Delil Karakoçan: Gerçek insan tarihini başlatmanın yolu: Şiddetsizlik

Yazarlar

Sınıflı toplumlar tarihi, şiddet tarihidir. Bu bağlamda şiddet; uygarlık gelişiminde belli roller oynamış olsa da “insan ve insan evrimi” açısından rolü kuşkuludur. Şiddetin belli tarihsel koşullarda toplumsal-siyasal altüst oluşlara yol açtığı yadsınamaz. Pratik de bir bakıma böyle gelişmiştir. Ancak insan ve insanın sosyal, ruhsal evrimi açısından aynı rolden bahsedilemez.

—–

Silahsızlanma teorik ve pratik olarak şiddet seçeneğini devre dışı bırakır. Tinsel olarak da yadsır. Peki yerine neyi koyar? “Tarihte zorun rolü” bittiyse, toplumsal değişim ve ilerlemeler için “gereksenen” nedir? Bir genelleme olan “sivil siyaset ve toplum” yanıtı yeterli midir?

Karşıtını yoksama, yenilgiye uğratma, etkisizleştirerek tasfiye etme amacına kilitlenmiş şiddetin görünmez kıldığı tüm “öteki”ler, nasıl görünür kılınabilir? Ya da “öteki”ni görünür kılmayan politik tutum ve mücadele biçimleri amacına ulaşmış sayılabilir mi?

Daha yalın ve yakın ifadeyle, silahlardan arınmada kararlı görünen Kürtler, yerine neyi koyacaktır? Daha da önemlisi tüm bunlar kurumsal yapıların yanı sıra, politik, ruhsal ve ahlaki alanda hangi değişimleri zorunlu kılar? Değişim ve demokratikleşme arayışı tüm bu soruların yanıtı olabilir mi?

Kanımca yeni dönemde üzerinde en çok durulması, tartışılarak fikir üretilmesi gereken konuların başında bunlar gelir…

Şiddet, tarihi değiştirebilir ancak tarihin öznesi olan insan üzerinde aynı etkiyi yaratamaz.

İnsanlaşma açısından şiddetin rolü kuşkuludur…

Sınıflı toplumlar tarihi, şiddet tarihidir. Bu bağlamda şiddet, uygarlık gelişiminde belli roller oynamış olsa da “insan ve insan evrimi” açısından rolü kuşkuludur. Şiddetin belli tarihsel koşullarda toplumsal-siyasal altüst oluşlara yol açtığı yadsınamaz.  Pratik de bir bakıma böyle gelişmiştir. Ancak insan ve insanın sosyal, ruhsal evrimi açısından aynı rolden bahsedilemez. Örneğin devlet ve diktatörlük biçimlerinin şiddet yoluyla değiştirilmesi; aynı yolla kurum, sosyal yapı ve ilişki biçimlerini farklılaştırmış olması, insanlaşma açısından da aynı rolü oynadığı anlamına gelmez. Şiddet, tarihi değiştirebilir ancak tarihin öznesi olan insan üzerinde aynı etkiyi yaratamaz. Özgürlük-şiddet ilişkisinin insani anlamı yoktur! Olsa olsa iktidar anlamı olabilir. Şiddettin, “değiştirici” olduğu söylenebilir. Yani var olan bir şeyi başka bir şeyle (iktidar, kurum, araç, nesne vs.) değiştirebilir ancak yeniyi yaratamaz. Yaratıcılık şiddetin değil, şiddetten arınmış aklın (zihnin) daha genel anlamda şiddetsizliğin ürünü olabilir.

Bu bağlamda J. Kovel’in insan ve insanlaşma tarihinin “şiddetsizlik”le başladığı tezi dikkat çekicidir. J. Kovel, şiddet tarihi ve yaratılarını insan ve insanlaşma tarihinin dışında tutarak, evrime eşlik eden uygarlığı gerçek formuna sokar.

Şiddetten şiddetsizliğe geçiş bir tercih değil, insanlaşma arzusunun yarattığı tarihsel ve ahlaki bir zorunluluktur. Silahların bırakılması gibi radikal ve mutlak bir karar, doğalında sadece mücadele anlayışında değil, davranış ve yaşam tarzında da radikal değişimlere yol açar. “Askeri zorunluluğun” siyasal gereklilik yolunda makas değiştirip karşı kıyıya (şiddetsizlik kıyısına) geçmekte oluşu; yeni insan kimliği ve mücadele biçimi hakkında önemli ipuçları verir… (Bunların neler olduğuna sonra değineceğim.) 

Şiddetsizliğe geçiş mekanik bir tutum değildir.

Şiddet seçeneği ve yarattığı egosantrik kültürden şiddetsizliğe geçiş; mekanik bir tutum değişikliği olmadığı gibi “tercih” de değildir. Şiddetsizlik, hayat anlayışının ve insanın doğaya karşı duyduğu saygı ve sorumluluğun naif ve etkili bir tezahürüdür. Sadece doğaya değil, bugüne kadar ihmal edilen yoksanan “öteki”ne açılma yoluyla insanlaşmanın de gereğidir. Şiddetsizlik, Paulo Freire’nin dediği gibi “bir tür vicdanileşmedir.”

