Dün gece, Donald Trump’ın İran’ın kritik altyapı tesislerine yönelik ciddi saldırılar gerçekleştireceği ihtimali tüm dünya gündemini sarmıştı. Fakat, Pakistan’ın müdahalesi ve arkasındaki diplomatik çabalar sonucunda, gecenin ilerleyen saatlerinde bir ateşkesin –geçici bir ateşkesin– sağlandığı bilgisi ortaya çıktı. Bu gelişme, üst düzey İran kaynaklarının verdiği bilgiler doğrultusunda önceden öngörülmüş, ancak Washington’a duyulan güvensizlik sebebiyle kamuoyuna açıklanmamıştı.
ABD ile İran arasında Pakistan arabuluculuğunda varılan iki haftalık ateşkes, ilk bakışta bölgesel bir rahatlama ve diplomatik başarı olarak sunulsa da, mevcut veriler bu sürecin kalıcı bir barıştan ziyade son derece kırılgan ve geçici bir dengeye işaret ettiğini göstermektedir. Özellikle sahadan gelen veriler, tarafların söylemleri ve müzakere çerçevesi birlikte değerlendirildiğinde, bu ateşkesin bir “sonuç” değil, daha büyük bir hesaplaşmanın öncesinde verilen sınırlı bir ara olduğu anlaşılmaktadır.
İran tarafı ateşkesi açık biçimde bir “zafer” olarak çerçevelemektedir. İran Ulusal Güvenlik Konseyi’nin açıklamasında, ABD’nin İran’ın 10 maddelik planını kabul etmek zorunda kaldığı ve bunun “tarihi bir yenilgi” olduğu vurgulanmaktadır. Bu çerçevede öne çıkan başlıklar; saldırıların tamamen sona ermesi, Hürmüz Boğazı üzerinde İran kontrolünün kabul edilmesi, uranyum zenginleştirme hakkının tanınması, tüm yaptırımların kaldırılması, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve direniş eksenine yönelik savaşın sona erdirilmesidir. Bu taleplerin tamamı gerçekleştiği takdirde İran’ın savaşı kazanan taraf olarak konumlanacağı açıktır.
Ancak tam da bu noktada, bu hedeflerin gerçekçiliği sorgulanmalıdır. Söz konusu maddeler yalnızca bir ateşkesin değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin köklü biçimde değişmesini gerektiren maksimalist taleplerdir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yapısının veya uluslararası nükleer denetim mekanizmalarının ortadan kaldırılması gibi başlıklar, mevcut uluslararası sistem içinde kısa vadede gerçekleşmesi mümkün olmayan hedeflerdir. Bu durum, İran’ın müzakere pozisyonunun güçlü bir pazarlık çerçevesi sunduğunu, ancak bunun doğrudan uygulanabilir bir barış planı anlamına gelmediğini ortaya koymaktadır.
Öte yandan ABD tarafının söylemi, bu süreci daha çok “yönetilmesi gereken bir kriz” olarak ele aldığını göstermektedir. Donald Trump’ın ateşkesi “dünya barışı için büyük bir gün” olarak ilan etmesi ve Hürmüz’de “trafik akışını düzenlemeye yardımcı olacaklarını” belirtmesi, Washington’un önceliğinin stratejik istikrar ve enerji güvenliği olduğunu ortaya koymaktadır. ABD’nin bölgedeki yoğun askeri varlığını sürdürme niyetini açıkça ifade etmesi ise, bu ateşkesin bir geri çekilmeden ziyade yeniden konumlanma süreci olduğunu düşündürmektedir.
Sahadaki gelişmeler de bu kırılganlığı doğrular niteliktedir. Ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını sürdürmektedir kararlı tutumu ve Bünyamin Netanyahu’nun anlaşmanın “Lübnan Hizbullah’ını kapsamadığı” yönündeki açıklamaları anlaşmanın kapsamı ve uygulanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Lübnan cephesinin ateşkes dışında bırakılması ihtimali, çatışmanın bölgesel boyutunun devam ettiğini ve çok cepheli yapının çözülemediğini göstermektedir.
