Delil Karakoçan: Değişim; Görece kolay, mutlak zor!

Yazarlar

Tarihin dramıdır: Savaşa angaje toplumlar, bereketin, sevginin ve doğurganlığın tanrıçası Demeter’i bilmezler. “Problemli zaman” içinde savaş/şiddet tanrısı olan Ares’leri yaratır ve kutsarlar. 

Bu kutsayış kötülüğün rahminde paramiliter unsurlar üretir durur. Böylece toplumlar, (İsrail örneğinde olduğu gibi) militer yapılarla çarpık ancak gönüllü bağlar kurarak, bir tür özdeşlik oluştururlar. Ancak olay burada bitmez… Kleptokrasi, yukarıdan aşağı doğru hızla genişler. Dışında kalanlar ise “düzene dönmek” için transa geçer, yakarışlarıyla asıl “gündem”den kopar.

Kan dökenler, sanıldığı gibi “döktüğü kanda boğulmazlar”! Arkalarında bıraktıkları enkaza dönüp bakmazlar! Zira onlar politik ahlakî değerlerin, özgür toplumların olmadığı bambaşka bir dünyada yaşarlar. “Yükselişlerinde” her zaman sınırsız bir iştah, tatmini zor doyumsuzluk ve hayatı inkâr vardır. Onlar için, ötekiler ve tekmil yoksullar, Frantz Fanon’un tanımladığı gibi yeryüzünün ezilmeye müstahak “lanetlileri”dirler. Lanetlileri ise dünyalarına asla al(a)mazlar.

Münkir’le değil, “tanrıyla savaşmaya başlamak…”

Ötekiler” ise savaşa mutlak rol biçmezler. Bir “yol” olarak görür ancak “yol”u sonsuz kılmazlar. 

Firdevsî de “sonsuz savaşlar”ı olumsuzlar. Savaşın yükselişini Münkir’e değil, “tanrıya kılıç çalmak” olarak görür ve ironik bir dille yerer: “Yeryüzünde, temiz Tanrı’dan başka kılıcının fermanını okutmadığın kimse kalmadı. Bütün yeryüzünü ele geçirdiğin yetmedi, tuttun bu sefer de gökleri zapt etmeye kalkıştın! Bir karış daha yükselseydin neredeyse Tanrı’yla savaşmaya başlayacaktın.” (Şahnâme sayfa: 339.)

Yükseliş arttıkça amaç kaybolur. Savaş, müthiş bir haz ve tutkuya dönüşür. Bu yükselişte hangi taraftan olursa olsun nizami güçlerseri cinayetler”e, kötülüğe temayül ederek kirlenirler.

Firdevsî, “Tanrıyla savaşmaya başlamak” ifadesini; kendiyle, kendi varlığıyla, kendi değerleri ve kutsallarıyla savaşmak anlamında kullanır. Doyumsuzluğun, sonsuz “kılıç çalma”nın; günahla, ahlakî ve vicdanî bir yıkımla sonuçlanacağına işaret eder. “Tamah”ı, politik ahlakî toplumu bozan “günah” olarak görür. Anlamlıdır.

Kürtler “tanrı” ile savaşmayı reddeder.

Politik Kürtler de “bir karış daha yükselip tanrıyla”, yani kendiyle, kendi değerleri ve kutsallarıyla savaşmayı reddeder. “Savaşı son noktaya çıkarmak” gibi, kötü ve ölümcül bir iştahı hayattan kopuş, kaybediş olarak telakki eder. “Savaşta ısrar”ı sadece körlük değil, aynı zamanda sosyalizmden, özgür toplum arayışından kaçış sayar

Ezilen toplumların “organize kötülük” ve şiddete maruz kaldığı doğrudur. Fiziksel, ideolojik, politik, ruhsal, sosyal, kültürel, ekonomik, ahlakî, duygusal, psikolojik şiddeti yaşamayan birey ve toplum yok gibidir. 

