadarıyla. İnsanlar artık yüz yüze iletişim kurmuyorlar. Bunun yerine, iletişim dijital platformlar ve kontaklar üzerinden gelişiyor. Mesela ben online psikiyatrik muayene yapıyorum. Online tedavi yapıyorum, ilaç yazıyorum, online psikoterapi yapıyorum, online aile terapisi yapıyorum. Beş kişiyle kamera karşısında aile terapisi yapıyorum. Bunlar bana korona öncesi söylenseydi, inanmakta güçlük çekerdim. Ama şimdi yapıyoruz. Kolay değil. Ancak alıştık. Hatta artık muayenehane açıp, hasta ile yüz yüze görüşüp terapi yapmak biraz bana anlamsız, bir zaman kaybı ve ekonomik bir külfet gibi geliyor. Kolay olanı hemen içselleştirebiliyoruz. Coğrafi sınırlar yok oldu. Zaman kaybı yok. İşe gitmiyorum. Hastalarım ve ben dünyanın herhangi bir yerinde olabiliriz ama dijital imkânlar sayesinde işlerimizi takip edebiliyoruz. Daha sayamayacağım birçok kolaylaştırıcı katkının yanında insan doğasına ters bazı negatif yansımaları da fazla. 

Örneğin, insanlarla yüz yüze görüşmek, ortaklaşmak, sohbet etmek, doğayı görmek, birlikte yemek yemek gibi şeyler artık çok azaldı. Bunların uzun vadede insan psikolojisi üzerinde ne gibi etkileri olur, şimdilik bilmiyorum. Tahmin de edemiyorum. Çünkü insanlar o kadar hızlı değişti ki, birçok insan artık yüz yüze görüşme ihtiyacı da hissetmiyor. Yalnızlığın tanımı değişti ve insanlar artık kendi başına olmaktan şikâyetçi değil. Yalnızlık diye bir şey kalmadı. Eskiden yalnızlıktan dolayı insanlar depresyona girerlerdi, şimdi yalnızlıktan şikâyetçi olan hastam yok neredeyse. Ve bunlar son on yılda oldu. İnsanlık tarihinde on yıl, çok küçük bir zaman dilimi. Benim deneyimim, son on yılda insanların yalnızlığı aştığı yönünde. Keşke dünyada bir anket yapılsa da bilsek.

Tabii, yine hatırlatayım, negatif sonuçlar da artıyor. Mesela otizmin artması endişe verici. 

Bilimsel olarak her toplumda yüzde beş ile altı oranında otizm var. Otizmin hafif şekli tabii. Psikiyatrinin sınıflandırma şekliyle söylüyorum. Bu sınıflandırma beş-altı yılda bir yenileniyor. Son değişiklikle birlikte otizm ikiye ayrılır: biri klasik formu, bir de Asperger sendromu olarak var. Asperger sendromu, klasik otizmin hafif biçimidir. Ben günlük mesleki deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, otizmin en az on çeşidi var. Dereceleri var. Ancak yeni sınıflandırmalar geldiğinde bunu göreceğiz.

Ve dijital devrim insanları otistleştirdi.

Dijital çağla beraber çoğumuz birer otist olup çıktık. Yalnızlığından şikâyetçi olan insan  giderek azalıyor. Diyeceksiniz ki, otizmin tek belirtisi bu mu? Hayır. Ama insan olarak sosyal ilişkilere ihtiyaç duymuyorsan, bana göre biraz otistik sayılırsın.

Özellikle dijital platformlarda, yaşam koçları ile davranış bilimleri ve iletişim uzmanı olarak yayın yapan kişi ve kanal sayısı çoğalıyor. Bu tür platformların toplum ve birey ilişkilerine gerçekten katkısı var mı?

Aslında bu çok önemli ve iyi bir soru. Şimdi, internette yayınlanan bilgilerin doğruluk derecesi toplamda nedir, bilmiyorum. Yıllar önce okuduğum bir yazıda, yüzde elliden fazlasının yanlış bilgiler olduğu söyleniyordu. Şimdiki rakamları bilmiyorum. Yani kontrolsüz bir bilgilendirme söz konusu. YouTube’da konuşması yayınlanan bir yaşam koçunun size verdiği önerileri denetleyen bir kurum yok. Onun söylediklerinin doğruluğunu denetleyen de yok. Oldukça  denetimsiz bir bilgi yayıncılığı var. Bunu ileride dünyayı yönetenler nasıl denetler, bilmiyorum. Bu tabii ki pozitif bir şey değil.

