Cezaevi… Dışarıdan bakıldığında soğuk taş duvarlardan, kilitli kapılardan, yüksek parmaklıklardan ibarettir. Ama içeridekiler için bu mekân, ya insanı parçalayan bir mezara ya da yeniden doğuran bir rahme dönüşür. Biz, Kürdistanlı kadın tutsaklar için o duvarlar ne sadece bir sınırdı ne de bir son; aksine, içimizdeki kadim sesi dinlemeye başladığımız, birbirimizin aynasında kendi suretimizi gördüğümüz bir başlangıçtı.
Her kadın yoldaşım, kendi acısıyla büyümüş bir dağ gibi yanı başımdaydı. Mizgîn’in gözleri, sürgündeki bir annenin vedasını taşıyordu; Şîné’nin sessizliği, işkence altında susmayı değil, direnmeyi öğrenmiş bir kadının bilge suskunluğuydu. Berîvan, çocuk yaşta alındığı karakoldan çıkan ilk çığlığıyla hâlâ rüyalarımızda yankılanıyor; Çiya, her sabah gün doğmadan kalkıp diğer arkadaşlara su taşıyarak sessizce yaşamak yerine, her anı direnişe dönüştürüyordu. Ve Xelat…o, bir anneyi kaybedip binlerce kadının kardeşi olmayı başarmış bir yürekti.
Benim adım Evin. Ama içerde çoğu zaman kendi adımı değil, onların adlarını söyledim içimden. Çünkü her birimiz, bir diğerinin tanığı, taşıyıcısı, aynasıydık. Onlar olmadan ben eksik bir cümle, yarım bir şiir olurdum. Biz, bu duvarların arasında yalnızca özgürlüğümüzden değil, bazen ismimizden, geçmişimizden ve hatta bedenimizden soyundurulduk. Ama asla ruhumuzdan soyunmadık.
İçeride zaman, dışarıdaki gibi saatlerle ölçülmez. Burada zaman, bir yoldaşın gözlerinde umut gördüğün anla başlar. Bir kız kardeşin saçlarını örerken, onu çocukluğuna götürecek bir ninni söylediğinde çoğalır zaman. Bir kadın sessizce ağladığında değil, bir başkası onun gözyaşlarını eliyle sildiğinde akar gerçek zaman. Burada saat yok, ama yoldaşlık var. Burada takvim yok, ama her gün büyüyen bir bilinç var.
Cezaevi, erkek egemen sistemin en acımasız şekilde hüküm sürdüğü yerlerden biridir. Kadın olarak sadece ‘suçlu’ değil, aynı zamanda ‘itaat etmeyen’ olarak yargılanırsın. Bizi kırmak istediler; çünkü biliyorlardı: Bir kadını kırmak, bir halkın hafızasını kırmaktır. Ama biz, kırılmadık. Çünkü hafızamızı örten tozları birlikte silkeleyip, direnişi dokuduk. Birimizin unuttuğunu diğerimiz hatırladı, birimizin düştüğü yerde diğeri kalktı.
Komünal yaşam, bizim ilacımız oldu. Paylaşmak, sadece ekmeği değil, anıyı, acıyı, düşü de paylaşmaktı. Birimizin çamaşırını yıkarken, diğerimizin geçmişini arındırıyorduk. Birimizin mektubunu yüksek sesle okurken, hepimizin iç sesi yükseliyordu. Çünkü burada her kelime, dışarıya fırlatılmış bir taş, her sessizlik içimizde yükselen bir çığlıktı.
Zindanda yıllar geçtikçe bedenim yaşlandı, ama ruhum genç yoldaşlarla birlikte tazelendikçe gençleşti. Onlara baktığımda, bazen bir anne, bazen bir öğretmen, bazen bir yoldaş oluyordum. Ama en çok da annelik içgüdüsüyle sarılıyordum onlara. Çünkü kendi kızlarımın büyümesini dışarıda kaçırmıştım; burada ise kızlarımın suretinde başka kadınları büyütüyordum.
Ve bu da bir tür özgürlüktü. Dışarıda adına özgürlük dedikleri şey, çoğu zaman bir tüketim illüzyonuydu. Oysa biz burada, hiçbir şeyin sahibi olmadan birbirimizi sahiplenerek öğrendik özgürlüğü. Hiç kimsenin ‘malı’ olmayan kadınlar, hiçbir sistemin tutsağı olmayan düşler kurdular burada.
Bize “pişman ol” dediler. Pişman olmadık. “İtiraf et” dediler. Sadece halkımıza olan sevgimizi itiraf ettik. “Sus” dediler. Sustuk… ama suskunluğumuz sessizlik değildi; düşünen, yoğunlaşan, sabreden, hazırlanan bir sessizlikti.
Ve biz biliyoruz ki, bir halkı özgürleştirmek için önce kadın özgür olmalı. O yüzden buradayız. O yüzden direniyoruz. Bir halkın geleceği, en çok kadınların sesinde saklıdır. İşte bu yüzden, biz Kürdistanlı kadın tutsaklar, sistemin tüm oyunlarına karşı ayaktayız. Bedenimizi tutsak ettiler, ama irademizi asla. Bu ülke, kadınlarının yüreğinden yükselen isyanı bastıramayacak. Çünkü bu isyan, adını her sabah içimizden geçen bir yoldaşın adıyla çoğaltıyor.
