Mücadele, kendi kavramlarıyla konuşmayı bıraktığında, farkında olmadan karşısında durduğunu sandığı aklın gramerini içselleştirir. Sistem seni içine çektiğinde bunu zorla yapmaz; kapıyı kırarak girmez. Ödüllerle, alışkanlıklarla ve dille yerleşir. Sen hâlâ direndiğini sanırken, onun hızını, hiyerarşisini ve sonuç fetişizmini düşünme biçimi hâline getirirsin.
Ahlaki-politik bir toplumdan söz ederken, iktidarın araçlarıyla düşünmeye başlarsın. Toplumu özgürleştirme iddiası, sessizce toplumu yönetme pratiğine dönüşür. Üstelik bu dönüşüm çoğu zaman görünmez kalır; çünkü adı hâlâ “direniş”tir.
Bugün direniş sandığımız birçok pratik, bu çözülmenin üzerini örtmekten başka bir işlev görmüyor. Ritüelleşmiş tepkiler, ezberlenmiş öfkeler, kontrollü itirazlar… Hepsi bir hareket hissi yaratıyor ama gerçek bir dönüşüm üretmiyor. Mücadele, rahatsız eden bir ahlaki gerilim olmaktan çıkıp, düzen içinde yer açan bir alışkanlığa evriliyor.
Direniş sandığımız duygu, fark etmeden benzeşmeye dönüşüyor. Karşı çıktığını sandığın şeyin biçimini, dilini ve reflekslerini devralıyorsun. Mücadele giderek risk alan değil, konforunu koruyan bir pozisyona yerleşiyor. İktidarın dışına düşmemek, eleştirmekten daha önemli hâle geliyor.
Bu benzeşme en çok toplumsal acı üzerinden kendini gösteriyor. Ne acımız eskisi gibi, ne sevgimiz. Çünkü artık ikisi de kendiliğinden değil; ölçülmüş, yönetilmiş ve araçsallaştırılmış hâlleriyle karşımıza çıkıyor. Duygular var; ama artık dönüştürmüyorlar. Acı dayanışma üretmiyor, sevgi kalıcı bağlar kurmuyor. Hissetmek, birlikte değişmenin değil; birlikte idare edilmenin parçası hâline geliyor.
Asıl kayıp tam da burada yaşanıyor: birlikte taşıdığımız anlam duygusunda. Toplumsallık artık birlikte hissetmek değil; yan yana durmak, aynı sloganı atmak ya da aynı karşı safta yer almak sanılıyor. Oysa birlikte olmak; acıyı, riski, utancı ve sorumluluğu birlikte taşımaktı. Bugün ise birlikte olmanın yerini, birlikte yönetme arzusu aldı.
Anlamın yerini sonuç, yoldaşlığın yerini pozisyon doldurdu. Mücadele ettiğimiz sistem bizi açık bir yenilgiyle değil, sessiz bir uyumla içine çekti. Biz de ona karşı durduğumuzu sanırken, onun kodlarıyla düşünmeye ve onun refleksleriyle hareket etmeye başladık.
Ama asıl sorun sisteme benzemek değildi. Asıl sorun, buna hâlâ direniş dememizdi.
Güç, ahlaki mesafeyi aşındırdı. Yoldaşlık, eşitler arasındaki etik bağ olmaktan çıkıp statüye ve görünürlüğe dönüştü. Oysa mücadeleyi ayakta tutan şey iktidar vaadi değil, ahlaki üstünlüktü. Ahlaki olan, gücü sınırlayan; politik olan, toplumu merkeze alan bir yaşam biçimiydi.
Politik özne, sadece konuşan ya da eyleyen değil; bedel ile anlam arasındaki bağı koparmayan toplumsal vicdandır. Bu bağ koptuğunda, en yüksek sesler bile boşluğa çarpar. Özne yalnızca bastırılarak değil; anlamdan koparılarak da yok edilir.
Bugün sürece dair konuşulanlar, toplumun özne olduğu bir yürüyüşü tarif etmiyor. Daha çok yukarıda kurulan ve aşağıdan sessizce izlenmesi beklenen bir idare planını andırıyor. Halk karar veren değil; bekleyen, anlamaya çalışan ama giderek susan bir konuma itiliyor. Sessizlik burada bir tercih değil; güvensizliğin ve yorgunluğun sonucu.
Bu yüzden ne acı eskisi gibi dönüştürücü, ne direniş eskisi gibi sarsıcı. Çünkü ikisi de öznesinden koparıldı. Politik özne yalnızca eylemsizlikle değil; anlam kaybıyla da yok olur. Anlamını yitiren mücadele, sonunda kendisini de yönetilecek bir alana dönüştürür.
Belki de bugün yapılması gereken şey yeni aşamalar ilan etmek değil; durup şu soruyu sormaktır:
Biz nereye yürüyoruz?