Yaşam koçluğu mesleği çok eskiden beri var. Ya da davranış bilimi Pavlov’dan beri, psikiyatrinin davranış terapisi içinde var. Hatta davranış ve bilişsel terapi birleştirilmiştir. Bir sürü yan dalı vardır. Ama biz eskiden bunları kaynağından öğrenirdik. Şimdi ben de kalkıp bir program yapayım, anlatayım, kendi yorumumu da içine katayım. Bu ne kadar doğrudur? Bunun doğruluk derecesini kim belirleyecek? Yani bir kurum yok, bir denetim yok, yaptırım yok. Kim ne isterse aynanın karşısına geçip program yapıyor. Ve bu programlar yüz binlerce kez izleniyor. Bu çok üzücü bir şey.

Belki programı yapanlar kendini geliştiriyor, eğitmek zorunda kalıyor, güzel şeyler anlatıyor, takipçileri oluyor ama verdikleri bilgilerin yüzde kaçı doğru? İzleyen insanlar bunun ne kadarını alıyor? Bu bilgileri kim kontrol ediyor? Böyle başıbozuk, anarşist bir bilgi yapılanmasıyla karşı karşıyayız. Kimsenin kimseyi kontrol edemediği bir ortam… Gerçi sosyal medya platformları bizi kontrol ediyor ama yine de genel olarak bu döneme damgasını vuran şey, bilgide anarşizmdir. Sınır yok, kontrol yok, yaptırım yok. Doğruluğu ölçülmüyor. Yanlış bilgiye yaptırım olmadığı için de insanlar (tabii ki bazı insanlar — narsist, ekshibisyonist vb. ) istediğini yapıyor. Sınırsız özgürlük herhalde budur. Ama bu sınırsızlık, insanların gelişimine zarar da verebiliyor. Bir bilim insanı ya da sanatçı gidip YouTube’dan bilgilenmez.

Bir siyasetçi ve uzman bir psikiyatrist olarak Kürtlerin son yarım asırdaki psikolojik ve sosyal durumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt, kadın, emekçi, aydın olarak yarım asrı aşkın sürede ne yazık ki iyi şeyler yaşadım; “yaşadık” diyemeyiz. Şimdi Kürtlerin son elli yılına damga vuran iki şey var: Birincisi, baskıya, zulme, sömürüye karşı direnişlerin yenilenerek başlamasıdır. Kuzeyde henüz sonuç alınmamış olsa bile güçlü bir silahlı direniş hareketi, Güneyde federal yapı, Rojava’da henüz statüsü belli olmasa da özerk bölgeler. İkincisi ise, Kürtleri sömürenlerin, baskı ve zulmü uygulayan devletlerin Kürtlere uyguladığı göçertme ve çeşitli baskı politikalarının katlanarak devam etmesi, neler yaşadığımızın bir özetidir.

Yani bir yanda direnişlerin içinden gelen, halkı yeniden toparlamaya çalışan hareketler, öbür yanda zulüm makinesini ikiye üçe katlayan ülkeler… İkisini bir arada yaşadık.

Bilmem, bilir misiniz? İnsan psikolojisinin en ağır şeylerinden biri, bir sevinçle üzüntü durumunu bir arada yaşamaktır. Bu, tarif edilemez bir durumdur. Aslında biz Kürtler, bir yandan her parçadaki kazanımlarla mutlu olduk, umutlandık ama öbür yandan katlanan zulümlerle karşılaştık. Bu, kitlesel olarak Kürt insanının psikolojisini altüst etti.

Duymak, dinlemek, hissetmek de yetiyor. İnanıyorum ki siz de ben de zulmün her biçimini ya kendimiz yaşadık ya da tanık olduk. Sanılıyor ki tanık olmak kolay bir şey. Hayır, tanık olmak da hatta dinlemek de bir travmadır. Birbirimizin travmaları ile ikincil olarak travmatize oluyoruz.

Hemen hemen her Kürt, abartısız minimum iki göç yaşamıştır isteğinin  dışında. Keşke elimizde sayılar olsaydı. Ne yazık ki bizim resmi kurumlarımız olmadığından bu  konularda net verilerle hareket edemiyoruz.

