Canan Sinanyan: Ayaklarının altındaki Cenneti bulamayan kadınlar 

Yazarlar

Dualarımızın kabulü için üç Cuma günü ziyarete gitmemiz gerekiyordu. Bu üçüncü cumaydı. Annemin duasına ortak oluyorduk.  Kız çocuğu olarak annemin ısmarlama erkek çocuğu istemesi o zamanlar bana bir anlam ifade etmiyordu. Soyun ve soyadının devamı olan has evlat; erkek çocuk. Bir de erkek evlat bulabilmek için ardı ardına dizilen ve değer verilmeyen kız çocukları… 

Malın mülkün erkeğe verildiği ama bütün beklentilerin sırtlarına yüklendiği kız çocukları.. Babamın anneme verdiği bütün sözlerin arkasında ‘’bir oğlum olursa’’ yaparım koşulu vardı. Sözlerin tutulması buna bağlıydı.

O Cuma gecesi uyumadan önce o kadar heyecanlıydım ki. Uykum kaçmıştı. Bir sağa bir sola dönüyordum. Tavandaki on iki direk benim koyunlarımdı; onları sayıp duruyordum. Bu heyecan içinde uykuya daldım.

Birinin omzuma dokunduğunu hissettim. Gözümü açtım annem eğilmiş sessizce hadi kalk dedi. Dördümüz bir yerdeydik, koca bir döşekte, çiçekli bir yorgan altında koyun koyuna yatardık. Şimdi yattığımız yerler ayrı da olsa yüreklerimiz her zaman yan yana kaldı.        

Sabahın çok erken bir vakti olduğu için hava çok soğuk oluyordu, annem bizi sıkı sıkıya giydirdi. Orada yiyeceklerimizi akşamdan hazırlamıştı. Sessizce hareket ediyorduk. Babam uyuyordu. Onu uyandırmak istemezdik. Komşularla birlikte giderdik.

Bu yolculuğun bir sırrı vardı. Menzile kadar konuşmak yasaktı. Allah’tan ne istiyorsan duanı edip sessiz kalıyordun. Büyük bir sessizlik içinde gürültü yapmadan, yürüyorduk. Bazalt taşlı dar sokaklarda düşmemek için el ele tutuşuyorduk. Melik Ahmet caddesinden Ali Paşa’nın dar taşlı yollarından Mardin Kapısı’na çıktık. Hava henüz sus pustu. Hevsel henüz uyanmamış, süt liman bir yeşil bir deniz görüntüsündeydi. Solumuzdaki taş değirmen dönen çarkıyla bir türkü tutturmuş, inceden inceye seslendiriyordu. Diğerleri duyar mıydı bilmem ama ben hem duyar hem eşlik ederdim. ” Mardin Kapı şen olur, dibi değirmen olur, buralarda yar seven ölmezse verem olur.” 

Taş değirmen arkamızdan beni de duyun, buradayım dercesine türküsünü bizimle yollamıştı. Ben karşımdaki bu muhteşem manzara karşısında, Hevsel bahçelerindeki dut ağaçlarının yapraklarında bir tırtıl, kavak yapraklarında bir çiy damlası, Dicle’nin kollarında bir yudum suydum. 

Hevsel bahçeleri cennetten bir parçaydı.  Asırlardır hem Diyarbakır’ı hem de sayısız hayvanı besler, onlara yuva olurdu. Yolumuz dar ve yokuş aşağıydı. Tek sıra halinde yürüyorduk. Dut ağaçları Hevsel’e çit olmuş, sur gibi koruyordu. On Gözlü Köprü karşımızda, sisli puslu hava ona gizemli bir görüntü katıyordu.  Adeta bir görünüp, bir kayboluyordu. Göründüğünde sanki bize göz kırpıyordu. 

Gazi Köşkü yeni yeşermekte olan dut ağaçlarının ardında saklı, tepedeki yerini almış giden gelene, buradayım beni de unutmayın der gibi bakıyordu. On Gözlü Köprü’ye varıyoruz. Dicle’nin suları o zamanlar köpüre köpüre, kudura kudura akıyordu. Bir yandan akıyor, diğer yandan o da bir türkü söylüyordu. Yanı sesi sularında kaybolan yiğitler adına yükseliyor gibiydi: “Köprü altı kapkara, ana gel beni ara, saçlarıma kumlar doldu, tarak getir sen tara …” 

Türküyü söyledikçe Dicle’nin azgın suları, anaların içindeki acılarını dile getirerek köprünün on ayağını birden dövüyordu. Köprünün on ayağı Dicle’nin azgın sularına kol kanat olmuş geçip gidenlere başından geçenleri söyler dururdu. Köprüyü geçip Kırklar Dağı’nın ziyaretine varıyoruz. Daha gün ağarmamış. Ziyaret bir mağara, içinde su var, o suyla annem abdest aldı, namazını kıldı, avucunu açıp dua, tekrar tekrar dua etti. Annem hamile bir erkek çocuk istiyor, biz de avucumuzu açıp duasına ortak oluyoruz. Getirdiğimiz yiyecekleri sabahın o serinliğinde yiyoruz. Artanları da oradaki kuşlara, böceklere, köpeklere veriyoruz. Dualarımızı bir daha ediyor, annem için erkek bir evlat, kendimiz için erkek bir kardeş istiyor ve ardından On Gözlü Köprü’ye varıyoruz.

Karşımızda Diyarbakır surları; bu ne heybet, bu ne dik duruş, görkeminden asırlardır bir şey kaybetmemiş bedenleri, burçları. Hevsel bahçeleri deniz derya durur surların altında. Bacı, kardeştirler hiç ayrılmamışlardır. Birbirlerini kollayıp korumuşlardır. Ne Hevsel surlarsız olur, ne de surlar Hevsel’siz. Dicle suyunun akışını, bir köprünün sağından bir solundan eğilerek izliyoruz. Köpüre köpüre akan Dicle’nin heyecanı var;  bir an önce Fırat’a kavuşmak istiyor. Biz de ortak oluyoruz o heyecana. Bizim de acelemiz var, bir an önce dut ağaçlarına kavuşmak istiyoruz. Getirdiğimiz çarşafı ağaçların altına serip ağaçların dallarını silkeliyoruz. Taze taze, tatlı beyaz dutlar. Gözümüz gönlümüz doyana kadar yiyoruz. Gerisini getirdiğimiz kaplara doldurup komşulara götüreceğiz. Ne de olsa ziyaret dutları sayılır. Onlarda dutları yiyip isteklerini dile getirecekler. Sonra annem gibi isteklerinin gerçekleşeceği günü bekleyecekler…

Sonunda dualarımız kabul oldu, bir erkek kardeşimiz oldu. Annemin toplumdaki saygınlığı ve babamın ona karşı duruşu değişti. Babam erkek adamın erkek çocuğu olur gururuyla dolaştı.

Annem büyük emekler vererek bizleri kendine yeten bilinçli bireyler olarak yetiştirdi. Annem gibi cefakâr ve emektar bütün kadınların, bedeniyle doğuran, doğurmayıp koca güzel yüreğiyle çocuk büyüten, diğer canlılara da anne olan bütün kadınların ” Anneler Günü ” kutlu olsun…

 

İlginizi Çekebilir

Suna Arev: Dappir’in elleri- 3 
Fırat Aydınkaya: Yılmaz Güney ‘Sürü’yü Neden Ankara’ya Gönderdi?

Öne Çıkanlar