H: Salih Durmuş: Barışın çıtası; Annelerin vicdanı

Yazarlar

Eğer bir barış, geçmişi unutturmayı, hafızayı geri çekmeyi, silmeyi ve acıyı görünmez kılmayı şart koşuyorsa, o barış toplumun kalbinde karşılık bulmaz. Çünkü hafıza yalnızca geçmişe ait bir duygu değil, onurun ve varlığın bir parçasıdır…

21 Şubat 1944 sabahı.

Paris yakınlarındaki *Mont-Valérien’de birkaç saat sonra kurşuna dizileceğini bilen bir adam, eşine son bir mektup yazıyordu. Bu adamın adı Missak Manouchian’dı.

1 Eylül 1909’da Adıyaman’da dünyaya gelen ve 1915’te yaşanan katliamda babası Kevork’u ve kısa zaman sonra annesini kaybeden yetim kalmış bir Ermeni çocuğuydu. Yıllarını Lübnan’daki bir yetimhanede geçirdi, ardından Fransa’ya sığındı. Paris’te işçi olarak çalıştı, şiir yazdı, üniversite okudu ve o dönemin entelektüelleri ile tanıştı.

Eşi Mélinée de onun gibiydi. Mélinée Soukémian 1913 yılında İstanbul’da doğdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet memuru olan bir ailenin çocuğuydu. Henüz üç yaşındayken anne ve babası Ermeni katliamı sırasında hayatını kaybetti. O da küçük yaşta ailesini kaybetmiş, sürgün ve mültecilik içinde büyümüş bir Ermeni yetimiydi.

Hayatları kayıpla başlamıştı.

Şimdi ölümle sona eriyordu.

Manouchian ve Mélinée, göçmen işçiler arasında örgütlenen komünist hareketin içindeydiler. Fransa’daki Nazi işgali sırasında, çoğu yabancı ve vatansız işçilerden oluşan FTP-MOI direniş örgütüne katıldılar. Bu insanlar Fransa vatandaşı değildi. Ama Fransa’nın özgürlüğü için Nazi faşizmine karşı savaşıyorlardı.

Yakalandılar. Yargılandılar. İdama mahkûm edildiler. İnfazlarından önce Paris’in duvarlarına kırmızı afişler (Affiche Rouge) asıldı. Altında şu yazıyordu: “Yabancı teröristler.” O dönemki devletin ve işbirlikçilerinin dili buydu.

Ama Manouchian’ın eşi Mélinée’ye yazdığı son mektupta herseye rağmen öfke yoktu. Ölümüne sebep olanlara karşı bile nefret taşımadığını yazıyordu. Mélinée’den yas tutmasını değil, hayata tutunmasını, yeniden evlenmesini ve bir çocuk sahibi olmasını istiyordu. Çünkü onun için asıl mesele ölüm değil, hayatın devamıydı.

O gün Mont-Valérien’de kurşuna dizildiler. Yirmi üç kişiydiler. Yirmi üçü de göçmendi. Yıllar geçti. Büyük şair Louis Aragon onlar için yazdı. Léo Ferré bu dizeleri bütün Fransa’ya seslendirdi.

Ve 80 yıl sonra tarih yön değiştirdi.

Bugün Paris’in kalbinde, Fransa’nın en yüksek ulusal onur mekanı olan Panthéon’da, bir zamanlar “yabancı terörist” diye damgalanan bir göçmen işçinin adı yazıyor: Missak Manouchian. Ama o orada yalnız değil. Eşi Mélinée’nin ve onunla birlikte kurşuna dizilen yirmi üç yoldaşının anısı da aynı onurun parçası olarak kabul ediliyor.

Onlar Ermeniydi, Yahudiydi, Polonyalıydı, İtalyandı, İspanyoldı, Macardı. Çoğu işçiydi. Çoğu göçmendi. Çoğunun vatandaşlığı bile yoktu.

Bugün Panthéon’da, Jean Moulin’in, Victor Hugo’nun, Émile Zola’nın, Jean Jaurès’in ve Marie Curie’nin yanında yer alıyorlar.