Mesela ben Diyarbakır’da doğup büyüdüm. Orada eğitimimi tamamladım ama İstanbul’a kaçmak zorunda kaldım. Orada bir süre yaşadım. Bu, benim için bir göçtü. Zorunlu bir göçtü. İstemediğim bir göç. Ondan sonra Avrupa’ya geldim. Bu da bir göç. Farklı bir dil, tanımadığımız bir kültür. Bakın, bu benim hikâyem. Size sorsam, belki sizin için bu sayı üçe dörde çıkar. Bu  zorunlu bir taşınmadır. Her taşınma ve göç büyük bir travmadır. Kürtler sürekli kendi topraklarında göç ettirildiler, toplu işkenceler gördüler. Bunların hepsi travmadır. 17 bin insan asit kuyularında yok edildi. Bunu söylemek bile dinleyen insanda travma yaratabilir. Kaybolan insanların anneleri hâlâ evlatları için eylem yapıyor. 12 Eylül silindir gibi Kürtlerin üzerinden geçti. 12 Eylül’ün hapishanelerini görmeyen Kürt sayısı azdır. Politikacılarımızın hâli ortada. Enfal, Halepçe ve  Amûdê katliamı.  Rojava’da ISID’in işlediği  vahşi katliamlar, Şengal’in işgali, Şengalli kadınlarımızın  21.yüzyılda Arap pazarlarında köle olarak satılması, İran’da her gün vinçlerde sallanan Kürt gençleri, aydınları… O kadar acı şeyler ki, hepimiz de yaralanıyoruz. Sürekliliği olan işlenmemiş kitlesel yaslarımız var.

Kısacası, Kürtler sevinç ve umutlarının yanında zamana yayılmış, sürekli tekrarlayan kitlesel travmalar yaşıyorlar. Bunun bireysel, ailevi ve toplumsal etkileri fazlasıyla oluyor. Çalışma hayatımda tanık olduğum onlarca travma örneği var.

Mesela, travmalı bireylerin en belirgin özellikleri nedir biliyor musunuz? Sürekli içsel bir huzursuzluk. Bu o kadar korkunç bir şey ki, kişi mutlu olamaz. Yeme, içme, gezme, görme, konuşma gibi gündelik aktivitelerden zevk alamaz. İstikrarlı bir iş yapmanıza, yaşam kurmanıza engel olur. İçsel huzursuzluk aynı zamanda sevgisizliktir. Çevrenizdeki insanları sevseniz bile o sevgiyi gösteremezsiniz. Size gösterilen sevgiyi alamazsınız. Size içsel huzursuzlukla ilgili yüzlerce örnek verebilirim. Herkes bunu farklı yaşar ama içsel huzursuzluk, insanın hayatından, çevresinden ve güzel şeylerden zevk almasını engelleyen bir duygu biçimidir.

Travmalı insanın ikinci en büyük özelliği, hiç kimseye güvenmemesidir. Bu güvensizlik bazen öyle uç noktalara gelir ki, psikiyatrik bir hastalığa dönüşür. Yani, paranoya dediğimiz şeye rahatlıkla dönüşebilir. İzahını bulamadığı olayları, yorumlayamadığı olgular ile kafasında kumpaslar kurar. Her şeyin arkasında bir şey arar, kötü niyet arar. Kendisine iyi niyetle sunulan sevgiyi kötü yorumlar. Annesine, babasına, partnerine ve çocuğuna güvenmez. İyi bir dostluk ilişkisi kuramaz. Kurabilen vardır ama hepsi çok zor yürüyen süreçlerdir.

Travmayı birebir yaşamış insanların hayatları inişli çıkışlıdır. Beş yıl iyi gider, çalışır, cabalar, iyi bir yere gelir, iyi bir işi olur, evi, arabası olur, eşi, çocukları olur. Beş yıl sonra bir bakarsınız, hepsini kaybetmiş, köprü altında yaşıyor. Bu verdiğim örnek belki uç bir örnek ama buna benzer şeyler yaşanıyor. 

