*En büyük eksiklik, yeni paradigmanın nesnel şartların değil, öznel durumun yarattığı bir sonuç olarak algılanmış olmasıdır. “Öznel durum”a yani Öcalan’ın içinde bulunduğu koşullara bağlayan buna indirgeyen bir anlayış var.
*Değişim, eşit, özgür bir toplum ve dünyayı arzulama sorunudur. Genç yaşlı, erkek ya da kadın fark etmez; her birey tarihe karşı sorumludur.
“Özlenen” insan “bedel” ödemez! “Bedel“ bir şeyin karşılığı sayılan dolaysıyla “ödenmesi gereken” şeydir. O şeyin “eder“idir. Kapitalist dünyada her şeyin bir fiyatı, ederi, karşılığı, ödülü olabilir. Ancak sosyalistler hayata böyle bakmazlar.
Munzur Press’ten Mehmet Bidav, uzun yıllardır toplumsal mücadeleleri, siyasal dönüşümleri ve düşünsel kırılmaları yakından izleyen yazar Delil Karakoçan ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.
Söyleşide, DEM Parti’nin karşı karşıya kaldığı siyasal baskılar, Sol çevrelerin bu süreçteki tutumu, Kürt demokratik hareketiyle Sol arasındaki tarihsel kopuş ve yeni paradigmanın yarattığı ideolojik dönüşümler ele alındı.
Karakoçan, Sol’un günceli kavrama kapasitesini, sınıf ve ulus merkezli geleneksel düşünce yapısının tıkanmışlığını, Kürt hareketinin demokratik toplum perspektifiyle bu kalıpları nasıl aştığını değerlendiriyor.
Söyleşi, yalnızca Türkiye solunun iç hesaplaşmasına değil, aynı zamanda değişen toplumsal dinamiklerin ve siyasal dönüşümlerin yönüne dair çarpıcı tespitler içeriyor.
Röportaj’ın tamamı şöyle:
****
Mehmet Bidav: DEM Parti’nin son dönemde yaşadığı siyasal baskılar ve iç tartışmalar, bazı “Sol” çevrelerde de karalama kampanyalarıyla karşılandı. Bu tutum, haklı eleştiri mi, yoksa sistemin bilinçli manipülasyonunun bir uzantısı mı veya sistemin kendisi mi?
Delil Karakoçan: Sol, bilimsel eleştiri dilini çoktan terk etti. Eleştirilerin güncelle bağı yok. Bu bağı yitirince öznelleşti. Bir diğer ifadeyle objektif olandan subjektif alana geçti. Sol eleştiri, Sol duruş ideolojik doğrulardan çok bu yapısından besleniyor.
Paradigmasal değişim ve 2. çözüm süreci, Sol yapılar ile Kürt demokratik güçleri arasında derin ideolojik- politik yarılmalar yarattı. Aslında bunda CHP’ye angaje oluşlarının da rolü var. Aynı çözüm girişimi CHP ile olsaydı aynı tepkiler olur muydu? Sanmıyorum. “Tüm kötülüklerin kaynağı AKP, AKP’den kurtulunca tüm kötülükler son bulacak“ algısı Sol’u kontrol ediyor. Sol buna koşullanmış durumda.
M. Bidav: Süreç AKP üzerinden mi okunuyor yani?
D. Karakoçan: Kesinlikle. AKP ile ilişkilenen her yapıyı olumsuzlayan bir tutum var. Bu tutum derinleşen siyasal krizin ve çözümsüzlüğün yarattığı külfeti umursamıyor. Onunla ilgili değil. Sol güncel olanı olduğu gibi evrensel olanı da dışlayan garip bir tutum içinde… Sistemin belli bir uzantısı diyemem. Çünkü sistem daha gerçekçi gibi… Doğru yanlış, yeterli yetersiz bir arayışı var. Bölgesel durum ve olası değişkenleri konusunda daha akılcı. Suriye gerçeği, İsrail yayılmacılığı, olası İran operasyonu sistem açısından da hayli uyarıcı içerikler…Sistem kendi dışındaki dünyayı, değişimi bir biçimde görüyor. Sol’un, özellikle de Kemalist Ulusçu Sol’un belli bir ezberi, klişeleri, değişime kapalı dogmaları var… Tüm bunlar Sol’u ideolojik, politik pratik olarak daha gerilere itiyor.