Edindiğim izlenim şudur: Politikleşmiş Kürtlerin önemli bir bölümü “savaş” ve “şiddet”e istekli değildir. “Kleptokrasi”ye özenmez. Fikren de “Öl-öldür” döngüsünden kurtulmuştur. “Doğuş/Varoluş” dedikleri tarihsel kesitte şiddete başvurmuş olsalar da bugün, “seçenek olmaktan çıkmıştır. “Şiddetsiz, savaşsız bir dünya” arayışı “savaş toplumu”na dönüşmeyi engellemiş gibidir. 

Savaşçı değil, savunmacı toplum…

Sanırım şu saptamalar yanlış değildir: Tarihin, Kürtleri “savaşçı halk” olarak yazdığı doğrudur ancak aynı tarih “savaş toplumu” olarak anmaz! İşin özü şudur: Yeni çağın Kürtleri savunur, üretir ancak fethetmez!Fetihçi” bir diğer ifadeyle “devletçi” karakteri yoktur. “Açık toplum” a yakın yapısı Kürtleri iktidardan çok toplumsal alana çeker. Kanımca sorun da başlı başına “açık toplum” sorunudur.  

Yarattığı devrimci gelenek kadar, demokratik barışçıl çözüm arayışındaki ısrarı da “savaş toplumu” olmayı reddedişinden gelir. Ciddi bir politik ahlakî eşiktir bu… Uzun tarihine rağmen “barışçıl halk” olarak kalışı da bu reddedişte yatar…  

Günümüzde de devrimci demokratik güçler mücadele eder ancak “savaş toplumu”, “savaş düzeni”, “savaş devleti”, “savaş iktidarı”, “savaş kutsalları” yaratmayı reddeder! Fethetmeye, ganimet toplamaya, sınır çizmeye değil özgür yaşama odaklanır. Temel “özgürlük yasası”dır bu. Bu yasa “açık toplum”u reddeden kleptokrasiyi sorgular.

Bu nedenle Kürtlerdeki paradigmasal değişim, demokratik siyasal geçiş Türklere göre daha az problemli gibidir. Kimi birey ve kesimlerdeki “ulus/devlet arzusu”, “müstakil toplum olma”, “sınır çizme istenci” elbette zorlayıcıdır. Bunu değişim süreçlerinin her aşamasında görürüz. Sınıf, Ulus, devlet/iktidar odaklı yaşayanlar, değişimi görmezden gelenler, “göle maya çalanlar” kaçınılmaz olarak direnç gösterir. 

Değişimde iki ayrı uç: Kürtler ve Türkler…

Devinmeyen “savaş toplumları” ilkel topluluklar olarak kalır. İçinde yaşadığı “demir perde”yi kırmada mahir olmaz. Zaman içinde yozlaşarak çürür. Böylece yeni tarihin yaratıcı öznesi olma şansını kaybeder.

Toplumların “yerleşik hayata geçiş”i politik anlamda göçebelikten çıktığı anlamına gelmez. Yerleşik hayat, “açık toplum”u içerir çünkü. “Göçebeler” ise daha çok savaşa/şiddete angajedir. Dolayısıyla demokratik birikim yaratamaz. 

Birey ve toplum demokratik modernite ile kurduğu yaratıcı bağla Kleptokrasiyi zorlar ve kendini aşar. Yarattığı sosyokültürel düzen ve değerlerle “ilkel ve göçebe” olmaktan çıkarak açık topluma dönüşür. 

Bu bağlamda Türk toplumunu “göçebe” olarak tanımlamak yanlış olmaz. Hakir görmek değil, bir saptamadır bu… “Türklük” daha çok egemenliği çağrıştırırken, “Türkiye”, mutlakçı bir “Savaş toplumu”nu anımsatır. “Savaş toplumları”nın ya da mutlakçı, tutucu yapıların demokratik modernite ile bağı yoktur ya da son derece zayıftır. Onlar sadece kutsalını izlerler.

—-Devam Edecek—–

/Bu yazı MunzurPress’ten alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Oktay Candemir: Çözüm süreci, barışmak ve 33 Kurşun Katliamı ile yüzleşmek
Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Araci Erbil’e gitti

Öne Çıkanlar