Travmalı toplumların bazen öyle garip seçimleri olur ki, hayret edersiniz. Mesela bazen Kürtlere baktığımızda “Ne kadar mazoşist bir toplum,” diyebiliyoruz. Ama aslında bu, altta yatan travmadan kaynaklanır. Yanlış seçimler yapabilirler. Hem çok kapalıdırlar hem çok açık. Bir biçimiyle travmalı insana ulaşamazsınız. Travmalı insana ya da toplumlar her türlü manipülasyona da yatkındırlar.

Travmalıların bir başka özelliği, ki bu konuyu çok önemsiyorum, bağımlılık yapan maddelere karşı zaafları olur. Uyuşturucu, alkol, hap kullanımı gibi. Bunun altını çiziyorum. Çünkü son duyumlarım, Kürdistan metropollerinde, Diyarbakır, Dersim gibi önemli kentlerde, gençliğin büyük oranda uyuşturucu kullanmaya açık hedef hâline getirildiği yönünde. Tabii ki bunu teşvik eden bir yönetim biçimi vardır. Ama yine de bunu kolaylaştıran bir travmatik zemin de söz konusudur.

Bir diğer neden ise korkudur. Belki de korku-endişe önemli bir faktördür. Çünkü içsel huzursuzluk ve endişe, korku üretir. Ve korku, aktarılan bir şeydir. Bir nesilden diğerine aktarılır. Travmayı direkt yaşayan kişiler, bu korkuların nedenlerini, kaynağını bilirler. Ama bu kişilerin yetiştirdiği bireyler, farkında olmadan o korkuları, endişeleri, hassasiyetleri taşırlar. Korku ve endişe ile büyütülen çocuklar da genellikle aynı korku ve endişeleri taşırlar.

Size bir örnek vereyim: Ben Dersimli değilim. Ama çok Dersimli hastam oldu. İkinci, üçüncü hatta dördüncü nesil… Onlarda nesilden nesile geçen katliamın izlerini görmek mümkündür.

Dersim katliamından sonra dünyaya gelmiş çocukların büyük çoğunluğunda bizzat tanık olduklarım var. Korku var. Bunun birçok nedeni var. Korku nedeniyle kanda yükselen kortizol seviyesinin anne sütüyle çocuğa geçmesi, çocuğun sürekli gerginlik taşıyan bir yapıya sahip olması işin biyolojik yanıdır. Ama benim demek istediğim psikolojik yanıdır. Katliamı yaşamış bir annenin yetiştirdiği çocuk, onun korkusunu ve endişesini taşır. Bu nesilden nesile devam eder. Bir nesilden diğerine taşınır. 

Bugün üçüncü nesil Dersim katliamı çocukları var. Ve genel olarak şikâyetler korku, endişe ve panik atak üzerinde yoğunlaşıyor. Ve çoğu kişi bunun nedenini bilmiyor. Benzer bir durum dördüncü ve beşinci nesil Ermenilerde de var. Yani bir biçimde taşınan şikâyetlerin mağdurudurlar, ancak korkularının nedenlerini genellikle tanımlayamazlar. Doktor da kolay kolay tanımlayamaz. Kişi tanımlayamadığı sürece, tedavisi de oldukça zordur. Böyle birçok kişiyle karşılaştığım için, annesinin annesinden taşınmış bir korkunun varlığına inanıyorum. Zaten buna tıp dilinde “transgenerational anxiety” (kuşaklar arası aktarılmış kaygı) deniliyor. Bu yalnızca Dersimlilere özgü bir olay değil. İsyan ve kitlesel katliam yaşayan toplumlar için geçerli neden ve belirtilerdir.

Benzer gözlemler Şeyh Said serhildanında çocuk olan annem için de geçerli. Şeyh Said asıldığı zaman, Diyarbakırlılar zorla evlerinden çıkarılarak idam meydanına götürülmüş. Annemin anlatımına göre, üç gün boyunca cenazeler askıda bırakılmış ve halk zorla izlemeye mecbur bırakılmış. Ve benim annem çok korkardı. O korkusunu ve endişesini bize vermeye çalışıyordu, çocuklarını koruma içgüdüsü ile yaşadı hep. Tıp okumam bunu biraz engelledi.