****
M. Bidav: Kürt hareketine karşı öznellikle Ulusalcı Sol kesimlerin kullandığı dil, devletçi bir refleksle örtüşüyor. Bu tabloyu nasıl açıklarsınız? Bu tür Sol akımların halkların özgürlük mücadelesiyle tarihsel olarak kuramadıkları bağın nedeni nedir?
D. Karakoçan: Yeni paradigmayla Kürtler (DEM dahil) geleneksel Sol’dan tamamen ayrıştı. İdeolojik olduğu kadar sosyolojik ve kültürel bir ayrışma bu. Ulus ya da sınıf yapısına dayalı yakınlıklar ve bunun yarattığı politik pratik ortaklaşmalar kayboldu. Sol evrim geçirmediği taktirde bu ayrışma daha da derinleşecektir. Ötekileştiren, küçümseyen, suçlayan dil de bu ayrışmanın ideolojik düşünsel karakterinden kaynaklıdır.
M. Bidav: Sanırım konuyu biraz daha açmak gerekir. “İhanet””, teslimiyet” gibi irrite ifadeler kullanılıyor…?
D. Karakoçan: O zaman şöyle diyeyim: “Sol” kavramsal olarak eskimiştir. Güçlü çağrışımlar yapmıyor. Güne-geleceğe değil, geçmişe dönük çağrışımlar yapıyor. Daha çok “sınıf”, “öncü sınıf”, “iktidar”, “proletarya diktatörlüğü” vb. çağrışımlar yapıyor. Daha çok 20. yüzyıla, yüzyılın “sınıf kimlikli” hareketlerine ait. Bu Sol ve Sol anlayış rolünü oynadı ve tasfiye oldu. Çağ, ulusçu solu olduğu kadar klasik solu da aştı. Sosyal dayanaklarının revizyonu (başkalaşımı) sosyal mücadelelerin belli bir sınıfa ve sınıf diktatörlüğüne dayalı olmaktan çıkardı. Artık sınıf partileri, dar sınıf hareketleri yok! Sınıf tabanlı değil, toplum tabanlı yapılar gelişiyor. Bu bağlamda Sol yerine Demokratik Güç ya da Güçler ifadesi bana daha doğru geliyor.
Sorunuza gelince… Dogmatik Sol bu yaklaşımı “sınıf dışı” dolaysıyla bir “teslimiyet” bir “çözülme”, istibdatla “uzlaşma, entegre olma” olarak değerlendiriyor. Çünkü onlara göre devlet “demokrasiye duyarlı hale gelmez; devlet ılga edilir.” Yerine “proletarya diktatörlüğü geçer.” “Devlet-sınıf çelişmesi antagonisttir.” Anlaşma-uzlaşma olmaz.
Tutumlarının böyle bir ideolojik düşünsel temeli var. Bu bağlamda radikal Sol ulusalcı sola entegre olmuş durumda.
Kürtler 20. yüzyıl değeri olan Ulusçuluğu kolektif toplumculuğa eviren bir anlayış içindedir. Bahsettiğiniz yönelimler ulusalcı çizgi ile toplumcu çizgi arasındaki çelişmeye, sorunsala işaret ediyor. Böyle olunca da Kürt demokratik hareketiyle bağ kurmaları da olası değil… Dil de akıl gibi ulusalcı olur…
****
M. Bidav: ‘Kürtler ve demokratik güçleri sisteme entegre oluyor’ eleştirileri var. Çözümün sistem içi gelişmesi entegrasyon değil midir?
D. Karakocan: Entegrasyon elbette yeni bir kavram değil. Aslında tam yerine de oturmuyor. Sisteme entegre olmak bir tür erimeyi, kaybolmayı ifade eder. Bu süreci yaşayan bir çok halk, sınıf ya da politik yapı var. Bence Sol dediğim gibi “Sistem”, “iktidar”, “devrim”, “sınıf”, “ulus”, “toplum” gibi kavramları yeniden tanımlamak zorunda. Çünkü bu kavramlara yüklenen anlam, bir yapının temel karakteri kadar hareket biçimini, tutumunu da belirlemiş oluyor…
Öngörülen entegrasyon sistemin idari yapısına dahil olmaktır. Bu da yasal Anayasal reformlar gerektirir. Kendi kimliği, dili, özgün kültürü sosyal yaşayışı ile entegre olmaktır. Aslında bir tür “dahil olmak”tır. Bu dahillik ya da entegrasyon belli bir siyasi ve idari özerkliği içermeyebilir. Ancak dil, düşünüş, kültür, eğitim ve yaşam biçimi bakımından özektir.
