*Bugün Suriye’nin geleceği açısından en kritik diplomasi hattı artık Paris üzerinden yürüyor. Kürt diplomasisi için Paris hem bir fırsat hem de zamana karşı bir yarış.
*Türkiye’nin jeopolitik tek önceliği, Kürtleri Rojava’da statüsüz bırakmaktır. Ankara’nın Suriye politikasının omurgasını Kürtleri statüsüz bırakmak,
Özerk Yönetimi dağıtmak ve SDG’yi tasfiye etmek oluşturuyor.
*Bu stratejiye karşı koymanın tek yolu öz savunmayı sürdürmek, diplomatik baskıyı daha güçlü kılmaktır.
*
Kurumların oluşumu ve refah üzerindeki etkilerine dair çalışmalarıyla 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen Daron Acemoglu ve James A. Robinson, ortak kaleme aldıkları “Dar Koridor” adlı kitaplarında devletler, toplumlar ve özgürlüğün geleceğini tartışıyor. Kitabın önsözü ise, çağımızın en büyük insani felaketi olarak tanımlanabilecek Suriye krizine ayrılmış. “Özgürlüğe Açılan Dar Koridor” başlıklı bölümde şöyle yazıyorlar:
“Özgürlüğün oluşması ve yeşermesi için hem devletin hem de toplumun güçlü olması gerekir. Şiddeti engelleyecek, yasaları uygulayacak ve insanların kendi tercihlerini yaşama geçirmeleri için hayati kamu hizmetlerini sunacak güçlü bir devlete ihtiyaç vardır. Ama aynı zamanda, bu devleti denetleyecek ve sınırlandıracak güçlü ve hareketli bir topluma da…”
Bu cümleler, ideolojik tartışmaların ötesinde evrensel bir gerçeğe işaret ediyor. Devletsizliğin kaosu ile tek taraflı güç tekeline dayalı tiranlık arasındaki o dar koridor, bugün Suriye’nin ve özelde Rojava’nın kaderini belirleyen en kritik denklem olma özelliğini taşıyor.
Suriye krizini yakından takip eden herkes, savaşın yeni bir evreye geçtiğini görüyor. HTŞ’nin Dürzi ve Alevi köylerine yönelik katliamları, Süveyda’daki toplu saldırılar ve sivillerin zorunlu göçü, iç savaşın bitmekten çok uzak olduğunu gösteriyor ve daha da derinleşme riskini gözler önüne seriyor.
Zeki Bedran, ANF’de 30 Temmuz 2025’te yayımlanan “Suriye’de kim ne istiyor?” başlıklı yazısında durumu çarpıcı şekilde özetliyor:
“HTŞ’nin zihniyeti hiçbir cilalamayla değişmiyor. Kafa kesen grupları halkın üzerine sürüyorlar.”
Ortak akılda herkesin hemfikir olduğu bu gerçeklik ve risk, Rojava’daki siyasi aklın yanılgı ve rehavet içinde olmamasını da ciddi bir politik olgunluk olarak ortaya koyuyor.
HTŞ etrafında şekillenen geçici hükümetin kurulmasından sonra Süveyda ve çevresindeki saldırılar, yalnızca birer terör eylemi değil, Dürzileri ezmeye ve korku yoluyla demografiyi değiştirmeye yönelik planlı bir stratejinin parçası. ABD ve Avrupa’da bu katliamlar tepkiyle karşılanırken, İsrail açık müdahalelerde bulunuyor. Buna rağmen Türkiye’nin HTŞ’yi meşrulaştırma çabası ve katliamları kınamaktan kaçınması dikkat çekici buda ortak bir zihniyetin yalın ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.
Bu tablo tek bir gerçeğe işaret ediyor, Kürtlerin Rojava’da öz savunmadan vazgeçmesi, onları doğrudan katliamla yüz yüze bırakır.
Öz savunma parametrelerinin teknik anlamda zayıflatılmasını bile kabul etmek ve “entegrasyon” adı altında SDG’yi eritme projesini tartışmak dahi ciddi bir risk, hatta sonun başlangıcı olabilir.
Bu nedenle Kürt diplomasisi, cesaretlendirici bir ruh ve kararlılıkla kendini bu yeni sürece katmalı Kürt toplumu da bu konuda hassasiyete çağrılmalıdır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki tüm politik çevreler, Rojava’nın savunmasını zayıflatacak her adımın tarihsel bir intihar anlamına geldiğini bilmelidir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan eksenli yaşanan yeni sürecin paralel yürütülmesi bir tesadüf değildir. Rojava’nın başat öncelik olması hayatidir, çünkü Rojava’nın geleceği, bütünlüklü bir çerçevede Kürdistan’ın geleceğidir.