Mektuplar, Diller ve Sessizliğin Direnişi
Zindan… yalnızca taş duvarlardan değil, anlamı yok edilmeye çalışılan sözcüklerden, yasaklı dillerden, okunmamış mektuplardan da örülür. Her mektup, bir kadının sesini bir diğer kadının yüreğine fısıldar. Her harf, bir ömrün izini taşır. Bizim için mektup yazmak, nefes almaktır bazen. Kimi zaman bir dertleşme, kimi zaman bir ağıttır. Kimi zaman da yasaklı bir özlemin içli yankısı…
Rojavalı Hacer yoldaşla ilk karşılaştığımda, onun bakışlarında sınırların aşındığı bir şey vardı. Ne pasaportla çizilmişti kimliği, ne haritalarla bölünmüştü kalbi. Hacer’in sesiyle Berîtan’ın sesi birleşiyordu. Rojava’nın yorgun güneşiyle Bakur’un dağlarının rüzgârı aynı yolda buluşuyordu. O, ne sadece Rojavalıydı ne de sadece bir tutsaktı. O, kadim bir halkın dört parçaya bölünmüş bedeninde birleşen ruhtu. Rojhılat’tan gelen Berînaz’ın haykırışıyla, Başûr’da kaybettiği annesinin adıyla çağırıyordu bizi: Jin, jiyan, azadî…
Bizler dört parça Kürdistan’dan gelen kadınlardık. Kimi annesinin yasını tutamadan zindana düşmüştü, kimi doğurduğu çocuğunu dışarıda bırakarak içeri alınmıştı. Ama burada, bu taş duvarların arasında, aynı dili yasakladıkları için aynı acıyı konuşuyorduk. Aynı harfleri sevdiğimiz için aynı cezayı görüyorduk. Ve o yüzden, aynı kelimelerde birleşiyor, aynı rüyayı örüyorduk.
Yazdığımız her mektup, dışarıya uzanan bir nefestir. Ama bu nefes, çoğu zaman boğulur. Çünkü mektuplarımız Kürtçe yazıldığında suç sayılıyor. İdareye göre “anlaşılamayan dil” olarak tanımlanıyor; çünkü anlamak istemiyorlar. Anlamaktan korkuyorlar. Kürtçeye sadece bir alfabe, bir lehçe, bir ağız muamelesi yapmıyorlar; ona bir tehdit gözüyle bakıyorlar. Çünkü Kürtçede sadece kelimeler değil, bin yıllık yas ve isyan birikimi saklı.
Hacer’le birlikte yazdığımız mektuplar bazen arkadaşlarımızın ellerine hiç ulaşmadan kayboluyor. Bazen satırlarımızın üzeri karalanıyor, bazı kelimeler “suç unsuru” sayılıyor. “Hewal”, “ji bo azadî”, “serhildan”, “jin” gibi sözcükler, onların gözünde suç; bizim gözümüzde hayat. Bu yüzden bazen harfleri değiştirerek, bazen sembollerle, bazen de sessizliğin içinden geçen anlamlarla anlatıyoruz birbirimize içimizdeki yangını. Çünkü bazen bir eksik harf, bir fazladan virgül, her şeyi anlatabilir.
Zindanda yazdığımız bir tek mektup bile, dışarıya çıkmasa da tarihin belleğine yazılır. Çünkü biz burada yalnızca satırlar değil, tarihe tanıklık ediyoruz. Kadınların hem dilini hem kaderini karalayan bu sistemin karşısında, her cümlemizle yeniden yazıyoruz kendimizi.
Yasaklı bir dilde yazılmış bir mektup, yasaklı bir halkın yüreğini taşır. Bunu en iyi biz biliriz. Hacer, bir gece bana “Benim dilimde yas olan kelime, senin dilinde direnişin adı olabilir” demişti. Ve işte o günden sonra anladım ki bizim birleştiğimiz yer ne coğrafyaydı ne de harita; bizim birleştiğimiz yer dilin ve acının ortak ruhuydu.
Her mektubun bir kaderi vardır. Bazısı yolda kaybolur, bazısı ulaştığı yerde bir kadının gözyaşlarına dönüşür. Ama her biri bir umut bırakır ardında. Dışarıya gidemeyen bir mektup, içeride bir yoldaşın ellerinde ikinci bir şiir olur, yeni bir düş olur. Zindan, dillerin öldürüldüğü değil; yeniden doğduğu yerdir.
Biz bu zindanda susarak değil, yazarak hayatta kalıyoruz. Dilimiz yasaklanmış olsa da sesimiz yankılanıyor. Çünkü biz, yasaklı dillerde konuşan kadınlarız. Ve biliyoruz: Yazılamayan kelimeler, unutulmaz. Silinen mektuplar, tarihe kazınır. Ve susturulan her kadının sesi, bir gün bir başka kadının ağzında haykırış olur.
/Kayseri Kadın Kapalı Cezaevi/