Toplum olarak travmatik nedenlerimiz çok. Halepçe, Enfal gibi kitlesel olaylar var ki, burada yaşanan travmaların, kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkisi korkunç. Ve hâlâ bu olaylara bilimsel yaklaşım gösterme gereği duymuyor yöneticilerimiz. Acı, endişe, çaresizlik ve korkuları birer tabu ya da gurur meselesi sayan görüşler maalesef hâlâ yaygın. Özellikle Enfalli kadınların dramı korkunç. Rojava’da kimliksizlik -IŞİD’in katliamları, Şengal’deki katliam, Şengal’li kadınlarımızın Arap pazarlarinda köle olarak satılması ve Rojhilat’taki sistematik idam olayları, yakın tarihin geleceğe bıraktığı  travmatik olaylardır. Hiç önemsenmiyor  ama 50.000 kişilik bir korucu ordusu var. onların çocukları  ve torunları ile aynı ortamda yaşayacağız. Bu herhangi bir suçu olmayan ancak ebeveynlerinin yaptıklarından dolayı damgalanmış ve toplumda ötekileştirilmiş  bir kitlenin, toplumun diğer kesimi ile bir arada sorunsuz yasayabilmesi için planlı programlı rehabilitasyon uygulamaları gereklidir. Kim bunları nasıl ve ne zaman yapacak? 

Kürtlerin travmaları kendi başına bir araştırma ve inceleme konusudur. Ve yeni nesile bu konuda büyük görev düşüyor. Gelecek kuşakların sağlığı, en az bağımsızlık ve güvenlik duygusu kadar önemlidir. Hastalıklı bir toplumun önüne geçmek zorundayız. Kürtler son elli yılı böyle yaşadı. Ve hala geleceğimizin nasıl olacağı konusunda pozitif ipuçları yok.

 1970’lerin keskin siyasi ortamında, Kürdistan gibi bir yerde, kadın hakları için mücadele başlatan bir derneğin kurucu başkanlığını yaptınız. O dönem için böyle bir şeye neden ihtiyaç duydunuz?

Kadınlar derneğinden önce içinde bulunduğumuz şartları hatırlamak gerekir. Ecevit affıyla Diyarbakır Tıp Fakültesi’ne gelmiş 68 kuşağından bazı kişiler, hatta önderler vardı. Gençlik hâlâ 68 kuşağının etkisindeydi; Diyarbakır’da öğrenci gençlikte sol bir bilinçlenme hakimdi.

Bir de en önemlisi, devlet Diyarbakır’da üniversite açtı, fakülteler kurdu. Amaç, orada okuyan Kürtleri sisteme entegre etmek, açıkçası Kürt öğrenciler aracılığı ile asimilasyonu yaygınlaştırmaktı. Ancak hesaba katılmayan şeyler de vardı. Eskiden sadece maddi durumu iyi olan ailelerin çocukları metropollerde okuyabiliyordu.Yoksul ailelerin bu imkânı yoktu çünkü Kürdistan’da bu okullar yoktu. Ancak Diyarbakır’da fakültelerin açılması, yoksul Kürt gençleri için inanılmaz bir fırsat oldu.  Burada okuyan gençlerin çoğu Kürt’tü ve de çoğunlukla işçi-köylü ailelerin çocuklarıydı. Türk solundan da gençler vardı ama onların da büyük kısmı Kürt’tü.

Kürt gençleri, 68 kuşağının etkisiyle sol düşünceye yakındılar ancak köylerinden ya da kasabalarından gelirken zaten “Kürtlük” bagajları doluydu. Asıl çelişki ya da farklılık burada yaşandı. Sol düşüncelerle tanışan işçi-köylü Kürt gençleri Kürtlüklerini sorgulamayı öğrendiler. Ve Lenin’in “Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı” Kürt gençlerinin dikkatini çekiyordu. 

1974 yılında üniversiteye girdiğimde Diyarbakır Tıp Fakültesi çoğunlukla TİP, TSİP ve TKP’ye sempati duyan öğrenciler tarafından yönetiliyordu. Çok değil, iki-üç yıl sonra bu yapı hızla değişti. Kürtler çoğunluğa geçti. 1977’de Barzani’nin yenilgiye uğradığı kulaktan kulağa duyuluyordu. Bir Kürt hareketi yenilmişti, yaralılar vardı, ilaç yardımı gönderiliyordu vs.