Bu yalnızca bir anma değildir. Bu, tarihin verdiği bir hükümdür. Bir zamanlar güvenlik tehdidi “Yabancı teröristler” olarak görülenler, bugün ulusal hafızanın onuruna dönüşmüştür.

Manouchian’ın mektubunda yazdığı o cümle, belki de bu hikayenin en derin yerinde durur: Kendisine yapılan hiçbir kötülük için kimseye karşı nefret duymadığını söylüyordu.

Kürdistan’da ise anneler unutmamayı seçiyor. Belki de barışın gerçek eşiği tam olarak buradadır: Unutmadan yaşayabilmek, ama nefreti de geleceğe taşımamak.

Bu hikaye yalnızca geçmişe ait değildir. Bugün barış üzerine yapılan her tartışma, aslında aynı soruyla karşı karşıyadır: Devletlerin kurduğu dil mi kalıcıdır, yoksa toplumun vicdanı mı?

Tarih gösteriyor ki güvenlik söylemleri, suçlamalar ve damgalamalar zamanla değişir. Ama acının tanınması, hafızanın korunması ve onurun iade edilmesi, toplumların gerçek ölçüsü olarak kalır.

Bu nedenle barış, yalnızca güç dengeleriyle kurulan bir siyasal düzenleme değildir. Barışın gerçek değeri, yıllar sonra o döneme bakıldığında utanılmayacak bir hafıza bırakıp bırakmadığıyla ölçülür.

Barış üzerine konuşulurken çoğu zaman güç dengelerinden, uluslararası konjonktürden ve siyasal fırsatlardan söz edilir. Silahların susması, müzakere kanallarının açılması ve tarafların belli noktalarda uzlaşması barışın teknik koşulları olarak görülür. Oysa barış yalnızca siyasal aktörlerin kurduğu bir denge değildir. Barışın gerçek ölçüsü, toplumun vicdanında kabul görüp görmediğidir.

Çünkü barışın nasıl oluştuğunu anlamak için üç temel gerçeği birlikte görmek gerekir:

Barışı toplum kurar.

Siyaset onu müzakere eder.

Sonucu ise güç dengeleri belirler.

Toplumun kabul etmediği hiçbir anlaşma kalıcı olmaz. Ama aynı şekilde güç dengesi değişmeden hiçbir talep hayata geçmez. Bu nedenle barışın kalıcılığı, vicdanın kabulü ile güç gerçekliğinin kesiştiği yerde başlar.

Siyaset doğası gereği müzakere eder. Devletler çıkar hesabı yapar. Her barış süreci bir ölçüde uzlaşma ve taviz içerir. Bu kaçınılmazdır. Ancak siyasal düzlemde mümkün olan ile toplumsal vicdanın kabul edeceği eşik her zaman aynı değildir. İşte barışın gerçek sınavı tam da burada başlar.

Bu coğrafyada barışın gerçek tanıkları siyasetçiler değil, annelerdir. Yıllarca bir haber bekleyen, mezar taşı arayan, kemiklerinin yerini öğrenmeye çalışan anneler. Onlar için barış bir stratejik başarı ya da diplomatik kazanım değildir. Onlar için barışın anlamı tek bir soruda toplanır: Evladımın hayatı ve ölümü inkar edildi mi, edilmedi mi?

Bugün bu gerçeğin somut karşılığını görmek zor değildir. Yıllardır kayıplarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri, Meclis bünyesinde hazırlanan son raporda dile getirdikleri hakikat ve adalet taleplerine yer verilmediğini açıkladı.

Bu tepki basit bir eleştiri değildir. Barışın en temel şartını hatırlatan bir uyarıdır:

Toplumsal barış inkarla değil, hakikatin kabulüyle mümkündür.

Hakikatin yok sayıldığı, kayıpların isimlerinin resmi kayıtlardan silindiği ve acının görünmez kılındığı bir süreç, teknik olarak ilerliyor görünebilir. Ama vicdanda karşılık bulmaz.

