Fırat Aydınkaya: İslamcılarla Ne Yapacağız?

Yazarlar

İslamcıların derdi nedir? Daha önceki bir yazımda sormuştum: Neden modern İslami bilinç tıpkı kadın bedeni gibi Kürtleri veya Kürtlüğü, İslami yasayı veya hakikati yerle bir edebilecek potansiyel kurucu öteki olarak görüyor? Şu son Halep meselesindeki İslamcıların verdiği tepki bitamam bu tespiti haklı çıkardı. İyi de biz bu İslamcılarla ne yapacağız?

Halep meselesindeki İslamcı sekmenin anlam haritası cidden ürkütücüydü. Tek başına Misvak dergisinin yaptığı paylaşım bile yeterince subliminaldi. “Temizlik başlasın” cümlesinin bir anti-virüs programı güncellemesi tınısıyla etnik temizlik veya soykırım çağrıştırdığı açık. Öbür yandan Özgür-Der ve Haksöz’den, Yeni Şafak’a kadar geniş yelpazedeki İslamcı grupların neredeyse tek bir yumruk halinde Kürtlerin karşısına dikilmesi de epey manidardı. Kimi yazarların beyaz bir lisanla Kürt Müslümanlara vazife buyurması, melelere bir emir subayı gibi çemkirmesi dikkatlerden kaçmadı örneğin. Daha enteresanı ise Bedir savaşına selamla Furkan günlerinden bahsederek, Kürtlere kutsal imgeler üzerinden katliam hatırlatılması nereden bakılırsa bakılsın bir kolektif şiddet merakıydı. Anlatı gayet net: ya peygamberden yana olacaksınız ya Ebu Cehil’den yana olacaksınız! Kollektif şiddet iması da geldiğine göre galiba artık epistemik şiddet yetmiyor.

Mamafih Halep’ten dönüp arzuhale sarılan İslamcıların ruh hali ne kadar da kolonyal seferlerden dönen beyaz efendilerin diline benziyor. Tocqueville, Cezayir mektuplarındaki beyaz dil neyse, Furkan günlerinden bahsedenlerin de dili aynı. Tocqueville’ın, Cezayir ve Arapların nasıl ve ne şekilde kolonize edilebileceğine dair Fransız kolonyal idaresine verdiği aklın neredeyse aynısı Suriye izlenimlerini yazanlarda var. Birisi bu beyazlık saçan mülhik tayfaya hatırlatabilir mi acaba: Kendileri Karanlığın Yüreğindeki Kurtz rolüne göz koymuş olabilir ama Kürtler de Araplar da onlara tapacak halk değil. İnanmıyorlarsa buyursunlar Falih Rıfkı’nın Zeytindağı kitabını, Cemal Paşanın hatıratını okusunlar.

Öte yandan şunu kabul edelim ki, İslamcılık, İslam’ın modern krizine verilmiş bir cevap olarak ortaya çıktı. Kuramsal bir karşı koyuştan ziyade bir seferberlik istidadı, bir siyaset biçimi, bir praksis olarak düşünüldü. Fakat bildik hikayedir; her praksis, teorik olanı krize sokar, hatta bazen teorinin karşısına bile dikilir. 

İslamın Psikanalizmi’ kitabını yazan Benslama gayet yetkin bir tanımlama yapar. Ona bakılırsa İslamcılık demek, bir din (İslam), bir dil (Arapça), bir metin (Kuran) ve bunlara çoğu zaman eklenen bir millilik olarak karşımıza çıkar. Şu son tutumlara bakıldığında praksisin çoğunlukla millilik hatta ırkçılık postuyla ortaya çıktığı açık. Dünyanın değişik yerlerindeki İslamcılar, az ya da çok İslamcılığı, milliyetçiliğin bir eldiveni olarak kullandılar. Fakat İslamcılığı kolonyal bir milliyetçilik ve ırksız bir ırkçılık olarak en fazla kullanan herhalde Türk İslamcıları.