Doktor Sait Kırmızıtoprak ve Sait Elçi öldürülmüştü; Çeko, Brusk, Şivan, “Biji Kurd û Kurdistan” sloganları atıyorduk ama hikâyenin özünü de bilmiyorduk. Tek bildiğimiz şey, Kürdistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden insanların ölümü ve bunun etrafında gelişen beklentilerdi. Bir tanımlama, bir isim seni çekmeye yetiyordu. Böyle bir psikolojik hava ve müthiş bir potansiyel vardı.

(Foto, Kürd Araştırmaları Dergisi’nden alınmıştır.)

Bir de o dönemin örgütlenme şablonları vardı. En tipik örneği TKP idi. TİP vardı ama legaldi. Şablon şöyleydi: SSCB’den klonlanan bir merkez parti, legal ya da illegal. Ve ona bağlı platformlarda merkezi düzeyde gençlik ve kadın örgütlenmeleri vardı. Sanırım biz de buna uyduk. Kürdistan toplumunun dokusuna uygun bir örgütlenme miydi, değil miydi, hâlâ bilmiyorum. Ama böyle bir siyasal yapılanma ortaya çıktı. Müthiş bir potansiyel vardı. Doktor Şivan’ın inanılmaz bir siyasi mirası vardı: ideolojik, politik, ulusal ve siyasal bir miras.

Doktor Şivan’ın siyasi mirası üzerinden yükselmiş, ama aynı zamanda o mirası bir araç gibi kullanan bir zihniyetin örgütlediği bir siyasal yapılanma içinde, Kurd gençliği legal platformda, merkezi Diyarbakır olmak üzere, DDKD’lar kuruldu. Bu biraz da DDKO’ların geleneğinden gelen bir isimdi. Aslında dikkat ederseniz, Sovyetler Birliği’ni kopyalamış ve Dr. Şivan’ın mirasını almış, birazda  70’li yılların DDKO’larından etkilenmiş eklektik bir yapıydı. Ancak DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) çok kısa bir süre içinde hızla kitleselleşti. Örgütlenme modelinin Kurd toplumunun dokusu ile uyumu ya da uyumsuzluğu bir yana, müthiş bir talep vardı.

Kurd öğrenci kadınlar olarak DDKD içinde aktif çalışıyorduk. Dr. Şivan hareketi dönemin en önemli siyasi ekolüydü. Ve bende Şivan’cı hareketle çalışan ilk kadınım. Zamanla DDKAD (Devrimci Demokratik Kadınlar Derneği) fikri pekişti ve sonuç olarak örgütlenmeye dönüştü.

Açık söyleyeyim, DDKAD daha çok genel siyasetin önerisi ya da ön açması ve desteği ile ortaya çıktı. 

Zaten toplumsal ve siyasal altyapı hazırdı ve bu herkes için geçerlidir. Kimse Kürdistan’da siyaseti tek başına yarattım ve şekillendirdim diyemezdi, bugün de diyemez. Bizim yaptığımız sadece bir yerden bir yere sıçramaktı. Bu açıdan kadınlar da bu sıçramayı tam zamanında yaptı. DDKAD’ın oluşumu için çok toplantılar yaptık. Sonunda 17 kişi ile karar kıldık. Tabii KİP’in ( Kürdistan İşçi Partisi ) destekleri hep oldu. O zaman bile bir kadın örgütlenmesi fikrinin siyasi ortamda yer alması ve destekleyici sonuçlar üretmesi, tarihimiz açısından çok önemlidir. 

Bir araya gelen kadınlar da zaten kendi iradelerini bilen ve savunan kişilerdi. Ulusal taleplerimiz yanında kadınların farklı sorunları olduğunu, daha geniş kitlelere ulaşmamız için kendi derneğimizin olması gerektiğini düşündük. Bu çalışmayı genel örgütün içinde de yapabilirdik ama tüm kesimlere ulaşmamız zor olacaktı. Diyarbakır’ın o günkü şartlarında kadınları DDKD’ye getiremezdik. Ama DDKAD’a getirebilirdik ve öyle de oldu. 18-19 kişi ile başladık ama 17 kişi ile derneği resmileştirdik. Hepsi de çalışkan, inançlı, azimli, ulusal bilinci oldukça gelişmiş başarılı devrimci kadınlardı. Aslında hepsinin tek tek isimlerini söylemek isterim. Ancak izinleri olmadan bunu yapmak istemiyorum. Mesela aramızdaki simalardan biri Necla Baksi idi. Daha sonra KAWA’cı oldu ama ne yazık ki Türk devleti tarafından Suriye’de arkadaşlarıyla birlikte öldürüldü. Elbette yollarımızın ayrıldığı başka kadınlar da oldu.