Eğer bir barış, geçmişi unutturmayı, hafızayı geri çekmeyi, silmeyi ve acıyı görünmez kılmayı şart koşuyorsa, o barış toplumun kalbinde karşılık bulmaz. Çünkü hafıza yalnızca geçmişe ait bir duygu değil, onurun ve varlığın bir parçasıdır.

Bu nedenle hafıza, geçmişin yükü değil, geleceğin haritasıdır. Harita okuyamayanın stratejisi olmaz. Hafızasını kaybeden bir toplumun da geleceğe dair yönü olmaz. Hangi sözlerin tutulmadığını, hangi kırılmaların yaşandığını, hangi bedellerin ödendiğini bilmeyen bir toplum, barışın çıtasını da koruyamaz. Unutulan her deneyim, çıtanın biraz daha düşmesine yol açar.

Bugün barış ve müzakere tartışmalarında en büyük risklerden biri, sürecin yalnızca güvenlik dili içinde tanımlanmasıdır. “Barış” yerine “terörsüzlük” denildiğinde, sorun siyasal bir mesele olmaktan çıkarılıp teknik bir güvenlik başlığına indirgenir. Oysa kalıcı barış, güvenliğin sağlanmasından daha fazlasını gerektirir. Barış, yeni bir ilişki biçimi demektir ve bu ilişkinin hukukla ve kurumlarla güvence altına alınması gerekir.

Ancak Ortadoğu’nun bir başka gerçeği daha vardır. Bu coğrafyada her fırsat aynı zamanda yeni riskler barındırır. Her açılım bir karşı hamleyi, her görünürlük yeni bir denge arayışını beraberinde getirir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey coşku ve heyecan değil, hafızaya dayanan temkinli bir akıldır.

Böylesi dönemlerde gürültü artar, yorumlar hızlanır, her gelişme ya büyük bir kırılma ya da büyük bir tehdit olarak sunulur. Oysa büyük süreçler yüksek sesle değil, yavaş değişir. En büyük tehlike kaybetmek değil, erken rahatlamaktır. Çünkü acele edilen her süreçte çıta düşürülür ve “şimdilik bu kadar” duygusu zamanla normalleşir.

Barışın kalıcı olabilmesi için üç eşik birlikte korunmalıdır. Birincisi, hafızanın aşağılanmamasıdır. İsimlerin silinmemesi, mezarların inkar edilmemesi, kayıpların yok sayılmaması. İkincisi, iradenin tanınmasıdır. Bir halkın yalnızca yönetilecek bir topluluk değil, eşit bir siyasal özne olarak kabul edilmesi. Üçüncüsü ise vicdani kabul eşiğidir.

Barışın annelerin yüreğinde “boşa gitmedi” duygusu yaratabilmesi gerekir. Eğer anneler, evlatlarının hatırasının korunduğunu ve yaşananların inkar edilmediğini hissediyorsa, toplum barışı sahiplenir. Eğer bu duygu oluşmuyorsa, yapılan şey bir anlaşma olabilir, ama barış olmaz.

Savaş çıkarların dilidir. Barış ise adaletin dili olmak zorundadır. Güç dengeleri bir süreci başlatabilir, siyaset onu müzakere edebilir; fakat barışı kalıcı kılacak olan şey yalnızca meşruiyettir.

Bu nedenle süreç ilerledikçe kavramlar değişse de beklentiler azalsa da dengeler farklılaşsa da değişmemesi gereken tek şey vardır: barışın ölçüsü.

Her yeni gelişmede sorulması gereken soru şudur:

Bu barış, annelerin ve geride kalan eşlerin vicdanında karşılık bulacak mı?

Çünkü bu coğrafyada barışın gerçek çıtası masalarda değil, annelerin ve sadakatle adaleti bekleyen Mélinée gibi eşlerin yüreğinde belirlenir.

Mont-Valérien: Nazi işgali döneminde direnişçilerin infaz edildiği Fransa’nın simgesel hafıza mekanıdır.

*

/Bu yazı ANF’den alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Müslüm Yücel: Farsça şekerdir ama Kürtçeden tatlı değildir
Af Örgütü: İran’da aralarında çocukların da olduğu en az 30 kişi idam riski altında

Öne Çıkanlar