Algı kuşatması sadece politik değil, zihinsel bir savaştır. DEM’in temsiliyeti propaganda değil; düşünsel derinlik, kadro gücü ve “hareket” olma bilincindedir. Yalnızlık korkulacak bir durum değil, aksine yeniden doğuşun eşiğidir.
M. Bidav: Kürt hareketi ve DEM’in karşısında yalnızca devlet baskısı yok. Geniş bir algı operasyonu da var. Bu algı operasyonu nasıl kırılabilir? Halkın yeniden özneleşmesi için hangi politik ve ahlaki zemin gereklidir?
D. Karakoçan: DEM, ciddi bir toplumsal tabana dayanıyor. Bu tabanın genel karakteristiği toplumun geri kalan bölümüne göre hak ve özgürlükler konusunda daha bilinçli oluşudur. DEM-Kitle ilişkisi, Parti-Seçmen ilişkisinin ötesinde bir ilişkidir. Bireysel beklentilere odaklı klasik ilişkilerden çok, toplumsal talepleri önceleyen, beklentiyi buna oturtan bir yapısı var. DEM’in geniş yığınları etkiliyor oluşu; değişim arzulamayan statükocu çevreleri hayli zorlayan bir durum. Bunun yarattığı siyasal baskılanma DEM hakkında yürütülen algı operasyonlarının parametrelerinden biridir.
Bu durum DEM’in taşıdığı zaaflarla birleşince algı operasyonları hayli geniş alanlar bulmuş oluyor…
***
M. Bidav: Peki bu algıyı kırmak mümkün mü?
D. Karakoçan: DEM, demokratik güçler tarihinin en zorlu kesitini yaşıyor. Değişim sorunsalının yarattığı basınç farklı anlayış, eğilim ve tepkilerin dışa vurmasına yol açıyor. Çünkü değişim dinamiğinin yarattığı basınç salt siyasal alanı değil, sistemin kendisini de değişim sürecine alıyor. Toparlanmak yön vermek kolay değil. Açıkçası bu DEM’i de aşan bir husus diye düşünüyorum…
Bu durumda algıyı kırmak kolay olmayacak. Bunun bir çok nedeni var: Birincisi, DEM’i besleyen ana kaynaklar son derece zayıf. İdeolojik düşünsel aidiyeti güçlü değil. Çünkü idealist bir yanı var. Paradigmayı pratik olarak “kabullenirken” içselleştirmeyi es geçmesi idealist yanını gösterir. Aynı biçimde DEM’in siyasal bocalamasının yansıra pratiğe girmede de zorlandığını görüyoruz. Nedenlerden biri bu…
İkincisi; paradigmasal değişimin ihtiyaç duyduğu “kadro gücü” yok. DEM’i ajite edecek, propagandasını yürütecek birey, çevre, organlar çok olabilir; var da. Ancak sorun bu değil Sorun, yeni ideolojik hattı teorik, felsefi, politik-pratik planda izah edecek açımlayacak nitelikli bireylerin azlığıdır. DEM’in oturduğu zeminin, nicelik olarak güçlü, nitelik olarak zayıf oluşu attığı her adımın, her girişimin kolaylıkla manipüle edilmesine yol açıyor. Algı operasyonlarına geniş alanlar bırakıyor…
Yeni süreç ikna ve aydınlanma sürecidir ve bu süreç propagandist kadrolarla yürümez. Bilinçli, aydın/ entelektüel bireylerin oluşturduğu kolektiflerle yürür.