Beri yandan İslamcılığın epey süreden bu yana bir devlet aparatı haline gelerek muhteva kaybettiği ortada. Daha açık konuşmak gerekirse teorik acziyet artık gizlenemeyecek durumda ve bu teorik acziyet agresif bir milliyetçiliği merkeze yeniden davet ediyor. Peki ama İslamcılığın muhtevası neydi, nedir bu teorik acziyet? Teorinin fikir babalarından olan Afgani’ye bakılırsa muhteva sömürge karşıtlığıydı, yani Müslümanların etnik, dilsel, kültürel ve coğrafik ayrımları bir tarafa bırakarak batı saldırganlığına karşı siyasi bilinç inşa etmeliydi. Ancak inşa edilen bilincin merkezi noktası modernitenin yani batının reddiydi. Merkezi nokta red üzerine kurulu olduğu sürece negatif bir paradigma ile yola çıkıldı. İslamcı entellektüelizmin kriz noktası tam da buradan başladı. Seyyid Kutup bu krizi, şiddetin ikamesinin yönergesindeki anti emperyalizm unsuru yani İslam milliyetçiliği ile çözmeye yeltenirken; Mevdudi, Abduh ve Reşit Rıza egemenliği, gündelik hayatı yeniden teolojikleştirmek ve de teolojik olanı ulusal olana tahvil ederek yani Müslüman milliyetçiliğine alan açarak çözmeye çalıştı. Bu siyasi bilinci inşa eden töz başından beri İslami metinler değildi, milliyetçilikti. Sözgelimi Türkiye ölçeğinde bir sürü ikame temsil gösterilebilir ancak en basitinden Necip Fazıl’ın şu sözlerine bakmak yeterli: Ne haçlı ne şaman Türk/ Müslüman, Müslüman Türk/ ölümsüz, kahraman Türk/ Yeni yurtta yaman Türk/ Her şey Türk’tür orada/ Mekan Türktür, zaman Türk. İlaveten Türk İslamcılığı bu krizi yeniden imparatorluk hayalleriyle ve devlete egemen olmakla çözmeye çalışsa da günün sonunda devlete yenilip dönüştü. 

Öte yandan İslamcılığın ölümcül krizinin tam orta yerine politik şiddeti ikame ederek çözmeyi vaad eden Abdullah Azzam’dı. Azzam’ın müdahalelerinden sonra İslamcılık kısmen değişik bir haleye büründü. Eskiden tek bir İslamcılıktan bahsetmek zordu ancak Azzam’ın teolojik müdahaleciliği sayesinde İslamcılık daha birleşik bir görünüm verebiliyor. Günümüz İslamcılığı hem bir devlet ideolojisi, hem bir gündelik hayat organizatörü, hem kolonyal bir tahakküm, hem de ulus üstü bir mobilizasyon özelliği gösteriyor. Tüm bunları yaparken kendine katılanların milliyetçiliklerini kendinde birleştirip, ortak bir hedefe doğru seferber edebiliyorlar. 

Şüphesiz İslamcılık bugün itibariyle artık ne Afgani’nin, ne Abduh’un İslamcılığı. Görüldüğü üzere yeni bir İslamcılık anlayışı var karşımızda. Totaliter bir zemine yerleşen, ezilenlere had bildiren, kimin yaşayabilir, kimin öldürülebilir olduğuna hükmeden, hakkın öznesini tayin eden, hak arama hakkını dahi iptale yeltenen bir hükmetme pratiğine büründü, bir ölçüde karşıtına dönüştü. 

Bütün bunlardan sonra işin gerçeği hiçbir zaman İslamcı hareket, Kürtlükle barışık olmadı. Kürtlük, İslamcı zihin için hemen her zaman bir şüphe kaynağıydı. Kürtler adına hak iddia edenler onların gözünde ya emperyalizm işbirlikçisi ya da Siyonizm ajanıydı. Bu sadece siyaseten böyle değildi. Modern İslami ahkam söz konusu olduğunda da böyleydi. İbni Teymiye’nin Mardin fetvası tam da bunun için bir fetvamatik olarak kullanılıyor. Abdullah Azzam’ın Tevbe süresinin tefsirinin yeniden dolaşıma sokulmasının Kürtlerle yoğun bir ilgisi var. Tefsirin bir yerinde Afganistan’da komünistlerin neden ve nasıl boğazlanması gerektiğine dair fragmanlar var ve bu fragmanların neredeyse aynı gerekçeleriyle birlikte Halep’te carileştirilmesi pek de şaşırtıcı değil. Kürtler özellikle de statü talep eden Kürtler, İslamcıların gözünde ya piyon, ya ajan, ya kripto varlıklardır. Öyle ki her seferinde ümmetçi olduğunu haykıran kendi yol arkadaşları dahi bu sembolik şiddetten nasibini alabiliyor. 