Aynı biçimde bir yaklaşım, yaşayış ve başkasına zarar vermeden yürütülen mücadele biçimidir. Doğaya, insana, canlılara, “öteki”ne saygıyı içeren; empati kurarak karşıtıyla buluşan aklın yarattığı ruhsal (tinsel) güçtür. Problemler kadar problem kaynağıyla da pozitif bir etkileşim içinde olmaktır. Bu bağlamda şiddetsizlik, bir direniştir. Yoğunlukla da içsel bir direniştir. İnsan bu yolla ruhsal bütünlük oluşturur ve “öteki”nin dünyasına girerek çoğullaşır (bizleşir). Tekilliğin yarattığı sorunsalı; onun kültür ve davranış kalıplarını aşmaya odaklanır.

Şiddet, yapısı gereği “yok” sayar. Yarattığı antagonizma dış varlık olarak “öteki”ni yadsır; tasfiyesini amaçlar. Şiddetsizlik ise “öteki”ni kabul eder. Tasfiye yerine bir arada yaşamanın koşullarını arar ve oluşturur.

Yeni toplumsal yaşam, şiddetsiz düşünülebilir. Ancak şiddetsizlik salt talep edilen bir şey değil, yaratılacak bir şeydir. Bireyin evrimsel değişimini gerekli kılar. “Şiddetsiz bir eylemci olmak, kişinin kendisini bir tür tinsel (ruhsal/düşünsel) savaşçıya dönüştürmesidir.” Burada birey, iktidardan ya da ona yol açabilecek düşünce ve davranış biçimlerinden arınmıştır. “Egosal arzunun yerini, tinsel arzu almıştır.”

Görüldüğü gibi şiddetten vazgeçmek, evrimleşmiş sosyal varlıklar olmak için yeterli değildir. Şiddet kaynağı olan egosal arzuyu da aşmak gerekir. Ego, narsisttir!  Dış varlığı tehdit olarak algılar ve nesnelleştirir. Varlığıyla gerçek insan tarihinin başlangıcı önünde en büyük engeli oluşturur.

 Şiddetsiz eylem mümkün müdür?

Şiddetsizlik, kapitalist modernitenin oluşturduğu tüm düşünüş ve yaşayışları; şiddete koşullu davranış biçimlerini reddetmekle başlar. Şiddeti ve onu besleyen maddi şartları ortadan kaldırmanın yolu da budur. Durum, maddeci yani düşünceyi maddeye, tüm ruhsal edimleri maddi süreçlere indirgeyen kaba materyalist bir yaklaşımla açıklanamaz.

Bu bağlamda bilinç düzeyini yükseltmek ve şiddetin azalması için birey kadar toplumsal güçleri yeniden yapılandırmak da zorunludur. Bu zorunluluk, şiddetsiz eylemin yolunu açar.  Ancak bu başarıldığında, şiddete değil şiddetin nedenine dönük bir yönelim gelişir ve onu besleyen kaynaklar değişime uğrar…

Şiddetin maddi sebepleri kadar ideolojik, politik-kültürel “Niçin?” leri açığa çıkarıldığında, alternatif yönelimin niteliği de anlaşılmış olur. Bu da şiddetsiz eylemin bir diğer özelliğinin altını çizer: “Varlığı bir bütün olarak düşünmek ve acıyı sınıflamadan yaşamak…”

Bu olgu oldukça önemlidir ve doğrudan bireyle ilgilidir. Bir bakıma gerçek “insanlaşma” da buradan başlar… Bazı toplum bilimciler konuya şöyle açıklık getirir: “Şiddetsizliği seçen kişi acı çekmeyi kabul eder. Bunu mazoşizm adına yapmaz. Şiddetsiz acı çekme ruh adına, yokluğa izin veren, “öteki”ni tanıyan bir varlık tarzı adına kabul edilir…”

Şiddetsizlik “intikam döngüsü”nü kırar…

Çünkü “acı çekmek”, “öteki”ni yok sayan egosal benliği ortadan kaldırır. Böylece birey, kendi dışındaki gerçek dünyayla yüzleşerek kabul eder. Fark şudur: Mazoşizmde ego nesneyi bırakmamak için acı çeker, şiddetsiz acı çekmede ise benlik nesneyi özgür bırakır ve ruha, daha toplumsal olana yönelir. Bu sanıldığı gibi salt ruhsal bir yönelim değil, aynı zamanda ve büyük ölçüde sosyolojiktir, özgürlükçüdür.

Kapitalist modernite “günah”ı reddettiği gibi “acı çekmeyi” de reddeder. Çünkü hiçbir toplumcu fikir, sosyal ve ruhsal arayış acı çekmeyi kabul etmekten kaçamaz. Modernitenin kaçındığı sadece “acı” değil, acı çekilerek yaratılacak sosyal ve ruhsal değerler bütünüdür.  Daha yalın ifadeyle şiddetsizlik kendini; “politik dönüşüm sürecinde acı çekmeyi kabul etmek” olarak tanımlar.