***
M. Bidav: O zaman çözüm, propaganda ve ajitasyondan çok; teorik, düşünsel temsiliyet mi?
D. Karakoçan: Evet… Algı operasyonları her zaman olur; olacak da… Tüm bunlara rağmen yeni çıkışın parlamenterist bir yapıdan çok “hareket” hüviyetinde olması gerektiğidir. DEM’in ya da oluşacak yeni yapıların hareket hüviyetine olması elzemdir. Bunun için de dönemin aklı, bilinci, iradesi, inisiyatifi olabilecek insanlara ihtiyaç var.
DEM bir parti ancak bir “hareket” değildir. Hatta dikey organizasyonlardır. Dikey yapılar, organizasyonlar çabuk düşebilir, algısal olarak çökertilebilir, manipüle edilebilir. Ancak “hareketler” yatay ve demokratik nitelikleriyle daha çok direnç gösterirler.
Şu da var: Sınıf, halk, ulus, toplum mevcut biçimiyle dejenere yapılardır. Bunu aşamanın yolu politik yapıların “hareket” özelliği kazanmasıdır. Bu politik yapıları dar kadro yapısı olmaktan çıkarır; dinamize eder, diye düşünüyorum. Daha genel, daha yaygın ve daha toplumcu bir kimliğe kavuşturur. Benim hükmüm bu…
Kaldı ki, evrimsel değişimin her özel aşaması bilinçli unsurlara ihtiyaç duyar. Böylece hareket, askeri niteliğinden ayrılarak demokratik-toplumcu bir kimlik edinir. Bu da halkı-toplumu değişim sürecinin içine çekerek özne oluşunun yolunu açar.
***
M. Bidav: Kürt hareketinin bazı çevrelerce “yalnızlaştırılmak” istendiği açık. Sizce bu yalnızlaştırma çabalarına karşı Türkiye’deki ilerici demokrat çevrelerle nasıl bir ortak zemin kurulabilir? Yeni bir Sol-Sosyalist ittifakın zemini hâlâ mümkün mü?
D. Karakoçan: Yalnızlaştırılmak çok da önemli değil. Önemli bulmuyorum. Bunlar olacak. Önemli olan senin nasıl durduğundur. Çözüm partileri ya da hareketleri diğer yapılardan ayıran bir şey var: Onlar muhalefet etmeye odaklanmaz; çözüme, demokratik inşaya odaklanır. Sosyolojiyi, kültürü, sanatı, farklılıkları, farkındalıkları önemser. Her şeye tepki koyan her şeyden rahatsız olan teşhir eden anlayıştan kurulmak gerekir.
Değişim-çözüm ittifaklar üzerinden gelişmez, rolleri olur, ancak ittifakları öncellemez. Çözüm, toplumsal aydınlanmayla, kültürle gelişir. Politik ittifaklar daha çok seçim kazanma, zemin tutma gibi ihtiyaçlara dayanır. Yanlış düşündüğümü söyleyebilirsiniz ancak bana göre ittifak meselesi bugünün önceliği değil. Bugünün önceliği değişim için evrim sürecini beslemek ve toplumsal aydınlanmayı/katılımı sağlayacak adımlar atmaktır.
İttifaklar ikinci sırada gelir. Kaldı ki Türkiye de değişimi önceleyen güçlerin varlığı da tartışmalıdır. Var mı böyle güçler? “Güç” olarak yok. Bireyler, dar çevreler olabilir ama “güç” olarak yok. DEM ya da demokratik güçler, ittifaklar meselesini sonraya bırakmalı diye düşünüyorum. Belirttiğiniz“Sosyalist ittifak” çok uzak, çok ütopik. Çünkü nesnel koşulları olsa da öznel koşulları yok! Ayrıca dediğim gibi bugünün sorunu değil…
Paradigmanın Dönüşümü: Genişleme mi, Değişim mi?
M. Bidav: 78 kuşağından bugüne devrimci hareketin ve Kürt mücadelesinin geçirdiği dönüşümleri yakından yaşamış biri olarak sizce bugün en büyük eksiklik ne? Kadro mu, irade mi, düşünsel yenilenme mi?
D. Karakoçan: Kürt hareketinin bir evrimi var. Ancak paradigmasal olarak radikal dönüşümler içermez. 90’lı yılların sonuna kadar bu evrim daha çok ulus devlet eksenlidir. Askeri alandan siyasal alana sıçrar; oradan da toplumsal -kültürel alana doğru genişler. Ancak tüm bunlar “dönüşüm” değil, “genişleme”dir. Burada ana eksenin değişmediğini görüyoruz.