Bunlar elbette yeni değil. Nitekim 2012 yılının başlarında Hayrettin Kahraman, hak talep eden Kürtleri, İslamın evini kundaklamaya gelen bir misafir olarak resmetmişti. Ve İslam hukuku alimlerinden Abdulkerim Zeydân’a referansla Kerkük’ün Irak”tan ayrılmasını savunanların büyük günah işlediğini ileri sürüp tazir çerçevesinde cezalandırılmasını dahi istiyordu. Yine hemen hemen aynı dönemlerde Fethullah Gülen, Kürtlerin evlerine ateş düşürülmesini temenni eden vaazlar veriyordu. Ahmet Taşgetiren yıllar yılı Kürtlerin kimliğinin inkar edilmemesi koşuluyla kölelik şartlarına razı gelmesini vazedip durdu. Ahmet Akgündüz ağzını her açtığında bir inkar epistemolojisi ile konuşuyor, Cüppeli Ahmet her vaazını bir bastırma pedagojisiyle bitiriyor. Medine Vesikasını Kürtlere çözüm olarak sunan Ali Bulaç dahi Kerkük meselesi gibi kimi kritik süreçlerde değişik duygu durumların içine girebiliyor. Son derece dikkat çekici bir şekilde İslamcıların, Allahın birliği dışında ortaklaştığı tek konu var; o da Kürtlerin ev köleliği şartlarında tutulması. 

Bu pratikler ortadayken sormak lazım, sahi İslamcılar Kürtlere ne öneriyor? Şu Halep meselesinde ortaya tavır koyan İslamcılara bakılırsa Müslüman gruplar ve tabi Şara hükümeti, Kürtleri, “dinsiz, komünist grupların” zulmünden kurtarıyordu. Hatırlayalım Yasin Aktay ve şürekası da 2014’lerde benzer bir solidarist ahlaka sığınmıştı. Onlara göre de İslamcı iktidar esasında Kürtlere iyilik yapıyordu, zira Kürtleri, Stalinist bir anlayışın tasallutundan kurtarıyordu. İyi de,  Kürtlerin siyasi hak talep eden bütün yapıları neden sürekli şeytanlaştırılıyor, Kürt siyasetleri neden sürekli teolojik düşman olarak kodlanıyor? İslamcılar neden sürekli kendini Kürtlerin kurtarıcısı olarak kodluyor? İslamcılar hangi hakla Kürtleri, Kürtlerden kurtarmak gibi kolonyal bir pozisyona göz koyuyor? Kürtler neden sürekli bir başkası tarafından ya güdülen ya da kurtarılması gereken bir obje olarak görülüyor?  

Öte taraftan kendilerine hak, hukuk, adalet hatırlatıldığında hemence kardeş lügatına sığınmaları ise ayrıca dikkat çekici. İslamcıların kardeşlikten anladıkları şey neden varoluşsal bir eşitlik düzlemi değil de, bir hiyerarşi düzeneği? Kardeşlik neden Kürtlerin haklarını inkar etmenin vesikası yapılıyor? Neden Kürtleri Furkan günlerine davet edenler, Suriye “Arap Cumhuriyeti”nin Araplık hallerine bir şey demiyor, neden binalardan atılan Kürtlere dair tek bir cümle kurmuyorlar. Kardeşliğin en basitinden bir hukuk, bir ortaklaşma, bir egemenlik paylaşımı olduğunu neden görmezden geliyorlar? Kusura bakmasınlar ama Kürtler kardeşliğin bir inkar güzellemesi olduğunu yeterince yaşayıp deneyimlediler. Kürtlere kardeşlik önerenler, bunun karşılığında onların bütün varoluşsal haklarını ellerinden aldılar. Kürtlerden kardeşlik isteyenler, Kürtlere sadece daha fazla tahakküm verdiler.  

Bitirirken ortaya bir soru sormak galiba en iyisi: İslamcılar neden Kürtlerle konuşamıyor? Neden Kürtlere her hitap ettiğinde ya emir ya itaat bildiriyor. Bu mudur kardeşlik dili? Siz Kürtlerle eşitlik ve özgürlük grameriyle konuşan bir İslamcı gördünüz mü? 

 

İlginizi Çekebilir

Araştırma: İstanbul’da genç suç çeteleri giderek güçleniyor
Putin, İsrail Başbakanı Netanyahu ile İran’a ilişkin durumu görüştü

Öne Çıkanlar