Tüm sınıflı toplum tarihi irdelendiğinde şiddetin, karşı şiddeti kırarak kendini yeniden ürettiği görülür. Dolaysıyla “intikam duygusu” da kırılmadan korunmuştur. Gerçek insanlaşma sürecinde ise şiddetten arınmış birey ya da yapı “şiddetin kendini yeniden ürettiği intikam döngüsünü kırar” ve bu yolla tüm “öteki”lerle yeni özgür bağlar kurar.

Karşıtlık ve kışkırttığı “intikam döngüsü” sadece toplumsal körelmelere yol açmaz. Aynı oranda bireyin insanlaşma sürecini de yavaşlatarak, karşıtı haline getirir. Anlamlı olan şey, “şiddetsiz eylemci”nin bu tutumuyla “öteki”ni anlamlandırmış olmasıdır. Ancak tinden ya da anlamdan uzaklaşmış toplumlarda bu duygu ve edim yok edilmiş, bu da kötülüğü beslemiştir.

Yaratıcı bilinç ve bilgi, gerçek insanı yaratma eyleminde bir adım daha atar ve hiçbir insanın diğerinden üstün olmadığını pratikte gösterir

Demokratikleşme, sivil siyaset kâfi gelmez…

Sivil siyaset ve demokratikleşme ağır travmatik toplumlarda bir normalleşme olarak görülebilir. Ağırlıkla da bir “durum” ifade eder. “İdari” sınırlar içinde kalır. Çözüm bağlamında da sadece teknik sonuçlar verir. Ancak sorun ve soru “idare” ile ilgili olmaktan çok, “gerçek insan tarihini başlatma”, evrimleşme ile ilgilidir. Tam da burada yaratıcı bilinç ve bilgi, gerçek insanı yaratma eyleminde bir adım daha atar ve hiçbir insanın diğerinden üstün olmadığını pratikte gösterir. Ayrışık olmayan bütünsel varlık (toplum) ve eşitlik; tahammül ve “ötekini taşıma” yetisi, yeni bir anlayış ve davranış biçimi olarak öne çıkar.

Çağımız insanının “gerçek insan tarihini başlatma” sorumluluğu da burada başlar. Savaşlar tarihi ve onun yarattığı insan, şiddeti kutsayan insandır. Sınıflı tarihin ürünüdür. Şiddet ve “intikam döngüsü”nü kıran insan ise gerçek insan-toplum tarihinin öncülü olarak şiddetsizliği geliştirir.  Bu insan, şiddet tarihinin şekillendirdiği insan ol(a)maz. Şiddetsizlik tarihi ile ortaya çıkan; “öteki”ni görünür kılmak için acı çekmeyi kabul eden insan olabilir.

Kürtler “intikam döngüsünü” kıracak gibidir…

Gerçek insan tarihi de böyle başlar. Bu insan şiddeti değil, “öteki”ni özgür bırakarak görünür kılar. Bu yolla değişir ve ilerler.  Kürtler savaş ve şiddetin yarattığı “intikam döngüsünü” kıracak gibidir. Öcalan’ın tüm yoğunlaşması buna dönüktür. Bilinci ve eylemi, şiddetten şiddetsizliğe geçişi içerir. Bu yolla gerçek insan tarihini başlatmayı, bunun zihinsel kültürel zeminini yaratmayı amaçlar.

Demokratik güçler de bu yolla insan ve insanlaşma evrimini yavaşlatan “karşıtlık” fikrinden, çelişki ve çatışmalar sarmalından kurtulabilir. Demokratikleşme ve değişim, bir başına anlam taşımaz. Onu gerçekleştirecek “şiddetsiz eylemci”ye; “eylemcinin” düşünsel ruhsal değerleri içselleştirmiş olmasına ihtiyaç vardır.

En büyük handikabı ise modernitenin semirttiği Ego’dur. Birey ve yapılar “şiddetsiz eylem ve eylemci” yeteneğini geliştirdikçe tarihteki yerini alacaktır.

Son söz:

Son sözü Joel Kovel’e bırakalım: “Kişi hiçbir zaman doğru ya da yanlış, ülkem için, seçilmiş bir halk için, üstün bir ırk için ya da herhangi bir egosal ayrım için savaşmamalıdır. Bir Amerikalının hayatı, bir İran veya Guatemala köylüsünün hayatından daha değerli değildir. İkincisi, kişi her zaman yokluğa mahkûm edilen ve bu nedenle insanın tinsel yükselişinin tohumlarını içeren kimseler için savaşmalıdır. (Tabi şiddetten sakınarak ama yine de savaşarak). Eğer bu ilkeler vicdani bir biçimde izlenirse, savaşlar yok olacak ve gerçek insan tarihi başlayacaktır…

 

/Kaynak:munzurpres.com/

İlginizi Çekebilir

Irak’ta güvenlik güçleri parlamento seçimi için oy kullanmaya başladı
DEM Parti Milletvekili Serhat Eren: Süreç Öcalan’sız ilerlemez

Öne Çıkanlar