Öcalan’ın 90’lı yılların sonunda geliştirdiği “demokratik ekolojik kadın özgürlükçü toplum“ paradigması ise radikal bir dönüşümdür. Radikaldir çünkü eksen değişmiştir. Ulus devlete dayalı teorik söylem ve önermeler terk edilse de duygusal planda terk edilmediğini, ulus devlet arzular bir hissiyatın hâlâ var olduğunu görüyoruz. Bu dönüşüm kendi içinde düşünsel-zihinsel açıdan evrimsel aralıklar içerse de 2. çözüm sürecine kadar geleneksel çizgi devam etmiştir.
M. Bidav: Eksiklik?
D. Karakoçan: Bir çok eksiklik var. Eleştirel gerçekçi bakan herkes bu eksiklikleri görebilir. Geleneği sürdürenler ya da geleneği duygusal yorumlayanlar kabullenmek istemeyebilir ya da görmezden gelebilir. Bana göre en büyük eksiklik, yeni paradigmanın nesnel şartların değil, öznel durumun yarattığı bir sonuç olarak algılanmış olmasıdır. “Öznel durum”a yani Öcalan’ın içinde bulunduğu koşullara bağlayan buna indirgeyen bir anlayış var. Büyük oranda ve trajik biçimde değişim, “Öcalan’ın içinde bulunduğu koşulların ürünü” sayılmış ve son derece öznel hükümlerle yüzyılın çözümlemeleri, aklı ve önermeleri layık olduğu değeri görmemiştir. Öcalan’ı referans alan, duygusal olarak izleyen bir yapı var. Ancak bu yapı, Öcalan’ın düşünsel evrimini bilmiyor. Çünkü yakından izlemiyor. Temel tezlerinin hangi tarihsel toplumsal temele dayandığı konusuna hakim değil.
Geleneksel tutucu kadro kimliği üzerine oluşan “irade” ve bu iradenin arayış zayıflığı düşünsel ruhsal yenilenmeye ket vuruyor…
M. Bidav: “Öcalan’ın düşünsel evriminin bilinmediği” ifadeniz oldukça iddialı. Biraz açar mısınız?
D. Karakoçan: Bence Öcalan konusunda herkes şaşkın. Attığı adımlar ve olası atacağı adımlar, geliştireceği olası tezler ve tüm bunların pratik biçimlerinin ne olacağı ya da ne olabileceği konusunda bir öngörü yok! İddia ediyorum, yok! Çünkü ideolojik, politik, örgütsel evrimi bilmiyor. “Taktiktir”, “öznel şartlardan dolayıdır”, “koşulları yok” şudur budur diyen, kullandığı ifadelere yaptığı tanımlara “akıl sır erdirmeyen” bir akıl var. Bu akıl malesef hala çok baskın.
Ayrıca ciddi bir eksiklik daha var: Aslında biraz da oluşmuş bir algı…
M. Bidav: Nedir o algı?
D. Karakoçan: Değişim olgusunu iktidar refleksine bağlamak! Değişim tarihsel bir zorunluluk ve sorumluluk değil de iktidarın çözüm yaklaşımına bağlı bir şeymiş gibi ele almak… Alakası yok! Şöyle mi denecek yani: “İktidar değişmiyorsa biz de değişmeyiz!” “İktidar adım atmıyorsa biz de atmayız!” Çok saçma! Değişim tarihsel bir zorunluluktur, iktidar yaklaşımı bu zorunluluğu değiştiremez. Çözüm de tarihsel bir zorunluluktur ancak çözüm, değişimden farklı olarak iktidar yaklaşımına bağlı olarak yavaş ya da hızlı ilerler. Değişim daha çok ideolojik, düşünsel ve ruhsal bir olaydır. Çözüm ise siyasal pratikle ilgilidir. Bu hususta bir iktidar-demokratik hareket denklemi kurulabilir. Bugün bile “değişim” ve “çözüm” olgularını aynılaştıran ya da birbirine karıştıran bir anlayış var. Çözüm biçimleri “taktikler” içerebilir ancak değişim mutlak ve stratejiktir. Çözüm olmasa da bir biçimde var olabilirsin ancak “değişmezsen” ölürsün!