Bunun yanı sıra, İran’a yakın kaynaklar ateşkes süresince Hürmüz Boğazı’nın tamamen açılmayacağını, sınırlı sayıda geminin İran denetiminde geçiş yapacağını ve bunun ekonomik bir kaldıraç olarak kullanılacağını belirtmektedir. Bu durum, İran’ın askeri kapasitesini diplomatik avantaja çevirmeye çalıştığını gösterirken, aynı zamanda bu sürecin sürdürülebilir bir normalleşme değil, kontrollü bir gerilim yönetimi olduğunu ortaya koymaktadır.
İran içinden gelen değerlendirmeler de dikkat çekicidir. Bazı analizlerde, İsrail’in ateşkes ihtimalini önceden öngördüğü ve bu nedenle son günlerde özellikle ekonomik altyapıyı hedef alarak İran’ın uzun vadeli kapasitesini zayıflatmaya çalıştığı ifade edilmektedir. Bu okuma doğruysa, ateşkesin taraflar açısından yalnızca askeri değil, ekonomik bir savaşın da parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bu da önümüzdeki müzakere sürecinde “yeniden inşa” meselesinin merkezi bir başlık haline geleceğini göstermektedir.
Diğer taraftan, İran’ın dayanıklılığına yapılan vurgu da önemli bir faktördür. İran’ın liderlik yapısının “yedekli” olduğu, askeri kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılamadığı ve füze/İHA kabiliyetinin sürdürülebilir olduğu yönündeki değerlendirmeler, savaşın yeniden başlaması durumunda mevcut dengenin tamamen değişmeyeceğine işaret etmektedir. Bu durum, ateşkesin taraflardan birinin kesin üstünlüğüyle değil, karşılıklı yıpranma ve sınırlı kazanımlar üzerine kurulduğunu göstermektedir.
Ancak buna karşılık, ABD-İsrail stratejisinin daha uzun vadeli ve sistematik olduğu; İran’ın askeri ve altyapısal kapasitesinin aşamalı olarak hedef alındığı ve bu sürecin yaz aylarına kadar devam edebileceği yönünde değerlendirmeler de bulunmaktadır. Bu perspektif, ateşkesin aslında daha büyük bir askeri planın yalnızca kısa bir arası olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir.
Diplomatik cephede ise önümüzdeki iki haftanın kritik olacağı açıktır. Müzakerelerde İran heyetine Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlık edecek, ABD tarafında ise JD Vance yer alacaktır. Bu isimler, sürecin yalnızca teknik değil aynı zamanda yüksek siyasi düzeyde yürütüleceğini göstermektedir. Bununla birlikte İran tarafında ABD’ye yönelik “tam güvensizlik” vurgusunun açık biçimde dile getirilmesi, müzakerelerin ne kadar zor geçeceğinin de bir göstergesidir.
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi’nin ateşkese ilişkin “dünya şimdilik felaketten geri döndü, ancak rehavete yer yok” açıklaması da bu sürecin özünü özetlemektedir: Ateşkes, krizi çözmemiş, yalnızca ertelemiştir.
Sonuç olarak, mevcut ateşkes ne İran’ın ilan ettiği gibi kesin bir zafer, ne de ABD’nin sunduğu gibi kalıcı bir barışın başlangıcıdır. Bu süreç, tarafların yeniden pozisyon aldığı, askeri ve diplomatik hazırlıklarını güncellediği bir ara dönemdir. Eğer tarafların öne sürdüğü maksimalist taleplerin önemli bir kısmı karşılanmazsa –ki mevcut uluslararası sistemde bu oldukça düşük bir ihtimaldir– çatışmanın yeniden başlaması güçlü bir senaryo olarak masada kalacaktır. Dolayısıyla bu ateşkesi en doğru şekilde tanımlamak gerekirse: Bu, barışa giden bir yol değil, daha büyük çatışma evresine geçmeden önce verilen kısa bir moladır.