Zira Türkiye’nin jeopolitik tek önceliği, Kürtleri Rojava’da statüsüz bırakmaktır. Ankara’nın Suriye politikasının omurgası artık tartışmaya yer bırakmayacak kadar nettir:
1.Kürtleri statüsüz bırakmak,
2. Özerk Yönetimi dağıtmak,
3. SDG’yi tasfiye etmek.
Ankara, bu amaç uğruna hem sahada askeri işgalleri hem de masada diplomatik baskıyı sürdürüyor. NATO üyeliğini koz olarak kullanıyor, ABD ve Avrupa ile pazarlık masasına Kürtlerin kazanımlarını koyuyor.
Oysa Rojava halkı, on yılı aşkın süredir kendi kendini yönetiyor. Kadın öncülüğünde, komünler ve meclisler etrafında örgütlenen bu sistem, ayrı bir devlet değil, demokratik, âdem-i merkeziyetçi bir Suriye modeli sunuyor. Orta Doğu’yu bilen tüm tanıklar, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin çözümleyici bir model olduğunu savunuyor. Türkiye’nin dayattığı silahsızlanma ise yalnızca askeri bir zayıflama değil, bu modelin yok edilmesi anlamına geliyor.
Bugün Suriye’nin geleceği açısından en kritik diplomasi hattı artık Paris üzerinden yürüyor. Fransa, yalnızca insani değil, Akdeniz’in güvenliği, göç yönetimi ve “Le Levant” olarak hatırlatılan Suriye, Lübnan, Ürdün, Israil, Filistin ve kısmen Hatay’ı içine alan enerji hatları açısından da aktif bir aktör. Şam ile SDG-Özerk Yönetim arasında planlanan Paris görüşmeleri, Türkiye’nin baskıları nedeniyle ertelendi. Kürt diplomasisi için Paris hem bir fırsat hem de zamana karşı bir yarış.
Uzak ve yakın tarihte Fransa, tüm Kürdistan parçalarında çoğu zaman iyi, bazen de kötü pozisyonlarda hep var olmuştur. Fransa bu rolü, Suriye krizinin başından beri yeniden ciddi bir şekilde üstlenmiş durumda. Bu tarihi dönemeçte, özellikle Kobane direnişi ve sonrasındaki süreçte genç ve kararlı yüreklerin oluşturduğu Kürt diplomasisi geliştirdikleri kamuoyu etkisi ve politik ilişkiler üzerinden kendini göstermişti. Bunu da hatırlamak önemlidir.
Paris’in gölgesinde yürüyen bu pazarlıkların en net sonucu şudur, Kürtler statüsüz bırakılmak isteniyor ve bu stratejiye karşı koymanın tek yolu öz savunmayı sürdürmek, diplomatik baskıyı daha güçlü kılmaktır. Paris hem Rojava hem de Başur açısından önemli bir merkez olarak öne çıkmakta bu süreçte buraya özel bir çalışmanın yapılması gerekir.
Dürzi ve Alevilere yönelik katliamlar ortadayken, Kürtlerin silahsızlanması tarihsel bir intihar olur. Çünkü öz savunmanın bırakılması, yalnızca yeni bir katliam dalgasını davet eder.
Uluslararası güçlerin geçici dengelerine güvenmek, Halepçe ve Şengal örneklerinde olduğu gibi halkı felakete sürükler.
Bugün Suriye’de Kürtler, yalnızca kendi halklarını değil, Dürzilerden Süryanilere kadar tüm azınlıkları da koruyan bir direniş hattının omurgasını oluşturuyor. Bu omurga kırılırsa, Suriye yeni bir karanlığa gömülür.
En son tahlilde Türkiye ve Kuzey eksenli yürüyen süreç ve aktörler fazla müdahaleci olmazsa, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin tüm Suriye için bir model olarak öne çıkma ve benimsenme ihtimali çok yüksektir. Rojava halkının 10 yıllık birikimi, yalnızca bir savunma hattı değil Orta Doğu’da barış ve demokratikleşme için dar koridorun ta kendisidir.
Kürtler için silahsızlanma çağrıları, sahadaki gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, yeni bir felaketin önsözü olacaktır.
/Bu yazı ANF’den alınmıştır/










