Türkçe yazan Kürt yazarların deneyimleri, kendine özgü gerekçelerle tarihteki yerini alacak. Ancak bilginin teknolojiyle çeşitlenmesi, kültür dünyasını sınır ötesi olguların lideri hâline getiriyor. Artık ülkende kalarak başka uluslara seslenmek yerine, başka ulusların içinde yaşayarak kültürünü tanıtmanın ve başka kültürleri tanımanın kolaylığını yaşıyoruz.
Bu nedenle sanat köklerine, sanatçı ise ait olduğu değerlere; asimilasyon ve ajitasyona başvurmadan sahip çıkmanın yeni kimlikleriyle tanışıyor.
Bugün dünyada, kendini ve kimliğini inkâr etmeden, ona dair her türlü küçümsenmeyi reddederek sanatını gerçekleştiren üçüncü kuşak Kürt edebiyatçılarının yolculuklarını izliyoruz.
Türkiye bu yolculuk duraklarından biridir. Türkiye’nin Kürt dili ve kültürüyle ilgili macerası, politik yok saymalara dayandığı kadar, sanatsal çarpıtmalara ve toplumsal aşağılamalara da dayanmaktadır. Bu yüzden Kürt entelijansiyasının bu aşağılanmayı durdurması ve Kürt kültür dünyasına karşı yapılan bu çoklu inkârı boşa çıkarmak gibi bir yükümlülüğü olduğunu düşünüyorum.
Kürt entelektüelleri ve yazarları kimi zaman mecburi, kimi zaman mesleki, kimi zaman da insani nedenlerle bu yükümlülükleri çok öne çıkaramadı veya sahiplenemediler.
Ancak zaman, her şeyin hâkimidir. Bugün Türk edebiyat ve sanat dünyasında Kürtler, büyük bir birikimin sahipleri olarak kendi ifade alanlarını yaratmaya çalışıyorlar.
Kuşkusuz her jenerasyonun sinerjisine göre bunun niteliği değişiyor ama nihayetinde hikâye, yaşandığı yere aittir. Er ya da geç, “duvardaki tüfek patlar.”
Yavuz Ekinci, Türkçe yazan üçüncü kuşak bir Kürt yazar. Roman, senaryo çalışmaları ve öyküleriyle tanınan modernist bir edebiyatçıdır. Ve Ekinci, son kitabı Aziz ile yeniden okurlarının karşısında.
Severek okuduğum ve kısa sürede büyük ilgi uyandıran bu kitap üzerine kısa bir röportaj yapmaya karar verdim. Aziz’likle namütenahilik arasında gidip gelen bu tutkulu kahramanı Nûpel okurlarının da tanımasını istedim. Gündemin savaşla dolup taştığı bir zamanda, biraz edebiyat konuşmak iyi gelecektir diye düşünüyorum.
İnanıyorum, bu on soruluk edebi röportaj, okurlarımızın da hoşuna gidecektir.
- İnsan DNA’sının çözümlendiği, doğanın ekolojik sorunlarla boğuştuğu ve Mars’ın yaşama açıldığı bir ortamda, bir edebiyatçı olarak geleceği nasıl görüyorsunuz?
Ben insanın derin karanlığını, yenilgisini, baş edemediği duygularını, yakıcı tutkusunu, intikam hırsını ve kendini yok etme arzusunu merak ediyorum. Geleceğe, kullanılacak teknolojiler üzerinden değil; geçmişte yaşanan olaylar ve edebi metinler aracılığıyla bakıyorum.
İntikamla Hektor’un cesedini arabanın arkasına bağlayan Aşil’in öfkesini, oğlunun cenazesini almak için Aşil’in ayağına kapanan Priamos’un çaresizliğini, oğlunun katilinin ciğerini çiğ yemek isteyen Hakabe’yi, Enkidu’nun ölümünden sonra tir tir titreyen Gılgamış’ın ölüm korkusunu, oğlu Sohrab’ı öldüren Rüstem’in pişmanlığını ve Kabil’in kardeşi Habil’e duyduğu kıskançlığı düşünüyorum. Bütün bu duygular hâlâ canlı, hâlâ taptaze. Mars’a da gitsek, yanımızda bunları götüreceğiz. Çünkü insan, temelde hep aynı insandır. Yaşam tarzımız, şehirlerimiz, teknolojimiz değişebilir ama duygularımız hep bizimle kalacak.
- Sosyal medya ve son dönemde de yapay zekâ, bilgi dünyasında köklü değişimlere yol açtı. Bu dönüşümler edebiyatı nasıl etkiliyor?
Duygular değişmez, hikâyeler de öyle. Değişen yalnızca formlardır. Her çağ, kendi edebiyatını yaratır; her dönem, kendi yaşam biçimine uygun anlatım yollarını geliştirir. Edebiyatın anlattıkları değil, anlatma biçimi değişir. Bu çağın sanatı romandır. Romanın bu denli yaygın ve güçlü olmasının nedeni çağın kendisidir.
- Dikkat süresinin kısalması, hızlı ve anlık okuma alışkanlıklarının artması edebi okuru nasıl etkiliyor? Edebiyat hâlâ okuyucuya bir standart kazandırma gücüne sahip mi?
