BİRİNCİ BAB:
Leyla Zana’ya ve daha başkalarına, ağırlıkla da Kürtlere ve Sol/Sosyalistlere karşı, birçok zaman organize linç kampanyaları, nefret söylemleri geliştirildi. Cinsiyetçi, aşağılayıcı dil kullanıldı. Hâlâ da kullanılıyor…
Aslında bir tür var olma biçimi bu! “Yokluk”a dayalı “varoluş” biçimi. “Yoksun”lar, genellikle başkalarının “inkârı” üzerinden “varlık” bulurlar! Yanılgılı bir “görü” bu. Daha doğrusu “akıl tutulması”, “akıl felci” …
Bu yaklaşım bireysel düzlemde gülünç, toplumsal ölçekte aptallık, iktidar ölçeğinde ise körlüktür. Ezilenler, ötekileştirilenler için yaşam, bu “üçlü”nün yarattığı esarettir. “Üçlü”, varoluşsal kaynağı(nı) şiddet tarihi boyunca tüketmiştir. Öyle anlaşılıyor ki yeni zeminler bularak ya da yaratarak daha da tüketecek gibidir! “Raporların” akustik ancak verimsiz istiflerine bakılırsa cehalet kapıları kapanacak gibi değildir.
Çok yazık! Oysa Kürtlerin açtığı kapı bölünmenin değil; birliğin, bilginin ve bilimin kapısıdır. Sadece kapı aralamak da değil; aynı zamanda büyük bir değişim ve aydınlanma fırsatıdır…
İKİNCİ BAB:
1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, “Bütün insanlar özgür ve onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır ve birbirlerine karşı kardeşlik ruhu içinde davranmalıdırlar” der. Bildirgeyi kabul etmeyen devlet, ülke, halk, ulus, toplum yok gibidir. Pratikte pek işlemese de hemen hemen herkes bu evrensel ilkeyi kabul etmiştir.
Ancak “Onur”, “Şeref”, “Haysiyet” gibi bazı kavramlar yanlış kullanılıyor gibidir. “Leyla Zana Onurumuzdur” ifadesi felsefi ve etik açıdan pek de yerine oturuyor değildir. Çünkü Onur, “mutlak, içsel ve koşulsuz bir değere sahip olmak” anlamını taşır. Senin, benim, her birimizin sahip olduğu içsel bir değere; hatta varlığa, inanç ve iradeye sahip olmak gerçeğine dayanır. “Birey”, “nesne”, “varlık” bir başka bireyin onuru olamaz! Devletler, sınıflar, sınırlar, uluslar da öyle… Totemler semboller, ikonlar da… Devletlerin, sınırların, sınıfların, ulusların, kurumların, sembollerin, bayrakların değiştiğini, başka biçimler alarak kaybolduğunu görüyoruz. Bireylerin de.
Onur ise kaybolmaz, bireydeki içsel değerdir; bozul(a)maz, değiş(e)mez. Onur, insanın yarattığı değerler ve bu değerlerin toplumsal karşılığı olarak oluşan saygınlıktır. Devredilemez ya da devralınamaz! Her birey kendi yaratılarıyla onurludur ya da değildir. Onurlu her bireye saygı duyulur; ben de duyarım. İtirazım olmaz. Ama herhangi bir birey benim onurum değildir; olamaz. Ben de bir başkasının onuru değilimdir; olamam…
ÜÇÜNCÜ BAB:
Çözüm yolu, bir yoldur. Yeni çağa, uygarlığa açılan bir yoldur. Hatta tek yoldur ancak yol badirelerle doludur. Şiddeti, ötekiliği, ayrımcılığı, cinsiyetçiliği reddeden bir yoldur. Yeni bir siyasal anlayış, yeni bir sosyoloji, ruhsal ve düşünsel sistem içeren bir yoldur.
Bu yol herkesi kucaklasa da herkes yolu kucaklamayacaktır. İmtiyaz ve konfor alanlarını kaybetmek istemeyenler diretmeye, kötücül alternatifler geliştirmeye devam edeceklerdir.
Küresel ölçekte olduğu gibi yerel ölçekte de aktif duygu, milliyetçilik ve onun kışkırttığı nefret söylemidir. Türk milliyetçiliği de Türk topluluğu içinde baskın ideolojidir. Hatta bir tür “din” gibidir. Bir tür özdeşlik, kimlik oluşturmuştur. Başka birçok parametreleri de vardır. Bunlardan en etkili ve yaygın olanı, Kürt karşıtlığıdır. Buna Sol/Sosyalist karşıtlığını da eklemek gerekir. Kültürel olarak da nefret söylemidir. Hatta birçok politik yapı, kurum, siyasal güç bu söyleme dayanmıştır ve hâlâ çok güçlüdür.
DÖRDÜNCÜ BAB:
Çözüm süreciyle, bu baskın duygu/ideoloji belli bir kırılma yaşamıştır. Odakta (merkezde) olan milliyetçilik, konfor ve imtiyaz alanından, odağın dışına doğru kaymaya başlamıştır. Türk milliyetçiliği yeni bir odak ve taban arayışındadır. Yeni mecralar, yeni “Don”lara bürünme gayretindedir. Burada kitle psikolojisi, kitle yönetimi en etkin araçlarından biridir. Bu nedenle kitlenin, duygusal düşünsel ve ruhsal olarak yakın ve toplu olarak bir arada olduğu yerler tercih edilmiştir. Stadyumlar, düğünler, uğurlamalar gibi kitlesel buluşmalar bunlardan başlıcalarıdır. Bu zeminler, kitle psikolojisi ve kitle kontrolünün görece kolay olduğu zeminlerdir. Bu zemin üzerinden merkez dışı (ancak merkezin de tolere eder göründüğü) bazı kesimler, nefret söylemi ve Kürt karşıtlığına angaje yeni bir ırkçı-milliyetçi tazyik geliştirme arayışındadır.
BEŞİNCİ BAB:
Burada Türk ve Kürt ana güçlerinin nasıl tutum alacakları önemlidir. “Onur-gurur beyanları” bir tutumdur ancak Kürtler açısından gereken politik tutum değildir. Kürtlerin, milliyetçiliğin ve nefretin psikopolitiğini irdeleyerek, özgür birlikteliğe dayalı yeni sosyolojiye odaklanmaları daha doğru ve elzem gibidir.
Türk tarafının da klasik devlet/iktidar anlayışından, özellikle de “güvenlik paranoyasından” kurtularak, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan “eşitlik-kardeşlik hukukuna” uygun adımlar atması daha gerçekçi ve çözümsel olacaktır.
/Kaynak:munzurpres.com/