M. Bidav: Son olarak; uzun yıllar boyunca büyük bedeller ödemiş bir yoldaş olarak, bugün genç kuşaklara ne söylersiniz? Bu yorgun dağınık parçalı Sol tabloya rağmen hâlâ umut var mı? Ve o umut nerede filizlenebilir?
D. Karakoçan: Değişim bir kuşak sorunu değil; sosyal isteklenme ve katılım sorunudur. Arayış içinde olan, gelişmeye açık olan her birey değişim öznesidir. Değişim, eşit, özgür bir toplum ve dünyayı arzulama sorunudur. Genç yaşlı, erkek ya da kadın fark etmez; her birey tarihe karşı sorumludur. Tarih ise, sadece yaşanmışlıklar değildir; tüm bir evren-zamandır. Evren-zamanın en büyük eylemi ise, insanı doğaya karşı saygılı ve sorumlu kılmasıdır. Bu sorumluluk olduğunda her mesele çözülür. Böyle düşünüyorum. Böylece birey ve toplum “yerellik“ten kurtularak daha evrensel değerler taşımaya başlar…
Arzum; yerellik ve yerelliğin oluşturduğu subjektif duygu ve yönelimlerden, inançlardan, ideolojilerden, ilişki ve yaşayış biçimlerinden kurtulmuş bireydir. Bu arzuyu taşıyorum. Kanımca “etnik köken” ya da “etnik kimlik” fetişizminin ve bunun yarattığı “ötekilik” saplantısının; özelleştirilmiş şiddet biçimlerinin aşılmasının yegâne yolu da budur.
İkinci arzum; ötekiliğin ve ona yöneltilmiş organize şiddet ve kötülüğün aşılmasıdır. Yargıların, özellikle de nefret söyleminin biçimlediği toplumlar ve toplumsal ilişkiler, tüm iktidarların direnç kaynağını oluşturur. Mesele iktidarları ortadan kaldırmak değil; beslendiği kaynakların ıslahını sağlamaktır.
Değişim, eşit, özgür bir toplum ve dünyayı arzulama sorunudur.
M. Bidav: Gençliğe özel çağrı yapmıyorsunuz yani…
D. Karakoçan: Doğrudur. Çağrıyı politikacılar, daha spesifik beklentileri olanlar yapabilir. Arzum, kategorik değil; genel insana ve insanlığa dairdir. Ayrıca “çağrılar” sorumluluğu karşıya yükler. Sevgi, özlem, aşk, tutku, emek, yaratıcılık gibi evrensel değerlerin inşası, sadece halklar arasında değil, bireyler arasında da karşılıklı isteklenişi geliştirecektir.
Tam da burada yazar Josê Eduardo Agualusa‘yı anmak isterim: “Başkaları tarafından özlenen insanlar cennete giderler” der ve devam eder: “Cennet başkalarının kalbinde işgal ettiğiniz yerdir.”
Etkileyici buluyorum…
“Kim, nasıl biri olmalıyız” sorusunun yanıtıdır bu… Sosyalizm de bize aynı soruyu sorar.
M. Bidav: Duygulara girdiniz… Siyasette duygulara yer var mı?
D. Karakoçan: Duygulu bir yolculuktur bu… Siyasete değil, onun gerisindeki sosyal hayata odaklanmalı insan. Siyasetin ana konusu da bu değil midir zaten? Duygu yitirildi mi direnç ve olağanüstü yaratıcılık biter. Birey, bir başka bireyi asla fotoğraf karesine almaz. Hayatın her alanında sadece kendini görür. Egosantrik bir kendinden geçmişliktir bu. Son derece de yaygındır.
Josê Eduardo’yu hatırlatarak demek isterim ki: Mazlum’ları, Hayri’leri tanıma, onlarla kalma şansım oldu. İlkler yani “yeni dünya arayışçıları” bir şeyler ya da birileri için “aranan” değil, “özlenen” insanlardı… Genç yaşlı, erkek ya da kadın fark etmez. Ve onlar özleyenlerin yüreğinde yer edindiler. Bu insan farkını, kadro farkını, örgüt, kurum ya da her neyse onun farkını ortaya koyan bir olgudur.