Ancak DDKAD çalışmaları 17 kadın ile devam etti. Resmi olarak Diyarbakır ve Siverek şubelerimiz aktifti. Ama diğer yerlerde de temsilciliklerimiz çoktu. Batman, Siirt, Bitlis, Mardin ve Diyarbakır’ın hemen hemen tüm ilçelerinde temsilciliklerimiz vardı.

Tabii ki örgütlenme çalışmaları o zaman çok kolay değildi. Devletin baskıcı politikaları ile beraber halkın kadın hakları konusundaki tutumu da çok engel teşkil ediyordu. Kadınların, erkeklerin izni olmadan sokağa çıkamadıkları bir dönemdi. İstediğimiz zaman kitleye ve kişilere ulaşma şansımız yoktu. Bir kere çoğumuz üniversite öğrencisiydik. İki ev kadını, bir tane de çalışan bir arkadaşımız vardı.

Işık İşcanlı…

Diyarbakır’da Kürtçe ile halka ulaşma konusunda hiçbir sorun yaşamadık. Sınıfsal kökenlerimiz işçi, köylü ve küçük burjuva ailelerinden gelen karma bir yapıydı. O dönemde sınıfsal bir ayrım bizim için çok da önemli değildi ve ortak örgütlenmede sorun yaşamadık. Kürtlüğümüz ve kadın oluşumuz bizi bir araya getiren  önemli iki faktördü. Ortak ulusal amacımız vardı ve biz buna odaklanıyorduk. Tabii ki cinsiyet sorununa dair ciddi bir duyarlılığımız vardı. Kadınların sokağa çıkmalarını, Kürtçe eğitim almalarını, meslek sahibi olmalarını ve ekonomik bağımsızlıklarını elde etmelerini istiyorduk. Derneğimiz bu amaçlar doğrultusunda kendini programlamıştı.

Yalnız Kürtçe değil, Türkçe dil kursları da açtık. İş bulabilmeleri, çalışabilmeleri için biçki-dikiş, sağlık üzerine kurslar veriyorduk. Ama temel sloganımız “anadil ile eğitimi”idi: “Analar, çocuklarınıza ana dilini öğretin.” Mitingler düzenlendik, kadınların katılımını önceliyorduk. Kastlaşmış toplumsal rollerin eşitlenmesi için küçük küçük dokunuşlar yapıyorduk. Başarılı da olduk. Çok ciddi geri dönüşler de alıyorduk. Kürt kadınları varlığımızı gördü ve bizi sahiplendi. O zamanlar sadece kadınların çalıştığı işyerleri vardı. Ve biz oralarda ciddi bir taban yakaladık. Mesela Sümerbank’a bağlı halıcılık kursları vardı. Oralarda kadınlar ve çocuklar çalışıyordu. Ama çoğu çocuktu. Biz buna karşı çıkıyorduk, müdahale ediyorduk. Fabrikalarda, gecekondularda çalışmalarımız vardı. Hatta bizim kitlemiz, DDKD kitlesinin dışına da taşmıştı.

Yani 1977 ve 78’e geldiğimizde, Kürdistan’da ciddi bir kadın mücadelesi vardı.Ve bu, giderek kendine göre buluşma alanları oluşturuyordu. Ayrıca bizden evvel İKD (TKP’ye bağlı İlerici Kadınlar Derneği), Diyarbakır’da açılmıştı. Biz biraz da İKD’ye tepkiliydik. Biz Kürt kadınları olarak bilerek ayrı örgütlendik. Şahsen, İKD’nin Kürdistan’da örgütlenmesini doğru bulmuyordum. Hâlâ bu fikrimi kısmen koruyorum. Aramızda etnik farklılıklardan kaynaklı derin bir yorum ve yaklaşım farkı vardı. Hatta bizim bu kesin tavrımız, içimizden bazılarını rahatsız bile ediyordu…

Devam edecek…

İlginizi Çekebilir

İsrail: İran’ın nükleer programı iki yıl geriye gitti
Ali Engin Yurtsever: Yeniden Sol Çıkış 

Öne Çıkanlar