Edebiyat okurunu aramaz. O, görkemli bir dağ gibi yerinde durur. Onu arayan, merak eden ve keşfetmek isteyen okurdur. Her okur, okuduğu metni bir kez daha yazar, yeniden yorumlar. Aynı metni okuruz ama farklı duygularla hissederiz.
- Anlatının görselleşmesi ve bireysel hikâyenin küresel bir merkeze dönüşmesi, ulusal edebiyatın kimliğini nasıl etkiliyor? Edebiyatta güçlü ve zayıf toplumlar arasındaki entelektüel makas kapanır mı acaba?
Ulusal edebiyatlar tıpkı ulus-devletler gibi çatırdıyor. Şu an dünyanın en büyük nüfusunu göçmenler oluşturuyor. Melez edebiyat her dilde kendine yer buluyor. Fransızca ya da İngilizce yazan birçok yazar artık Fransız ya da İngiliz değil. Senegal, Cezayir, Nijerya, Hindistan, İran gibi yerlerden gelen yazarlar, geldikleri ülkelerin dilleriyle yazıyor.

Bence güçlü ve zayıf toplumlar arasındaki entelektüel makas kapanıyor. Asıl makas, sınıfsal olarak açılıyor.
- Yeni romanın Aziz raflardaki yerini aldı. Ancak önceki kitaplarından hem konu hem de anlatım açısından oldukça farklı. Aziz, nasıl bir roman ?
Benim en büyük korkum yazamamak değil, kendimi tekrar etmek. Yeni hikâyeler ve yollar arıyorum. Bu yüzden konfor alanımı terk ederek risk alıyorum. Başarısız da olabilirim ama denemek isterim. Zaten mühim olan, yolda olmaktır; vardığımız yerin çok önemi yoktur.
Bu arayış Sessiz Kulesi, Peygamberin Endişesi, Tene Yazılan Ayetler ve Aziz gibi kitaplara da yansıdı. Her yazdığım hikâyede biraz ben varım. Kendi içimden yola çıkarak yeni metinler kuruyorum.
- Aziz, bir koleksiyoncunun yaşam tutkusunu anlatıyor. Tutku bu romanda suç, ceza ve yaşam arasında önemli bir eksene yerleştirilmiş. Bu günümüz insanına bir hatırlatma mı?
Tutkusuz bir insan, ruhu çekilmiş bir beden gibidir. Aziz, suç, ceza ve ahlak üzerine düşündüren bir roman. Her şey bir şeye inanmakla başlar.
- Romanda dikkat çeken unsurlardan biri de Timur ile Aziz Mirzade arasındaki çatışma. Okurların gönlü hangi karakterden yana?
Aziz ve Timur’un ilişkisi, usta-çırak, baba-oğul çatışması üzerine kurulu. Sanat, her şeyin yok olmaya mahkûm olduğu bir dünyada ölümsüzlük iksiridir. Aziz bir antikahramandır. Gittiğim söyleşilerde gördüm ki okurlar tuhaf bir şekilde Aziz ile bağ kuruyorlar.
- Aziz karakteri daha Avrupai görünüyor. Mistik izler taşısa da realist biri. Yazar ve karakter ilişkisi düşünüldüğünde, romanda son sözü kim söyler?
Son söz her zaman karakterindir. Aziz’indir, Timur’undur, Canan’ındır, Anelya’nındır… Roman karakterleri yalnızca seslerden, harflerden, sözcüklerden ibaret değil; her birinin bir ruhu var. Yazarla karakterler arasında bir sözleşme vardır. Onlar, yazarın elindeki kuklalar değildir. Her karakter kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir.
- Sizi zaman zaman mahkeme salonlarında da görüyoruz. Bir edebiyatçı olarak, gidişatı nasıl okuyorsunuz?
Hakkımda çok sayıda dava açıldı. Kitaplarım yasaklandı, toplatıldı. Ama bir yerde haksızlık varsa, orada yaşayan herkes bundan etkilenir. Bu nedenle hakkımda açılan davaları kişisel değil, toplumsal bir mesele olarak görüyorum.
İnsanlar çok daha ağır koşullarda yaşıyor. Bu yüzden kendi davalarımdan bahsetmekten çekinirim. Ülkelerin gidişatı korkunç. Güvendiğimiz kurumlar, yapılar çöktü. Görünen o ki, bir süre daha bu karanlık sürecek. Torunlar, dedelerinin yaptığı korkunç şeylerden ders çıkarmıyor. Onlar için dedelerinin işlediği katliamlar yalnızca birer hikâye.
- Dünya edebiyatında örnekleri olsa da, Kürt yazarların Türk edebiyatına girişleri, merkezdeki edebiyatı kendi gündemleriyle yeniden şekillendiriyor. Bu birikim kimin hanesine yazılmalı?
Bir gün Kürtçe bir roman yazmak istiyorum. Bu, içimde güçlü bir istek. Ama inandığım şey şu: edebi miras insanlığın hanesine yazılır. Din, dil, ırk tanımadan… Bir eviniz ya da altınlarınız olabilir, bunlar kuşaklar boyunca miras olarak devredilir. Ama sanat eserlerinde böyle bir miras anlayışı yoktur. Sanatçının ölümünden 70 yıl sonra telif kalkar ve eser insanlığın ortak malı olur.