Örgütlü bireye duyulan ihtiyaç bireysel beklentilere dayalı ise; aydınlanma, bilinçlenme, politik ahlaki beslenme kaynağı olarak görülmüyorsa o birey “özlenen” değil, “aranan”dır. Şunu önemserim: Aranan değil, özlenen, düşünsel ruhsal doygunluk yaratan birey olmaktır önemli olan. O zaman sonsuz bucaksız bir güven ve özgürlük sahasına dönüşür insan. Ufku genişleyerek yeniliklere açılır.
M. Bidav: Ya bedel ve yarattığı beklentiler?
D. Karakocan: “Özlenen” insan “bedel” ödemez! “Bedel“ bir şeyin karşılığı sayılan dolaysıyla “ödenmesi gereken” şeydir. O şeyin “eder“idir. Kapitalist dünyada her şeyin bir fiyatı, ederi, karşılığı, ödülü olabilir. Ancak sosyalistler hayata böyle bakmazlar. Ücretli sosyalist, beklenti içinde olan sosyalist, bedelin karşılığını isteyen sosyalist olamaz. Her sosyalistin; “özlenen” insanın verdiği, paylaştığı, pratikleştirdiği her şey özgürlüktür. Bu özgürlüğün tek bir karşılığı/bedeli olabilir o da yine özgürlüktür! Bu özgürlük kendi hayatı, gerçekliğidir. Maddi karşılığı, mevki, konum kariyer karşılığı yoktur; olamaz, olmamalıdır. Böyle öğrendim.
“Adanmışlar” karşılık beklemezler. Onlar ihtiyaç duyduğu her şeyi kendi içinde yaratırlar. Mutlaka bir şey söylemek gerekiyorsa şunu derim: Aranan değil, özlenen insan olmaktır önemli olan…
M. Bidav: Son olarak bir şey diyecek misiniz? Siyaset, siyasal kişilik bu kadar önemli mi gerçekten? Siyaset, özgürlüğün ya da özgür geleceğin mutlak karşılığı mıdır?
D. Karakoçan: Değil elbette. Hatta hiç değil. Siyaset bilimi elbette küçümsenemez. Yerel, bölgesel ya da küresel güç ilişkileri bununla yürüyor… Demokratik siyasetin öngördüğü bireysel-toplumsal hak ve özgürlükler elbette önemlidir. İnsanca yaşamın önkoşuludur. Ancak daha da önemli olan yaratıcılıktır. Yaratıcı aklın kolektif örgüler oluşturmasıdır. Yaratıcılık özgürlüğün somutlaşmış biçimidir. Yaratıcılık-üretkenlik olmadan hak ve özgürlükler istendiği kadar geniş olsun toplumlar ilerleyemez. Kültür Sanat, edebiyat, felsefe gelişmez. Aydınlanma yoksa birey de yoktur.
Demokrasi ve değişimin itici kuvveti siyaset bilimidir, kabul ediyorum.Ancak yaratıcı gücü kesinlikle felsefe, kültür- sanat, edebiyattır. Değişim arzulayan bireyin sanatsal kimlik kazanması, felsefe yapması, müziğe, edebiyata yönelmesi toplumsal aydınlanmayı geliştirir; yaşamı estetize eder. Tüm iktidar biçimlerinden ayrışmış toplumu biçimleyen ana değer olur. Yatay toplumun, açık toplumun başka da yolu yoktur. Sadece şarkı söyleyen, şiir okuyup roman yazan, tiyatro, sinema yapan değil, aynı zamanda tüm bunların felsefesini bilen/yapan bireydir yaratıcı olan… Hani “umut” diye sordunuz ya, umudun kaynağıdır bu… Başka da kaynak bilmem.
Aksi durumda demokrasinin, hak ve özgürlüklerin bir anlamı olmaz, her değer, her yaratı çöp olur. Durağanlık başlar; hayat durur…
M. Bidav: Söyleşi için teşekkürler.
D. Karakoçan: Ben teşekkür ederim…










